Karakter boyutu : 13 Punto 15 Punto 17 Punto 19 Punto

BİR FRANSIZ'IN GÖZÜYLE "1860 MEZOPOTAMYASI"

BİR FRANSIZ'IN GÖZÜYLE
2014-02-02 11:49:00


Bir Fransız misyonerin Mezopotamya gezi notları



Bir Fransız misyonerin Mezopotamya gezi notları


1860 yılının ilkbaharında İskenderun limanından başlayan seyahat dönemin en meşhur şehirlerinden Antakya,Halep,Rakka,Urfa ve Antep güzergahı üzerini takip etmiştir. Seyahat esnasında aldığı notlarda toplumların birbirleri ile olan ilişkileri, yaşam koşulları ve coğrafya hakkında önemli bilgiler vermiştir.




Ömer Aymalı/



Hz.İsa'nın 'gidiniz ve yeryüzündeki her yaratığa incili anlatınız” emri gereğince yüzyıllar boyunca binlerce misyoner Hristiyanlığı yayma amacıyla farklı coğrafyalarda çalışmalar yaptılar. Girdikleri her topluluğa nüfuz edebilmek için öğretmenlik, doktorluk gibi değişik alanlarda uzmanlaşmış bu kişiler 16.yydan itibaren yeni bir takım gayeler de gütmeye başlayacaklardı. Sömürgeciliğin güçlenmesine bağlı olarak yabancı toprakların yerel halklarına, zenginliklerine ve ekonomilerine nüfuz etme sahip olma yollarını açmak gibi. Bu çerçeveden bakıldığında Osmanlı topraklarında misyonerlerin çalışmaları bu perspektife uygun görülmektedir. Başlangıçta Hristiyanlık dinini yayma ve Osmanlı topraklarındaki Hristiyanlar ile irtibat kurmak, sürdürmek ve geliştirmek amacı, Osmanlı devletinin güç kaybetmeye başlamasıyla beraber Osmanlı topraklarına nüfuz edebilmek için zayıf noktaların tespit edilmesine böylece birtakım imtiyazlar almanın önünü açmaya, Osmanlı Hristiyan unsurlarını Avrupa toplumuna bağlama hedeflerine dönüşecektir.



Osmanlı coğrafyasında misyonerlik faaliyetleri her dönem etkili bir şekilde kullanıldı. Bu faaliyetlerin ilk adımı sayısız miktarda ferdi veya küçük gruplarla bütün toprakların dolaşılması ve Hristiyan unsurlarla irtibatın sağlanması oldu. İkinci adım ise bunu tamamlayıcı ve sürekli kılmak için Hristiyan unsurlar arasına Avrupa kültürünün dil ve din olgularının kalıcı olarak yerleştirilmesi ve çeşitli imtiyazların sağlanmasıydı. Osmanlı devletinin uyguladığı millet sistemi de bu noktada misyonerler için bulunmaz bir fırsattı. Osmanlı devleti fethettiği topraklarda yaşayan farklı kültür ve din gruplarına kendi inanç ve kültürlerini yaşayabilme ve koruma hakkını vermekteydi. Bu durum misyonerlerin faaliyetlerini kolaylaştıran bir etkendi. Böylece misyoner seyyahlar gittikleri her yerde kendi kültürlerinden veya yakın kültürlerden dostlar yardımcılar bulabiliyordu.



Victor Chapod da Osmanlı coğrafyasında önemli seyahatler yapmış misyonerlerden biri. Fransız Katolik misyonerlik ekolünün önemli üyelerinden birisi olan Chapod Anadolu topraklarında yaşayan Katolik topluluklar tarafından tanınmaktaydı. Fransız misyonerlik çalışmaları içinde Akdeniz, Kuzey Afrika ve Orta Doğu topraklarında geziler yapmış ve dönemine ait bazı tespitlerde bulunan Misyoner Chapod Atina Fransız okulunun üyelerinden ve sosyal bilimler alanında doktora sahibiydi.



1860 yılının ilkbaharında İskenderun limanından başlayan seyahat dönemin en meşhur şehirlerinden Antakya,Halep,Rakka,Urfa ve Antep güzergahı üzerini takip etmiştir. Seyahat esnasında aldığı notlarda toplumların birbirleri ile olan ilişkileri, yaşam koşulları ve coğrafya hakkında önemli bilgiler vermiştir. Her ne kadar notlardaki bilgiler objektif olmasa da bölgeyi,toplumu anlama açısından bize önemli bir perspektif sunmaktadır.



İskenderun Limanına Çıkış ve İlk Gözlemler





Bu bölgede yapmış olduğum gezi, ne tanıma ne zevk ve ne de turizm amacını taşımaktadır. Bu gezinin en büyük amacı bu bölgede Yunan, Roma ve Bizans izlerini ortaya çıkarmaktır. Ayrıca bu izlerin ne kadarının yok olduğunu / yok edildiğini belirlemektir. Yolculuğumu bir Avusturya gemisi ile İzmir-Rodos güzergâhında yaptım ve gemimim İskenderun limanına demir atmasıyla Bat ı Mezopotamya gezim başladı. Denizden bakınca sabahın ilk ışıklarıyla soğuk hava ve pisliği hatırlatan bir görüntü içinde sırtını dik dağlara dayamış eski, harap ve küçük bir şehir görünüyordu. Bu kasvetli ve insana kötü duygular katan şehrin tam ortasında yer alan iki fabrika bu liman şehrinin evlerinin daha da küçük görünmesini sağlıyordu.



Geminin limana demir atmasıyla birlikte bir anda iskeleler hareketlendi ve bizim yanaşacağımız iskeleye doğru bir dilenci ve hamal akını başladı. Tecrübeli denizciler tarafından yapılan pazarlık sonrasında gemiden getirilen bagajlarımız bu hamallara teslim edildi…



Kıyıya çıkar çıkmaz da gümrük memurlarından itibaren birçok hoşnutsuz göz derhal üzerime çevrildi. Bu görevliler tarafından elbiselerimden bagajıma kadar her tarafım ve her malzemem didik didik arandı. Özellikle dinamit taşıdığım şüphesi ile foto ğraf makinem ve malzemelerini koyduğum kutular çok dikkat çekti ve aranmasına da bir o kadar özen gösterildi. Bu süre içinde görevliler bana casus muamelesi yaptı. Herhangi bir şey bulamayan görevliler beni serbest bıraktılar ve bir rehber ile liman bölgesinin en temiz sayılabilecek oteline götürüldüm. Otele yerleşme ve kısa süreli bir dinlenmenin hemen ardından beni ve başka amaçlar ile gelen yabancıları şehrin güvenliğinden sorumlu olan seyyar güvenlik güçlerinin başı olan bir yetkiliye götürdüler. Bu seyyar emniyet güçleri dikkat çekici bir şekilde dağınık, birbirine benzemeyen silahlara sahip, farklı giysilere bezenmiş ve askeri disiplinden uzaktı. Komutanları tarafından sorguya çekildim. Önce içinde fotoğraf makinemin olduğu kıymetli malzemelerime el konuldu. Tekrar onları geri alabilmek için bu şehirdeki Fransız konsolosunun baskı yapması ve uğraşması gerekti.



Bunun ardından sıra şehre dönmeye geldi. Yağışlı ve çok kütü bir havada bataklığa dönüşen bir güzergâhı takip ederek belki iki belki de beş kilometre yaya olarak bir yol kat ederek İskenderun’un içine girdik…Beni şehirde daha iyi olduğunu söyledikleri bir başka otele götürdüler. Fakat her türlü sağlık koşulundan uzak, duman altı olmuş bir salon ve ateş üstüne konulmuş büyük bir kazandan elle tabaklara alınan yemek benim için unutulmaz bir manzara oldu. Bu görüntüye ve kokuya dayanamadım ve odama çekildim.Ertesi gün şehri dolaşmaya başladığımda gördüklerim karşısında şaşkına döndüm. Çünkü böyle bir görüntü görmeyi hiç beklemiyordum. Paskalya arifesinde bütün şehir İspanyol, Norveç, İsveç ve bizim bayrak ve pankartlar ile donatılmıştı. Tabii ki Fransa valisi de Hıristiyan misyonerlerin koruyucusu olarak onlara liderlik ediyordu.



İskenderun’dan yola çıkışı m ızdan iki saat sonra Belen isimli bir kasabaya ulaştık. Burası bir kartal yuvası, bir yaz sanatoryumu gibi bir köydü. Bundan kısa bir süre sonra da Antakya gölüne ulaştık. Burası gölden çok bir bataklığı andırıyordu. Sağanak, kötü bir yol, göle dönen büyük su birikintileri arasında geçen yolculuk çok eziyetliydi.Bir gün sonra öğlene doğru nihayet Antakya göründü. Gözlerimizi dinlendirecek kadar yoğun bir yeşil alana girdik. Şehir yer yer kısa kesilmiş çimler, bahçeli evler ile donanmış bir girişe sahipti.





Antakya bu coğrafyanın belki de en güzel Osmanlı şehirlerinden, geniş bir vahada kurulmuş, bu yüzden sert rüzgârlara açık ama yine de çevrede bulunan birçok yüzyıllık devasa ağaç ve ormanlık alan nedeniyle şehir bu sert rüzgârlardan çok fazla etkilenmiyor.



Antakya’yı dolaşmaya başladığımda fark ettim ki burası çok değerli ve önemli niteliklere ev sahipliği yapıyor. Bu şehir tarih boyunca ve bugünde Helenistik ve Roma dönemlerinin önemli bir iş ve eğitim merkezi durumunda. Eski ve yeni şehir iç içe. Fakat tarihin eski dönemlerine ait harabeler yeni Antakya’nın içinde yavaş yavaş yok oluyor. Bütün bu eski tarih, mezarları dâhil bitki örtüsü içinde artık kaybolmak üzere. Akşam yemeğimiz şaşılacak ölçüde modern ve bu bölge için alışılmadık geldi bana. Çok güzel baharatlar ile hazırlanmış kuzu rostosu, buraya özgü ve fenerler ile aydınlatılmış fantastik bir loş ışık ortamında Avrupalı garsonları taklit eden hizmetliler ile servis edildi.





Bayram kutlamaları içindeki coşkulu Antakya sokaklarını ertesi gün Şakir ile dolaştık. Bu gezi Paris’teki en son gezimden sonraki ilk benzer duyguları taşıdığım geziydi. Kadınlar peçeli ve peçesiz ikiye ayrılmışlardı. Peçesiz olanlar Hıristiyanlardı ve güzel giyimli, makyajlıydılar. Ama herkes bu Müslüman şehrinde coşkuyla bu Hıristiyan bayramını kutluyordu. Daha sonraki gün kılavuzumla Antakya’nın kuzeyinde yaklaşık olarak dört saat yaya yürüyüş mesafesindeki bir Bizans kalıntılarının üzerine kurulmuş olan ve eski adı “Soueidie” olan Suadiye kıyı kasabasına geldik. Buradaki yerli ahali bizi çok iyi karşıladı. Dikkatimi çeken ilk şey ise burada yaşayan halkın çok zengin bir görünüme sahip olması ve genel olarak Ermeni ve Arap olmasıydı. Burasını dolaşırken gördüğüm iki husus beni derinden etkiledi. Birincisi bütün yerleşim alanının içinden geçen eski bir kanaldı. Duvarları kırk metre yüksekliğinde olan bu kanalın hem su aktarımı hem de insan hareketleri için kullanıldığını öğrendim. Diğeri ise, eski dönem Hıristiyan mezarlığına giden görkemli kaya yoluydu. Her ikisinin de Romalılar tarafından inşa edildiğini öğrendim.





Bir gün sonra da oluşturduğum küçük topluluk ile Antakya’dan Halep’e doğru yolculuğumuza başladık. Yolculuğumuza atlı ve yaya olarak başladık ve çöle benzer çorak bir arazide ve eski Roma yolundan deniz çizgisini arkamızda bırakarak devam ettik. Beş, altı saat sonra “Yeni Şehir” diye adlandırılan bir yerleşim yerine ulaştık. Burası bende daha başlangıçta çok büyük bir şaşkınlık bıraktı. İskenderun’un itici ve sıkıcı havası burada yoktu. Çölde ıssız bir yer gibi gözükse de burada bina yerine geniş ve konforlu çadırlar daha fazlaydı. Otel olarak da böyle bir çadır kuruluydu.



..Halep’e doğru olan yolculuğumuz iki gün sürdü ve en sonunda Halep’in gri tepelerini görebildik. İlk ve en dikkat çekici olan şey ortama hâkim olan gri renkti. Yok denecek kadar az olan yeşil alan dışında tepede görkemli Halep kalesi ve etrafına yapışık gibi duran şehir Suriye’nin en büyük yerleşim yerlerinden birisi olduğunu gösteriyordu... Ayrıca bu kalabalık görüntünün içinde yer alan camilerin ince uzun minareleri de ortama ayrı bir çarpıcı özellik katıyor ve kentin Müslüman özelliğini açıkça vurguluyordu.





Halep’e geniş bir mahalleden girdik ve ilk karşımıza çıkan alan valilik konağı, imparatorluk lisesi ve askeri kışla oldu. Bundan sonra her yöne labirent gibi sokaklar başladı. Her tarafta kalabalık çarşılar ile dolu ve büyük bir insan hareketliliği mevcuttu. Bu şehri daha önce gezdiğim yerlerle kıyasladığımda örneğin Kahire, karşılık doluydu, ince uzun minareleri ile görkemli fakat gölgelerinde acı ve ıstırabı yaşayan alanlar ve insanlar iç içeydi.



Şam önemli bir merkezdi fakat alçak seviyede tutulmuş binalar ile ışığın girmesine engel olan bir şehirdi. Halep ise, soğuk, gri ve ciddi göründü bana diğerlerinden farklı olarak. Bunun dışında birbirine yanaşmış evler arasında dar sokakları, küçük pencereleri ve daha çok ticari alışveriş canlılığının bu daracık alana sıkışmış olması insana açık hava hapishanesindeymiş hissini veriyordu



Dışarıda genel olarak iklimin sıcaklığının bir getirisi olsa gerek günlük yaşam sabah ondan akşam beşe kadar kesintiye uğruyor. Şehrin ahalisi saman çatılardaki gölgeliklere çekiliyor ve kadın erkek buralarda nargile içiyor. Yollarda sürekli olarak askeri araçlar dolaşıyor, yani burası dikkat çekecek ölçüde askeri bir şehir. Burası İstanbul tarafından çok önemseniyor, bu nedenle de her dönemde güçlü, enerjik ve merkeze bağlı güvenilir bir vali atanıyor, ayrıca buradaki garnizonun asker sayısı da sürekli olarak yabana atılmayacak kadar yüksek oluyor. Çünkü bana valinin buradaki öncelikli görevinin, Sultan’ın tartışmasız otoritesini sağlamak olduğu anlatılıyor.



Halep’ten yedi kişi ve sekiz at ile ayrıldık ve kuzey doğuya doğru giden tozlu ve bozuk bir yolu takip etmeye başladık. İlk durağımız Telafer “TellEfrat” yerleşimi oldu. Burası büyük olasılıkla bir Yezidi köyüydü. Bana bu insanların şeytana taptıklarını söylediler. Küçük köyde en dikkat çeken husus her tarafın çok pis olması ve bir kenarda çeşitli hayvan derilerinin, kemiklerinin yığılı olmasıydı. İnsanlar ev yerine etrafa dağılmış pisliklerin içinde taş ve çamurdan barınaklarda kalıyorlardı



Ertesi gün yeniden başlayan yürüyüşümüz günün sonunda Nizip’e varmamızla sona erdi. Bana anlatılana göre Halep’in kuzeyinde Kilis’ten sonraki en büyük yerleşim yeri burasıydı ve şaşılacak şekilde canlıydı. Ticari canlılık, temizlik, düzen ve bakımlı meyve bahçeleri ile burasının gerçek bir Türk kasabası olduğunu öğrendim. Bu Türk kasabası muhteşemdi. Burasının en önemli özelliklerinden birisi de Türkler ile Ermenilerin de yaşıyor olmasıydı.



Burasını dolaşınca şunu anladım ki, Fırat nehri bu coğrafyayı tamamen değiştirmiş ve canlı bir doğa içinde yaşam oluşturmuş. Fırat’ın akan güçlü suyu boyunca, her alan yaşayanlar tarafından değerlendirilmiş ve toprak ıslah edilmiş durumdaydı. Bir süre daha Fırat kıyılarını takip ettikten sonra karşıya geçebilmemiz için bu hizmeti veren bir yerleşim yerine denk geldik. Burası Birecik idi.





Ertesi gün kısa yolculuğumuzu “Rakka” da sonlandırdık ve şehrin hemen dışında kampımızı kurduk. Rakka Romalılardan kalma antik bir şehirdi….En dikkatimi çeken şey, şehrin büyük bir çoğunluğunun Çerkezlerden oluşmasıydı. Burada Çerkezleri anlatmam gerekiyor. Onlar bu bölgenin insanlarına hiç benzemiyorlar, tamamen farklı bir doğaya sahipler…



Yani onlar Müslüman olmalarına rağmen gezdiğim yerlerde yaşayan diğer Müslümanlara, Kürtlere ve bedevilere benzemiyorlar. Türklere aslında yakın ama onlardan da farklılıklara sahipler. Evleri güzel, alımlı, temiz ve bakımlı, üstlerine başlarına dikkat ediyorlar ve kesinlikle paçavra giymiyorlar. Bunlar Kafkasya’dan Rus eziyetinden kaçarak Türklere sığınan ve kabul edilen göçmenler. İmparatorluk bu bölgeye yerleşmelerini sağlamış. Çok iyi deri işliyorlar. Bu nedenle çizmeleri, yelekleri deriden ve çoğunlukla siyah, üzerlerinde diz üstlerine kadar vücutlarına yapışan pantolonları var, bu giyim ve duruşları ile çok cesur ve kendilerine güvenli duruyorlar….



Bölgede kara bulutlar gibi dolaşan çekirge sürüleri, planlı güzergâhımız üzerindeki birçok kritik su depolarını parçalamışlar, bu nedenle bu kişiler bana yolumu değiştirmemi önerdiler. Bunun üzerine bana yeni bir hat ve rehber gerekti. Yolumuzu “Raş-el Ain”e çevirdik ve öneriler çerçevesinde bölgenin en iyi ve güvenilir rehberleri olduğunu öğrendiğim yaşlı bir Çerkez buldum. Çerkezlerin bu bölgede çok önemli bir güç olduklarını da bundan sonra şahit oldum. Yolumuzu kesen 20 kadar bedevi normal şartlarda saldırmaları gerekirken, yanımızda bir Çerkez savaşçı görünce selam verip uzaklaştılar.





Urfa bu bölgede parıldayan bir kale şehir görünümünde idi. Kalın ve yüksek duvarlarla çevrilmiş şehir büyük bir şato gibiydi…Dışarıdan bakıldığında derinliğine Urfa ikiye ayrılıyordu. Önde İbrahim peygamber gölü var, parıldayan sular ve etrafına büyük ağaçlı yeşil alanları ile çok muhteşem bir görüntü sergiliyor. Arkasından şehir başlıyor. Şehir genel olarak diğerleri gibi, yüksek ve küçük pencereli ve gri renkler hakim, ama bir farkla, burada bütün evlerin İtalyan verandalarına benzeyen bahçe için bina ön ve girişleri var. Bu da önemli bir farklılık yaratıyor. Şehrin içinde gözüme çarpan en önemli eser İbrahim Camii. İnce dantel gibi örülmüş mermer kenarlıkları görkemli yüksek minareleri ile çok göz alıcı, caminin dışında ise iki aşamalı geniş, temiz ve pırıl pırıl rengi ile havuzlar var. Hepsi çok süslü ve bakımlı tutuluyor.



…Antep’e ulaştık. Bu şehir bölgede çok önemli bir yer işgal ediyor. Orta Ça ğ’dan kalmış gibi gözükmüyor. Aydınlık ve geniş sokaklara sahip özellikle boyama ve boya endüstrisi alanında uzmanlaşılmış olduğu kokudan ve çevreden kolaylıkla anlaşılıyor. Şehir Türk ve Ermenilerden oluşmuş. Ermeniler yine de kendilerini soyutlayarak kentin uzak mahallesine yerleşmişler. Yanlarına ulaştığımda bana sıkça sorulan bir soru ile karşılaşıyorum. “Her yeri gezdiniz burası hoşunuza gitti mi?” Bu şehirde canlı ve işleyen bir Fransız okulu var, Ermeniler çocuklarını gönderiyorlar. Okulun kitapları Fransa’dan geliyor…



Bana burada şehre çok yakın bir antik kent kalıntısı olan “Cyrrhus” tan bahsedildi. Oraya hemen zaman kaybetmeden hareket ettim ve muhteşem bir manzara ile karşılaştım. Burada Beşinci yüzyıldan kalma Theodaret’e ait bir anıt gördüm. Etrafında 400 metre surla çevrili bir kale duvarı var, bazı noktalarda bunların yüksekliği 50 metreye ulaşıyor. Daha sonra bu güzel şehirden ayrıldık. Bu hat ile güneye doğru Halep’e kadar uzun yolculuğumuz oldukça hareketliydi. Roma dönemi taş köprüler, aynı kıyafetleri giyen kadın ve erkek grupları, tarlalar, çalışan köylüler çok ilgi çekiciydi. Fakat bu alanda da en dikkat çeken şey, her yerde çalışanların daha çok kadınlar olmasıydı. Erkekler genelde ya bir ağaç gölgesinde yatıyor ya da oturarak sigara içiyorlardı.





İki gün dinlenmeden sonra tekrar yola çıktık. Bu sefer hedefimiz Halep’e yarım gün mesafedeki bir manastır idi. Keyifli bir yürüyüş sonrasında “Kalaat Simon” (Saint Simon Manastırı)’na ulaştım. Gerçekten de burası Suriye’de gezdiğim yerlerdeki en güzel yerdi. Burası Avrupa’nın dini inancını yaymak ve varoluşunu devam ettirmek için korunan ve canlı tutulan önemli bir politik merkez durumundaydı.



Kilise’de papazlar tarafından vaazlar dahil her türlü ritüel serbestçe yerine getiriliyordu. Ayrıca burada kendi kendine yetecek bir sistem oluşturulmuştu. İbadet yapılan binanın etrafına besi hayvanları için ahırlar ile okul ve yatakhane gibi yapılar inşa edilmiş ve burası tam anlamı ile inanç ve üretim yerine dönüştürülmüştü.



Buradan çok hoş anılar ile ayrıldık ve yine kuzeye doğru yolumuza devam ederek Islâhiye’ye ulaştık. Burasının tarihi adının “Nicopolis” olduğunu öğrendim. Burada öğlen yemeği yiyebileceğimiz oldukça büyük bir Kervansaray bulduk. Bizim gezgin yabancılar olduğumuzu öğrenen misafirler tarafından çok ilgi gördük ve uzun süre onlarla sohbet ettik. Burası benim bu topraklardaki son noktam oldu. Dört aydan fazla süren bu gezimde Müslüman Türklerin çok büyük etkileyici hoşgörüsü ve misafirperverliğini gördüm. Ayrıca güzergâhımda Fırat nehrini, Mezopotamya’yı ve bu alanı kullanan yerel halkı tanıma fırsatı buldum.





Kaynak:



Olcay Özkaya Duman,Haktan Birsel



Bir Misyonerin Mezopotamya Gezi Notlarından Günceler:



İskenderun’dan Fırat’a, Kuzey Suriye-Batı Mezopotamya



Etiketler:
Bu haber toplam 86 defa okundu
YAZARLAR
Ger?? Duymayan Kalmas? Kalemiyet.Com