Karakter boyutu : 13 Punto 15 Punto 17 Punto 19 Punto

İKİNCİ CUMHURİYET NASIL KURULDU

İKİNCİ CUMHURİYET NASIL KURULDU
2014-01-12 16:05:20


Türkiye’de 2. Cumhuriyet böyle kurulmuştu



Türkiye’de 2. Cumhuriyet böyle kurulmuştu


27 Mayıs 1960 darbesinden sonra Türkiye adeta yeniden dizayn edildi. 1961’de kabul edilen Anayasa ile köklü değişikliklerle gidilerek 2. Cumhuriyet kuruldu. Bu Anayasa’yla güçler ayrılığı ilkesi derinleştirildi. Yürütmenin gücünü azaltacak, sınırlandıracak çeşitli mekanizmalar oluşturuldu.








Emre Gül/





Bir gazeteci: “Bu sabahki harekâtı nas ıl tafsil edebilirsiniz? Bir darbe-i hükümet mi olmuştur, yoksa Anayasa’ya dönü ş m ü bahis konusudur?”



Alpaslan Türke ş : Yürürlükteki Anayasa idare tarafından çiğnenirse o idarenin me ş ruiyeti ş üpheye dü ş er. Onun için biz birkaç seneden beri memlekette Anayasa’nın ihlal edildiğine şahit olduk. Fakat sabırla bekledik ve içten temenni ettik ki, bu yol parlamenter nizam içinde Meclis’te halledilsin. Son bir aylık hadiseler memlekette büyük üzüntüye sebep oldu ve demokrasi hayatımız bir çıkmaza girdi. Fakat bütün ümit ve beklememize rağmen Parlamento’da bunun düzelmesine gidilmedi. Diktatörlüğe gidileceğinden bütün memleket endişeye düştü ve bu hal ayrı partilere mensup vatandaş lar ın münasebetlerini de güç hale soktu. Bu durum kar ş ı s ında memleketin ve milletin iç ve dış tehlikelerden korunması sorumluluğunu üzerinde ta şı yan Türk Silahlı Kuvvetleri, kötü şekilde yürütülen bu iç mücadelenin memleketin dışemniyetini de tehlikeye soktuğunu gördü. Bunun hem Orta Doğu bölgesinde sulh ve sükunu temin, hem de Anayasa’nın her türlü tesirden azade bir hale getirilmesi maksadıyla Türk Silahlı Kuvvetleri kendi sorumluluğu dahilinde düzeltmeye karar verdi.” Cumhuriyet Gazetesi , 28 Mayıs 1960.





Bundan tam 53 yıl önce Albay Alpaslan Türkeş, 27 Mayıs 1960 günü saat 15.00’te Genelkurmay Başkanlığı’nda yapılan basın toplantısında ordunun bir darbe ile “halkın oylarıyla seçilmiş ve yine ancak halkın oylarıyla görevden alınabilecek” bir idareyi, hükümeti iktidardan indirmesini bu sözlerle açıklamıştı. Peki, Türkiye’de gidileceği iddia edilen sözde “Menderes Diktatörlüğü” nasıl başlamıştı?





Önceleri Türkiye, Cumhuriyet Halk Partisi’nin “Tek Parti” iktidarı altında yönetiliyordu. Karşısında ne bir muhalif, ne de bir siyasi parti vardı. CHP Genel Başkanı; Cumhurbaşkanı, CHP tüzüğü ise “Anayasa”ydı. CHP’nin “İl Başkanları” aynı zamanda “İl Valileri” idiler. Milli Şef İsmet İnönü’nün yönetimindeki Kemalist Türkiye’de işler yolundaydı. Ta ki II. Dünya Savaşı’nın sonunda değişen şartların, ülkede çok partili hayata dönüşe yol açmasına kadar. Cumhuriyet’in ilk yıllarında iki defa çok partili hayata geçiş denemesi yapılmıştı. Ancak bu oluşumların CHP iktidarını tehdit etmesi üzerine demokrasi askıya alındı. Millet, kendisi için iyi ve kötü olanı bilemez ve seçemezdi, “cahil”di çünkü. O yüzden “kalabalığın yerine “Şef” düşünecekti”.





Fakat ülke içerisindeki toplumsal huzursuzluk, değişen yeni dünya dengeleriyle birleşince dönüşümün dinamikleri de oluşmuş oldu ve yine CHP içerisinden çıkmış bir grup siyasetçi, 1946 yılı başlarında Adnan Menderes liderliğinde, Demokrat Parti’yi kurdu. Halkın “Demirkırat” adını taktığı bu parti, yine halkın gösterdiği büyük teveccüh ve destekle 14 Mayıs 1950’de, 27 yıllık CHP iktidarına son verdi. “Kimilerince “beyaz devrim” olarak da isimlendirilen bu iktidar değişiminin ardından artık tek parti döneminde olduğu gibi devlet partiye hakim olmayacak, seçilmiş bir parti olan DP devlete hakim olmaya çalışacaktı.”





Artık kendi temsilcilerini özgürce seçebileceğine inanan halk, sonraki seçimlerde de DP’yi desteklemeye devam etti. 27 Ekim 1957 seçimlerini, oylarının ve milletvekili sayısının düşmesine rağmen kazanan DP ile bir muhalefet partisi haline gelen CHP arasındaki mücadele de giderek sertleşti. Girdiği üç genel seçimi de kaybeden CHP, seçimlerde yenemediği ve diktatörlükle eleştirdiği iktidarı yıpratmak için, halkı ikna metodu yerine, anti-demokratik hareket ve oluşumları desteklemeyi seçti. İktidar ve parlamentonun kusurlarının seçimlerle düzelmesi veya düzeltilmesini savunmayı bir kenara bırakarak, “Ordu Göreve” pankartları ve İsmet İnönü’nün “Eğer DP’nin şansı varsa, benim sağlığımda çekilmek lütfuna uğrar. Onları ileride savunacak tek adam yine ben olacağım...”, Arkadaşlar, şartlar tamam olduğunda ihtilal, milletler için meşru bir haktır. Bu yolda devam ederseniz, ben de sizi kurtaramam!” gibi söylemlerine destek verdi.





Darbe çağrıları yapılırken, sadece ülkenin iç asayişi ve dış güvenliği ile savunulmasından sorumlu olması gereken ordu içerisinde de DP karşıtı bir hava egemen olmaya başladı. 1950’li yıların ortalarından itibaren, DP’nin, icraatlarıyla ideolojik olarak Cumhuriyet ilkelerine ve Atatürk devrimlerine ihanet ettiği düşüncesine sahip subaylar arasında birbirinden habersiz birçok cuntacı yapılanma kuruldu. 1960 yılına doğru da orduda iktidarı devirme yolunda örgütlenmeler giderek olgunlaştı ve büyük ölçüde alt ve orta rütbedeki subaylar, 27 Mayıs 1960’ta ülke yönetimine el koydular.





Böylece muhalefet partisi CHP’nin seçimlerde yenemediği DP, ordu müdahalesiyle iktidardan düşürüldü. DP’nin önde gelenleri tutuklandı ve Yassı ada ’da gözetim altına alındı. Daha sonra tarihe “Yassıada Davaları” olarak geçecek olan davalar başladı. Bunların sonunda, DP’nin üç önemli ismi Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan, “sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor!” diyen mahkemece ölüm cezasına çarptırılarak idam edildiler. Darbenin ardından yönetimi devralan Milli Birlik Komitesi’nce oluşturulan Soruşturma Kurulları, DP’nin gazetelerde en ince ayrıntısına kadar aktarılan kumpas, tertip ve yolsuzluk iddialarını araştırmaya koyuldu. Milli iradeye ve seçilmiş bir partiye son darbe ise “Yargı” tarafından yapıldı. 29 Eylül 1960 günü Demokrat Parti, davayı takip eden CHP’li üyenin “Yaşasın Adalet!” diye bağırdığı bir mahkeme kararıyla kapatıldı.





1961 Anayasası’nı hazırlayan komisyon içerisinde yer alan Muammer Aksoy, 1 Haziran 1960’ta çıkan “En Büyük Tehlike: Yersiz Acıma Hissi” yazısında 27 Mayıs darbesini: “Bugün aydınlara düşen vazife, tarihte bir benzerine rastlanmayacak kadar mükemmel başlayan bu “âdil ihtilal”in gölgelenmesine, bazı ihmaller yüzünden hızının kaybetmesine mani olmaktır... Hareket noktamız, 27 Mayıs kurtuluş zaferinin hukukî ve sosyal mahiyeti hakkında doğru bir kıymet hükmü vermek olmalıdır.





Anayasa Komisyonu’nun raporunda ve Türk Hukuk Kurumu’nun onu destekleyen yazısında belirtildiği üzere, 27 Mayıs darbesi çoktan gayr-ı me ş ru bir zulüm çetesi ve bir menfaat ş ebekesi (yani hukuk dışı bir kaba kuvvet ) haline gelmi ş olan eski iktidarın tasallutundan milleti kurtarmak için hak ve hukuk istikametinde yapılan bir hamledir. Yüzyıllardır, bütün demokrasilerde ve insan hakları beyannamelerinde tanınan “milletlerin zulme mukavemet ve “ihtilal hakkı”nın en mükemmel bir surette tatbik edilişidir. Bu hükme varabilmemizin kaçınılmaz ş artı, daha önceki iktidarın anayasayı ve medenî bütün âlemde hakim olan ana hakları çiğnemek suretiyle, en büyük suçu i ş lemi ş siyaset zorbaları olduğunu kabul etmektir.(Yazarın, 27 yıllık CHP iktidarı dönemindeki anti-demokratik ve insan haklarının çiğnendiği uygulamaları adeta görmezden geldiğini ise hatırlatmakta fayda var.)



Bu hükümde, sat ılmamış her Türk hukukçusu müttefiktir. O halde 26 Mayıs günü bile bu zulüm makinesinin içinde vazife alan, yani DP grubundan istifa etmemi ş olan her milletvekilinin aleyhinde bir “suçluluk karinesi” mevcuttur. Yapılacak insaflı ve tarafsız bir muhakeme neticesinde suçsuzluklar meydana çıkıncaya kadar, DP grubuna dahil olan her mebusun, milletvekili yeminine ihanet etmiş ve hiç değilse Ceza Kanunu’nun 146. maddesindeki en ağır suçu i ş lemi ş bir ş ahıs olarak kilit altında bulundurulması gerekir.” Sözleriyle savundu.





27 Mayıs 1960 darbesinden sonra Türkiye adeta yeniden dizayn edildi. 1961’de kabul edilen Anayasa ile köklü değişikliklerle gidilerek 2. Cumhuriyet kuruldu. Bu Anayasa’yla güçler ayrılığı ilkesi derinleştirildi. Yürütmenin gücünü azaltacak, sınırlandıracak çe ş itli mekanizmalar oluşturuldu. Örneğin CHP’nin 27 yıllık tek parti iktidarında var olmayan bir Anayasa Mahkemesi, iktidarların değişebileceğinden hareketle hükümet karşısında bir kuvvet olması için kuruldu. Üniversiteler başta olmak üzere ve TRT bazı kurumlar gibi özerkleştirildi. Ayrı ca Millet Meclisi’nin yanında seçkinlerden oluşan bir senato kurularak iki meclisli yasama sistemine geçildi. Amaç seçilmi ş lerin, yani siyasetçilerin güçlerini sınırlamaktı. DP gibi halkın büyük çoğunluğunun desteğini alsalar bile, siyasal partilerin gücünün kırılması hedeflendi, halkın tercihlerine göre değil, seçkinlerin isteklerine göre hareket eden, azınlığın güç sahibi olduğu bir yapı kuruldu.





Elitler artık rahattı, iktidar; “Milli tarihimizde daha önce görülmemiş derecede suçlu, son on yıl içinde Atatürk ilke ve inkilaplarına ihanet içerisinde olan bir ekipten alındı ve 1950’den sonra girdiği hiçbir seçimi kazanamayan CHP Genel Başkanı İsmet İnönü’ye verilerek 1961’de yeniden Başbakanlık koltuğuna oturtuldu ve Türkiye’nin ilk koalisyon hükümeti kuruldu. Cumhurbaşkanlığı, yargı ve ordu da artık emin ellerdeydi.





Kaynaklar:



Cumhuriyet Gazetesi, 28 Mayıs 1960. Akşam Gazetesi 7 Ocak 1961, 23 Eylül 1960.



Muammer Aksoy, “En Büyük Tehlike: Yersiz Acıma Hissi”, Forum, 1 Haziran 1960.



Ahmet Kuyaş (Yay. Yönetmeni), Tarih 2002, İstanbul, 2002.



Etiketler:
Bu haber toplam 263 defa okundu
YAZARLAR
Ger?? Duymayan Kalmas? Kalemiyet.Com