Anasayfam Yap    -
Reklam     -
Kunye     -
Son Mansetler    -
Iletisim                                 
Facebook    -
CHP'Lİ BELEDİYENİN MENEMEN VURGUNU
ÖĞRETMEN OLMANIN ŞARTI CHP'Lİ OLMAKTIR
CHP MANDACILARIN PARTİSİDİR
NAHÇIVAN KAPISININ ANLAMI

Karakter boyutu :13 Punto15 Punto17 Punto19 Punto

HANZALA GİBİ YAŞAYIP ÖLEN ADAM

BÜLENT TOKGÖZ
12.11.2020 / 00:00


Adını dahi doğru dürüst bilmediğimiz büyük insan, trajik kahraman. Hakkında bu kadar az şey biliyor olmamız bile Hanzala’nın yüzünü bize niçin dönmeyeceğinin izahı. Böyle bir hayat memat hikâyesine nereden başlamalı ki?



Ali Naci Avvad El-A’zamî. 1936’da Filistin’in kuzeyinde, Celile Denizi ile Nasıra arasında bulunan Şecere köyünde dünyaya geldi. Köy, Hazreti İsa burada bir ağacın altında dinlendiği için bu isme mazhar olmuştu.





Babası Salim Hüseyin, annesi Vedad Salih Nasr. Filistinlilerin kahir ekseriyeti gibi kahredici derecede yoksul bir aile. Asıl kahır ise 1948’de yaşandı. Kurbanların Nekbe diye adlandırdığı Büyük Felâket,  İsrail diye bir devletin Filistin’de vücuda getirilerek hınçla yayılmasıydı. İşgalcinin hışmına uğrayan 480 köy arasında İsa’nın gölgelendiği köy de vardı. Naci El-Ali, henüz ufacık bir çocukken göç yollarına düşen 750 bin Filistinliden herhangi biriydi. Kabaca istatistiklerin içinde alelade bir rakam.





Oto tamircisi



İlk durakları güney Lübnan’ın Sayda şehriydi. Lübnan’ın en büyük mülteci kampı, Tatlı Göze manasındaki Ayn El-Hilveh’in yakınında kurulmuştu. Birden akın eden on binlerce sakiniyle ismiyle müsemma bir yer olmaktan uzaktı ve hiç de sakin değildi. Lübnan ordusunun girmesine izin verilmediği için kısa sürede Lübnan medyası orayı “kanunsuz bölge” sıfatıyla tanımlayacak, gerçekten de pek çok kanunsuza barınma imkânı sağlayacaktı.



Naci El-Ali, o günleri şöyle anacaktı: “Ayn El-Hilveh mülteci kampına geldiğimizde on yaşında bir çocuktum. Açtık, sersemlemiştik ve yalın ayaktık. Kamptaki yaşam dayanılmazdı, günlük aşağılamayla doluydu, yoksulluk ve çaresizlikle yönetiliyordu.” Denebilir ki, Nekbe’nin ve mülteciliğin olanca hüznü, Naci’nin çocuk kalbine sinmişti, oradan da kalemine sirayet edecekti.



Mülteci kampındaki okul, Hıristiyan Kiliseleri Birliği tarafından idare olunmaktaydı. Ondaki sanatçı kabiliyeti daha o yıllarda hocalarının dikkatini çekti ve teşvik edildi. Mezuniyetinden sonra Sayda’nın portakal ve zeytin bahçelerinde ırgatlık yaptı. Trablus’a gidip Beyaz Pederler vakfınca idare olunan meslek okuluna iki yıl devam edip araba motorları üstüne diplomasını aldı. Sonra Beyrut’ta Şatilla kampındaki çadırına geri döndü ve birtakım sanayi işlerinde şansını denedi.



19 yaşında Suudî Arabistan’a gurbete gitti. 2 yıl oto tamirciliği yapıp bir miktar para biriktirdi ve fırsat buldukça çizdi. Biriktirdiği parayla Şatilla’da, küçük bir mutfağı ve banyosu olan, büyük bir oda inşa etti.



Keşfedilmeyi bekleyen cevher



Yirmilerinin başında gittikçe politize oldu. Dr. George Habbaş’ın temellendirdiği Arap Milliyetçi Hareketi’ne katıldı. Sanat Akademisi’ne yazılmıştı fakat hareketin bildirilerini dağıttığı için Lübnan gizli polisi yakasını bırakmıyor, onu sık sık kışlalarda ağırlıyordu. Bunlardan birinde, 1961’de, 25 gün siyasî tutsak olarak hapsedildi. Mimliydi, okula devam edemedi. Üstelik disiplinsizlik gerekçesiyle 1 yıl içinde 4 kez ihraç edildiği örgütü uğruna.



Tutuklanacağı zaman “cephanesini”, kâğıt-kalemini yanına aldığına emin olmaya çalışıyordu. Zindandayken kâğıt, hücre duvarları ve kumaş, ne bulduysa üstüne çiziyordu. Hücre arkadaşlarından biri onun bu tutkusunu şöyle anlatacaktı: “Her şeyin üzerine çizerdi. Hatta benim pantolonuma bile. Benden oturmamı isterdi ve onların üstüne çizerdi.”



Kendisi ise bir mülâkatında şöyle anacaktı: “Altmışlar boyunca Filistin mülteci kamplarındaki siyasi faaliyetleri kontrol altına almak için başvurdukları tedbirler sebebiyle Lübnan istihbarat servisi tarafından gözaltına alındım. Lübnan hapishanelerinde karikatürü, politik bir ifade biçimi olarak kullanmaya başladım.”



Keşfedilmeyi bekleyen cevheri El-Hurriye’nin editörü Ğassan Kanafanî keşfetti. Çizimlerini milliyetçi çizgideki dergide yayımlayarak onu cesaretlendirdi. Bu şüphesiz ki, yıllar sonra Filistinli örgütlerin iç çatışmalarında suikasta kurban gidecek olan Kanafani’nin adını da Filistin direniş ve sanat tarihine yazdıran bir keşifti. Eski oto tamircisi, bir karikatürist, bir sanatçıydı artık.



Hapisten çıktıktan sonra Güney Lübnan’ın kıyı kenti Sur’daki Caferiye Koleji’nde resim hocası olarak da çalışabilirdi. Sonraki 30 yılını ise Kuveyt, Kahire, Beyrut, Paris ve Londra’nın günlük gazetelerinde karikatür çizerek geçirecekti.





Cinlenmiş gibi çizmeye başladım



Lübnan rejimi, bilhassa siyasî faaliyette bulunan mültecilere huzur vermiyordu. Körfez ülkelerinde de her sektörde kalifiye eleman talebi artıyordu. 1963’te Kanafanî’nin gayretiyle editör, çizer ve sanat yönetmeni olarak çalışmak üzere Kuveyt’in yolunu tuttu. Maksadı, orada biraz para biriktirip Paris’te ünlü sanat akademilerinden birine devam etmekti. Ne var ki, hiç de planladığı gibi olmadı. 1 yıl sonra evlendi ve Pan-Arap çizgideki haftalık El-Taliah (Ön Cephe) dergisinde 3 yıl geçirdi.



O yıllarından şöyle bahsedecekti: “İlk başta mütereddittim. Birkaç karikatür yaptım ve insanların nasıl tepki vereceğini görmeyi bekledim. Geri dönüşleri harikaydı. Cinlenmiş gibi çizmeye başladım. Keşke her kolunda yirmi el ve kalem olan Hint tanrılarından biri olabilseydim.”



1966’da Lübnan’a rücu etti, başladığı yerde El-Hurriye’de ve El-Yevm (Gün) gazetesinde çizerlik yaptı. Gene benzer şartlar sebebiyle Kuveyt’e dönmek durumunda kaldı. El-Tali’ah 1968’de kapatılınca çizgisini pek de beğenmese de El-Siyase gazetesinde 1974’e dek tam zamanlı karikatürist olarak çalıştı. Hanzala’nın zuhuru da o yıllarda gerçekleşti.



1971’de Beyrut’a geri döndü ve El-Sefir gazetesinde çizmeye devam etti. İlk karikatür kitabı 1976’da çıktı. 1979’da Arap Karikatürcüler Birliği’nin başkanlığına seçildi. 1977 ve 1980’de Şam’da düzenlenen Arap karikatüristleri sergisinde birincilik ödülüne lâyık görüldü. 1982’de İsrail işgalinde tutuklanıp serbest kaldı. 1983’te sanatçı yeniden Kuveyt yoluna revan oldu.





Sessizlerin sesi



Naci Ali’nin karikatürlerinin yarısından fazlasında hiç metin yer almadı. Buna gerek kalmayacak kadar mesaj açıktı çünkü. Alabildiğine yalın, net ve vurucu. Basit ve keskin. Bunlar onun sanatının ayırıcı vasıflarıydı. Karmaşık meseleleri bile sade bir dille anlatmak, karmaşık mesajlara heves etmemek de öyle.



O, sade diliyle sade insanların, eğitimli veya eğitimsiz, sıradan Arap’ın sesiydi. Kendi tabiriyle “Sessizlerin sesi”. Kendisini “realist ve sosyal sınıf olarak yoksullara mensup biri” olarak tanımlıyordu. Bu iki hususiyet onun tüm çizgilerine hâkimdi. Şöyle diyordu: “Yoksullar, acı çeken insanlar; hapislere atılanlar, gözyaşları olmaksızın ölenler…” Onları anlatmak, onların hislerine tercüman olmak Naci Ali için bir vecibeydi. Hakkını da verdi.



Gerçekten de milyonlarca insan onun çizimlerine baktığında kendilerini buluyor, kendi hissiyatlarının tecellisini görüyordu. İşgal, direniş, göçmenlik, özgürlük, insan hakları, yozlaşma, despotizm… Oldukça sıkıntılı, kederli, karamsar bir tablo teşkil etse de doludizgin bir umut, hülya ve gelecek vizyonu da buna eşlik etmekteydi. Filistinliler ve tüm Araplar için.



Hanzala bu şartlarda vücut buldu. Olanca temsiliyeti ve sadeliğiyle Filistin halkının sembolü oluverdi. Yalnızlığı, zayıflığı, acıları, direngenliğiyle. Hanzala odakta yer alırken yanı sıra başka birkaç karakter de karikatürlerin mesajının elçileri oldu. Naci Ali, bu çizimlerde kendi görsel alfabesini ve kelime dağarcığını oluşturdu. Okur da bu alfabe ve lügatçeyi çabucak kavradı.



30 yıl içinde neler neler oldu, bir karikatürist için hicvedebileceği nice tip ortalıkta dolaşıyordu. Naci Ali, diğer karikatüristler gibi güncel şahısları karikatürleştirmeye, birkaç istisna haricinde, hiç yeltenmedi. Kendi karakterleriyle yola devam etti. Bunlar temelde iki sınıfa ayrılıyordu: Filistin direnişini ve iyi değerleri temsil edenler, işgali ve yozlaşmayı temsil edenler. Bunlardan hiçbiri de karakterlerinden, duruşlarından taviz vermedi. Fatıma Fatıma olarak kaldı, Zeleme Zeleme olarak. Kötü Adam, İsrail askerleri, taş atan çocuklar da öyle…





Konuşan binlerce erkekten daha iyi



Fatıma bunlardan ilkiydi. Filistin’in meselesinin künhüne ermiş, onun çözüm yolunu da bilen, direniş için bedel ödemeye hazır. Gerek anne, gerek eş ve gerekse de özgürlük savaşçısı olarak. O kocasının yoldaşıdır. Silahını birlikte temizler. Tökezlediğinde onu tutar ve kaldırır. Bir karikatüründe Zeleme’nin dediği gibi, “O, sadece konuşan binlerce erkekten daha iyidir.”Naci Ali’nin en güçlü öznesi odur. Aşkı, kavgayı, barışı, onuru, fedayı, acıyı en çok onun omuzlarına yükler. Tıpkı yazgının da yaptığı gibi.



Fatıma, Filistin halkı, vatanı ve doğrudan mülteci kampları demektir. Boynunda asılan büyük ev anahtarı, geri dönüş hakkını ve hasretini sergiler. Geride bıraktıkları evleri ve hâlihazırdaki evsizlikleri de bu anahtarda zımnen ifadesini bulmaktadır.



Fatıma devrim ve intifadadır. Kıyafetlerindeki Filistin işlemeleri yerelliğini ve kendisi oluşu ibraz eder. Hamileliği, direniş için asker doğuran kadın üretkenliğini. Toprağına bağlılığıysa Meryem ve İsa simgeleriyle çelişmez ve zenginleşir.





Arap’ım ve açım



El-Zeleme, ikinci karakterdir. Filistin lehçesinde adam demektir. Uzun, zayıf, perişan, yaşlı bir adam. Elbisesi yamalı, yalın ayak ve sefalet içinde. İsrail şiddetinin ve diğer zorbaların kurbanıdır. Yoksuldur, mazlumdur, mültecidir. Dini sorulduğunda, “Arap’ım ve açım!” der. Dinî kimliğini öne çıkarmaz, sadece birlikten yanadır.



“Bazı çizgilerinde adı Muhammed’dir ve bir camide işgale karşı vaaz veren bir Müslüman imam rolündedir. Bazen İsrail’in onu Müslüman kardeşine karşı kullanmasına izin vermeyen Lübnanlı Marunî bir Hıristiyan. O, aynı zamanda boynuna haç takan Lübnanlı bir Hıristiyan ve Lübnan Ulusal Direniş Hareketi’nin bir destekçisi olan Ebu İlyas’tır. O, Sovyetler Birliği’ndeki yoldaşlarından votka almayı seven ancak Afganistan’ın Sovyet işgalini kınayan Körfez Ülkelerinden Ebu Hamad ve Ebu-Cesim’dir. O, Butros veya Peter’dir; Müslüman Kardeşler üyesi olmakla suçlanan ve işkence sebebiyle bunu kabul eden Mısırlı Kıpti bir Hıristiyan.”



Zeleme, kötülere karşı bazen Fatıma ile bazen de tek başına mücadele eder. En belirgin vasfı dürüstlüğü ve özgürlüğe düşkünlüğüdür. Yolsuzluklara, insan hakları ihlâllerine karşı çıkıp demokrasiyi savunan odur. Bir keresinde demokrasi üstüne bir şeyler karaladıktan sonra vasiyetini hazırlar. “Buna dokunamazsınız!” yazan bir Amerikan tabelasına karşı petrol kuyusuna taş atmaya cesaret eden de odur.





Müteahhit Abdulkadir



Kötü Adam, iki karakterin de tersi, negatif kutbu, hasmıdır. Fatıma ve Zeleme’ye karşı her türlü komplonun içindedir; onları sesleri ve cisimleriyle boğma uğraşındadır. Mantığı şudur: “Her Filistinli, suçu ispatlanana kadar şüphelidir.”



Arap dünyasındaki çirkinliğin, adaletsizliğin, saldırganlığın, despotluğun, oportünistliğin, hainliğin, tembelliğin, aptallığın, tüm menfiliklerin mümessili odur. Zeleme’nin zıddına, pahalı takım elbiselerinden yağ torbaları sarkan, boynunda kravat, ağzında puro, yüzünde abus ve aptal bir ifade olan biridir. Ali, ona olan nefretini boynunu ve ayaklarını çizmeyerek gösterir.



“Kötü Adam çeşitli kılıklarda ortaya çıkar ve muhtelif isimler alır. Bu karakterlerden birinin adı Ebu Besim’dir; Arapçadaki “Besim” kelimesi, neyi onayladığını okumadan veya sorgulamadan parmak basarak onaylayan kişiyi ifade eder. Diğer karakter ise, Kuveyt’e giden ve çocuklarını İsviçre, Londra ve Amerika Birleşik Devletleri’nde okumaya göndermesini sağlayacak kadar çok para kazanan Filistinli müteahhit Abdulkadir.”



O, halkına baskı yapan, ilerlemenin önünü tıkayan Arap rejimlerinin rumuzudur. Bunların işlevi, direnişi sabote etmek, Siyonistlerle ve Batı’yla iş birliği yapmaktır. Gitgide Arap rejimlerine benzeyen, lüks bir hayat yaşayan, direnişin önderi Filistinliler de Kötü Adam suretinde arz-ı endam eder. Bunlar, özgürlük savaşçılarının kanları pahasına kazandıklarını masada satanlardır.





Kefiye, kaktüs, kalem



Naci Ali’nin Meryem ve İsa atıflarını onun Şecereli oluşuna, Nasıralı İsa ile hemşeri oluşuna ve doğrudan toprağa atıf olarak okumak icap eder. Mülteci kamplarındaki Hıristiyan okulları da bu muhabbet ve rabıtayı perçinlemiş olabilir. Öte yandan bu semboller Naci’nin Batı dünyasıyla da bağ kurma emelinin bir yansıması olarak da okunabilir.



Naci Ali’nin İsa’sı Filistinli bir Arap’tır. Mülteci kamplarında yoksulluk içinde ve kimi zaman aranan bir kanun kaçağı. Bazı karikatürlerde Filistinli savaşçıların çarmıha gerilmiş olması da İsa atfının bir devamıdır.  Çarmıh, bir halkın çektiği ıstırabın somutlaşmış hâli olarak sahneye girer.



Kefiye bir direniş sembolüdür. Kendisi olmanın, kültürel aidiyetin remzidir. Özgürlük savaşçısının üniformasını tamamlar. Kadınların omuzlarında ise daha çok aşkı terennüm etmektedir. Filistin ve Lübnan’a olan sevdası ağaç köklerinde, dallarında, sedir gövdesinde canlanır. Buğday başağı, Filistin toprağını, tarımını, bereketini dillendirir. Taş, işgalin çetinliği ve direnişin sertliğidir. Tanklara ve tüfeklere karşı direnişin en önemli silahıdır. Çadır sürgünlüktür. Kaktüs sabır. Kalem kılıç. Kalem mum. Kalem umut.



Miğfer, İsrail ve Amerikan askerlerinin başlığıdır. Tel örgüler, hapishane demirleri, Filistin gerçeğinin en haşin boyutlarındandır. Özgürlük haberlerini kesen makas, konuşma özgürlüğünü yok eden ağız bantları ve gözbağları, sansürcü Arap rejimlere yönelmiş tenkitlerdir.



Petrolün ayrı bir yeri vardır. Naci Ali’nin gözünde o bir nimet değil, lanettir. “Varil, İsrail ve Amerikan askerinin savaş davuludur. Bir keresinde varil İblis’in yerini tutar; Fatıma ve Zeleme haclarını ifa ederken onu taşlarlar. Bir keresinde Fatıma Zeleme’ye petrolün mücadeledeki rolünü sorar. Zeleme de “Hepsini Amerikalılar içiyor” der. Hanzala’ya saldıran Arap rejimlerinin hançerleri ve İsrail bombalarının yanı sıra petrol varilleri de gökten düşer.”





Ben Hanzala



Hanzala Naci Ali’nin en büyük eseri ve baş kahramanıdır.  Onunla özdeşleşmiş, onun imzası hâline gelmiştir. Nitekim Hanzala doğuncaya dek karikatürlerine imzasını atmış, ondan sonra ise buna lüzum duymamıştır.



Hanzala’nın hangi şartlarda doğduğunu anlamadan onu da çizerini de anlayamayız. Yıl 1969. 6 Gün Savaşları veya Haziran Savaşı olarak bilinen büyük hezimetten sadece 2 sene sonra. İsrail’in Mısır, Suriye ve Ürdün’ü zillet içinde bırakarak kazandığı zaferle Gazze’yi, Doğu Kudüs’ü, Colan Tepeleri’ni, Sina’yı kaşla göz arasında zapt etmesi Arap halklarının bilincinde derin bir yaralanmaya sebebiyet vermişti. Hanzala bu yaradan doğdu. O şok ve infialden.



Adında bile o acı belirgindir. Bir çöl bitkisinin adıdır ve şifa için kullanılsa da çorak, çetin şartlarda boy vermesinin neticesinde tadı acıdır. Şımartılmamıştır o, iyi beslenmemiştir. Mülteci bir çocuktur işte. Ayakları çıplak, üstü başı yırtık. Kendisini şöyle tanımlar: “Ben Hanzala. Babamın adı: Önemsiz. Annemin adı: Nekbe, Kız kardeşimin adı: Fatıma. Ayakkabı numaram: Bilinmiyor. Çünkü ben hep yalın ayakla dolaşırım.”



Naci Ali’nin çocukluğunun ta kendisidir aslında. Bu açık sırrı saklamaz da: “Bu karakter, o günlerin tipik bir çocuğu olarak kamptaki hayatımdan çıktı: Yalın ayak, yoksul ve mahrum. Bu karakteri, nereden geldiğimi asla unutmamam için yarattım.”



Ne zaman ondan sual etseler cevabı şu oluyordu: “Hanzala, 10 yaşında doğdu ve her zaman 10 yaşında olacak. O yaşta vatanımı terk ettim. Hanzala döndüğünde, hâlâ 10 yaşında olacak ve sonra büyümeye başlayacak.” Hanzala “doğanın kanunlarına rağmen” büyümemektedir. Çünkü sanatçıya göre bir çocuğun vatansız büyümesi de doğanın kanunlarına aykırıdır. Hanzala da ancak yurduna döndüğü vakit doğanın kanunlarına tabi olacaktır.





Ben tarafsız değilim, yoksulun tarafındayım



Mısırlı romancı Radva Aşur’la yaptığı söyleşide ise şunları söylüyordu: “İşte o zaman Hanzala karakteri doğdu. Genç, yalın ayaklı Hanzala, çocukluğumun simgesiydi. O, Filistin’den ayrıldığım yaştaydı ve bir anlamda bugün hâlâ o yaştayım ve çocukken geçtiğim her çalıyı, her kayayı, her evi ve her ağacı hatırlayıp duyumsayabildiğimi hissediyorum. Hanzala karakteri, kendimi mecalsiz hissettiğimde veya vazifemi ihmal ettiğimde ruhumu düşmekten koruyan bir tür ikondu. O, çocuk alnıma serin su sıçraması gibiydi, dikkatimi topluyor, beni hata ve ziyanlardan uzak tutuyordu. Pusulanın okuydu o, daima Filistin’i işaret ediyordu. Sadece coğrafî bir terim olarak Filistin değil, Mısır, Vietnam ya da Güney Afrika’da yer alsa da haklı bir davanın simgesi, insanî manada Filistin.”



“Onun adı Hanzala ve daima sadık kaldığı halkına bir ahdi var. Ben onu güzel olmayan bir çocuk olarak çizdim. Onun saçı, dikenlerini silah olarak kullanan bir kirpi gibidir. Hanzala, şişman, mutlu, rahat veya şımartılmış bir çocuk değil. Mülteci kampı çocukları gibi yalın ayaklı. O beni hata yapmaktan koruyan bir ikon. Sert olmasına rağmen amber kokuyor. Elleri arkasından kenetlenmiştir. Tam da Amerikan tarzı sunulan çözümleri reddedişin bir alameti olarak.”



Hanzala’nın sırtını okura tamamen dönmesi 1973 Ekim’i sonrasındadır. Tam da, yaşanan savaş sonrası Arapların Kissinger planına razı gelerek düşmanla el sıkıştıkları dönemde. Meraklıları, “Hanzala ne zaman yüzünü bize gösterecek?” diye sorduklarında ise çizerin cevabı şu oluyordu: “Arap onuru onarıldığında ve Arap birey özgürlüğünü ve insanlığını geri kazandığında.”



Yoksuldur Hanzala ve bu bir taraf demektir; çizeri de onun yanında durmaktadır. “Tarafgir olmakla suçlanıyorum. İnkâr etmiyorum ki bunu ben. Ben tarafsız değilim, yoksulun tarafındayım.” Yoksullar sanatçının gönüldaşlarıdır. Kendisi de yoksul olduğundan verebileceği pek bir şeyi yoktur onlara. Yüreğini ve sanatını vermektedir: “Onu yoksullara takdim ettim ve acılığın sembolü olarak ona Hanzala ismini verdim.”





Benden aşiret sanatçısı olmamı istediler



Elleri arkada kenetli çocuk, bazen taş atsa da, nadiren kelam etse de, sevgiyle kucaklayıp çiçek sunsa da genellikle suskundur. “Dilsiz bir tanıktır” o. Filistin halkının sembolü olmakla birlikte evrenseldir de. “İlk başta Filistinli bir çocuktu, ancak bilinci, ulusal, küresel ve insanî bir ufka sahip olacak şekilde gelişti.”



Satılık değillerdi, ne Hanzala ne de Naci Ali. Diyordu ki: “Benden aşiret sanatçısı olmamı, şuna karşı bu rejimle birlikte olmamı istediler; ama Hanzala beni izliyorken bunu nasıl kabul edebilirim ki? Karikatürlerimi anlamadıkları için gazetenin resmî sansürünü yanıltabilirim ama Hanzala’yı yanıltamam çünkü o benim oğlum.”



Bundandır ki, ne zaman eleştiri oklarını yönelttiğinde elçiliklerden tepki telefonları, patronlardan zılgıtlar, editörlerden ihtarlar, bağnazlardan tehditler aldığında Hanzala yoldaşını sebatkâr olmaya, “harp meydanını terk etmemeye” çağırıyordu.



Dile kolay, 40 bin karikatür çizdi. Arap kamuoyunun görüşünü sert ve dürüst biçimde ortaya koyan bu eserlerin çoğunda elbette katı bir gerçekçilik ve karamsarlığa yatkınlık vardı. Ne ki, sanatçı yeis vartasına karşı dikkatliydi: “Kalemimle her gün karşı karşıya kaldım. Ancak ne korku ne başarısızlık ne umutsuzluk hissettim ne de teslim oldum. Çizgilerin ordusuyla yüz yüzeydim. Çiçeklerin, ümitlerin, kurşunların çizgileriyle. Evet, umut esastır, daima.”





Bu adam insan kemikleriyle çiziyor



Yaptığı iş nicelikçe de nitelikçe de devasaydı ve bu bariz hakikat sanatçı yaşarken de terk-i diyar eyledikten sonra da teslim edilecekti. Batılı eleştirmenler dahi onun ustalığını teyitten geri duramayacak, “çizgilerin sıcaklığını, ilham vericiliği ve dehşetini” teslim edecek, Hanzala’yı da “unutulmaz bir ikonik tanık” olarak tanımlayacaklardı.  Naci Ali’nin karikatürlerinin “Bir resim, bin kelimeden değerlidir” ve “Kalem kurşundan kuvvetlidir” sözlerinin yeniden yorumu olduğunu kaydedeceklerdi.



1984’te The Guardian, onun çizimlerini “Arap kamuoyuna en yakın şey” diye tarif edecek, The New York Times da “Arapların ABD hakkında ne düşündüğünü bilmek istiyorsanız Naci Ali’nin karikatürlerine bakın” diye salık verecekti. Time dergisi ise, garezkâr bir tınıyla, “Bu adam insan kemikleriyle çiziyor” diyecekti. Japon Asahi gazetesi ise, çizimlerinde onun “fosforik asit kullandığını” söyleyecekti.



Şu bir gerçek ki, despotik rejimlerin her türlü sözcüğü didik didik ettiği Ortadoğu gibi bir yerde sözcüklerden başka bir iletişim aracının kitlelere ulaşma şansı biraz daha yüksekti. Öte yandan o dönemdeki okur-yazarlık seviyesinin düşüklüğü de Naci Ali’nin çalışmalarının herhangi bir fikir adamından daha geniş kitlelere ulaşmasına imkân tanıyordu. Birçok ülkede kovuşturma geçirse, “resmî gazaba” uğrasa da kazandığı başarıda çizgi dilini kullanmasının avantajı tartışmasızdı.



Harvard’da Arap çizgi romanları uzmanı Jonathan Guyer ise onun sanatsal tesirini “rakipsiz” olarak adlandıracak, vefatından 30 yıl sonra bile Arap dünyasında en çok okunan karikatürist olarak kaldığını kaydedecekti. Guyer’in şu ifadeleri önemlidir: “İhvan-ı Müslimin’in gazetelerinde ve ayrıca Beyrut’ta ünlü bir komünist barda çalışmalarını gördüğüm tek karikatürist. İnanılmaz bir çapraz çekiciliğe sahip çünkü gerçekten bağımsız bir düşünür ve tüm otoritelerin sadık bir eleştirmeniydi. Kim olursan ol, Naci El-Ali’nin işinde sana göre bir şeyler illa ki vardır.”





Filistinli Malcolm X



Zekâsı da mizacı da keskindi, herhangi bir örgütün, hareketin, camianın çuvalına sığacak uygunlukta değildi. Bu yüzden mensubiyet ve aidiyetle hep problemli oldu. O Filistin’e ait, özgürlük davasına mensuptu. “Özür dilemeci olmayan”, eyvallahsız tavrı, ona “Filistinli Malcolm X” payesinin verilmesine sebep olacak belirginlikteydi. Kaderlerinin benzerliği de elbette ki duruşlarının ve hakperestliklerinin kalitesiyle de doğrudan alâkalıydı.



Devrimciydi. Tüm tiranlara, emperyalistlere karşı samimi bir devrimci. Onu Vietnamlı direnişçilere omuz verirken de şaha karşı İranlı muhaliflerle dayanışırken de görmek mümkündü. Bu konumunu şöyle izah ediyordu: “Fırçam benim tek silahım. Onu dünyamızdaki kötülüğün şer güçlerine karşı durmak için kullanıyorum.”



Yine de odağında hep Filistin ve direniş vardı. Mümkün olduğunca bakışını İsrail ve ABD’nin saldırgan tutumları üstüne yöneltiyordu. Ortadoğu denen cadı kazanı hakkında çizerken özel bir nefrete ve hiciv duygusuna büründüğü aşikârdı. Ne kadar isteksiz olursa olsun, Arap dünyasının hâl-i pürmelâli karşısında susmayı kendisine yakıştıramıyor ve mevcut zilletten sorumlu gördüğü Arap elitleri hedef tahtasına yerleştiriyordu.





Hainler



Onlar Batı’nın rızasına erme uğruna Filistin davasını satmış hainlerdi. İki süper güçten birinin kanatları altına sığınarak ayakta kalmaya çalışan acizlerdi. ABD, İsrail’in en aktif destekçisi olduğundan çizgilerinde taarruz konusuydu. Sovyetler de Arap ülkelerinin basiretsizliğini kendi ulusal çıkarları için istismar eden bir güç olarak eleştiri oklarından ABD kadar olmasa da nasibini alıyordu.



Batı’nın bu itaatkâr vekâletçilerinin kendi halklarına gelince ceberut kesilmelerine sessiz kalmayı vicdanına yakıştıramazdı. Gırtlaklarına kadar yolsuzluğa batmış, zenginle yoksul arasındaki uçurumu açtıkça açmış rejimleri aşağılamak için elinden geleni yapıyordu. Sansür politikalarına karşı karikatürlerinde “Susturmaya Hayır!” diye haykırıyordu.



Çifte standart ve ikiyüzlülük ona göre değildi. Siyonist rejim zindanlarındaki tutsakların serbest bırakılması talepleri yükseldiğinde Arap rejimlerinin zindanlarındaki siyasî tutsakların da serbest bırakılması gerektiğini vurgulamaktan kaçınmıyordu. Bunun karşılığını işten atılmalar ve sınır dışı edilmeler şeklinde ödese de.



Filistin meselesi sadece Filistinlileri alâkadar eden bir mesele değildi tüm Arapları bağlamaktaydı. Arap halklarının birliği Filistin sorununun çözümünü mümkün kılacak, Filistin davası da Arapların birliğini temin edebilecek yegâne fırsattı. Gelgelelim, Arap birliği sağlanamadığı gibi, Filistin direnişi de, zamanla bükemeyeceğine kanaat getirdiği Yahudi bileğini öpmeye karar kıldı.





İlk uçurum



Naci Ali, Filistin’deki tüm tarihî hakları temin etmeyen hiçbir anlaşmaya hürmet etmediği gibi tavizkâr her geri adımı da şiddetle eleştirdi. Ekim 1973 savaşı sonrası bazı FKÖ gruplarının Filistin’in sadece bir kısmına razı olma noktasına gelmesini hıyanet olarak gördü.



Bu, FKÖ komitacılarıyla arasında oluşan ilk uçurumdu, giderek daha da derinleşecekti. 1974’te Lübnan’a dönüp Sefir gazetesinde çalışırken mülteci kamplarındaki dönüşüm karşısında şaşkına döndü. Sadece bir yıl evvel kamplarda Filistin’in topyekûn kurtuluşu hedefi etrafında birlik sağlanmıştı. Şimdi ise her kafadan bir ses çıkıyordu ve bu seslerin birçoğu davanın terk edilmesi manasına geliyordu.



Naci Ali’yi en çok üzen “FKÖ’nün kamplara taşıdığı Petro-dolarlar sebebiyle kampların kaotik silahlı ormanlara dönüşmesiydi.” Şöyle diyordu: “Kamptan ayrıldığımda herkes Filistin’in tamamını özgürleştirme fikrine yürekten sarılmıştı ama geri döndüğümde insanların bunun yarısından daha azını özgürleştirmekten memnun kaldıklarını gördüm.” Finans arayışı örgütleri bu noktaya getirmişti.



Sözünü sakınmıyordu. “Arap rejimlerini ve FKÖ önderliğini genç Filistinli kuşağı yozlaştırmakla suçlaması” yenilir yutulur bir itham değildi. O daha da ileri giderek genç savaşçıların kendi hayatlarını feda etme hevesliliğini kullanan FKÖ liderlerinden bazılarının ikiyüzlülüğünü teşhire yeltendi.



FKÖ liderliğini Hişam Şarabî, Edward Said gibi entelektüeller de eleştiriyor, ifade özgürlüğü önüne konan setlere karşı çıkıyorlardı. Fakat Naci Ali’nin tenkitleri daha sert ve daha ilkeseldi. 73 sonrası mülteci kamplarındaki iç çatışmalara, Lübnan’da 1975’te çıkan iç savaşa başından itibaren karşı çıktı. Hıristiyan-Müslüman şeklindeki bölünmeleri de düşmanın bir oyunu olarak karşıladı. Bu sürecin, yenilginin kalıcılaşması manasına geldiğini ferasetle tespit etti.





Lanet



1982’de Sabra ve Şatilla katliamları yaşanırken Lübnan’daydı ve ailesiyle birlikte İsrail’in elinde Sayda’da esirdi. İşgalci karşısında halkın çaresizliği onu derinden yaralamıştı. “Sokaklarda ve sığınaklardaki insanlar, rejimleri ve liderleri lanetlemesi için Allah’a yakardı. Kimseyi temize çıkarmadılar. Kaderlerine dayanmaları için Allah’tan gayrı kimsenin yardım etmeyeceğini hissettiler.”



Naci Ali’nin kalemi, FKÖ ve Fetih liderine karşı gittikçe sivrilmeye devam etti. Lübnan’daki Falanjistler de bazı karikatürlerinden ötürü tehditte bulunuyordu. İsrail işgalini müteakip yüzlerce Filistin savaşçısı Körfez ülkelerinin yolunu tutmaktaydı. Naci Ali de Kuveyt’e geri dönmekten başka çare bulamadı.



El-Kabes (Köz) gazetesinde çizerken FKÖ unsurları sanatçıyı durmaksızın tehdit etmeye, sıkıştırmaya başladı. Kuveyt polisi de ikide bir gözaltına alarak taciz etmekten usanmadı. 1985’e gelindiğinde ise onu karısı ve 4 çocuğuyla sınır dışı etmeyi uygun gördüler. Naci Ali, bu kararın kimlerin gayretiyle alındığını çok iyi biliyordu.





Ortadoğulu görünümlü şahıs



22 Temmuz 1987 Çarşamba, saat 17.



Naci Ali, çalıştığı El-Kabes gazetesinin uluslararası merkezi olan Londra bürosuna gitmek üzere arabasını park etti. Kentin güneybatısındaki Chelsea’de Draycott Caddesi istikametine yürüyüp Ives Caddesi’ne döndü. Arkasında sakince yürüyen biri vardı. Eylemin kısa süreliğine rağmen tanıklar onun eşkâlini detaylıca tarifi vereceklerdi.



Kot ceketli, koyu renk pantolonlu, 25 yaşlarında, arkası dalgalı siyah saçları olan, Ortadoğulu görünümlü şahıs, 40 saniyelik bir takipten sonra, elindeki siyah otomatik tabancayı kurbanının boynuna doğrultup ateş etmiş, sonra da arkasını dönüp kaçmaya başlamıştı. İlerde kendisini bekleyen soldan direksiyonlu gümüş renkli bir Mercedes’e binip gözlerden kaybolmuştu.



Başka bir tanık, Mercedes’in şoför mahalline giren şahsı görmüştü. “Sanki bir şey saklıyor gibi sol eliyle ceketinin sağ tarafını tutarak koşuyordu.”  50’li yaşlarda, 1.75 boyunda, orta yapılı biriydi. Gri bir takım elbise giymiş, temiz tıraşlı ve şık bir görünüme sahipti. Ağarmış koyu saçları, şişman bir yüzü ve uzun bir burnu vardı. O da Ortadoğulu görünümündeydi. Aracın plakası P ve H harflerini içeriyor, sonu da 11L ile bitiyordu.



Yakında bir mağazada çalışan 27 yaşındaki Andre Muller, ilk yardım becerileri sebebiyle olay yerine çağrıldı. “Nefes alıp almadığını görmek için nabzını kontrol ettim, birkaç dakika sonra polis geldi ve bana onunla kalmamı söyledi.” Sanatçı yaşıyordu fakat şuurunu kaybetmişti. Charing Cross Hastanesi’nin beyin cerrahisi servisine kaldırıldı. Yoğun bakımda komadan çıkamadı ve beş hafta sonra 29 Ağustos 1987 günü sabah 05.00’da ruhunu teslim etti.





Kuvvet 17



Soruşturmayı yürüten Scotland Yard, 12 Ağustos’ta İngiltere’nin kuzeydoğusundaki Hull’da bir apartman dairesinde büyük bir silah ve patlayıcı zulasını ortaya çıkardı. 6 çanta içinde suikast tüfekleri ve el bombalarının yanı sıra 145 kg semtex, Avrupa’daki eylemler için depolanmıştı. Şahıslar Filistinliydi ve FKÖ mensuplarıydı.



Bunlardan biri, Kudüs doğumlu, 28 yaşındaki mühendis İsmail Hasan Sovan’dı. Sorgusunda geçen yıl Mossad tarafından devşirildiğini itiraf etti. Beyanına göre Filistin’deki ailesiyle korkutularak ajanlığa ikna edilmişti. Naci Ali suikastına karıştığını reddettiği fakat karikatüristin öldürüleceği bilgisinin Mossad’a iletildiği beyanında bulunmuştu. Diğer şahıs da hem FKÖ mensubiyetini hem de Mossad’a çalıştığını itiraf etmişti. Suikastın asıl planlayıcısı ise Abdurrahim Mustafa, MI5 için de Mossad için de oldukça tanıdık bir simaydı.



Abdurrahim Mustafa, Kuvvet 17’nin komutanlarındandı. Kuvvet 17, doğrudan Arafat’a bağlı, onu korumakla yükümlü, aynı zamanda infaz timi olarak da çalışan, örgüt içinde özel bir birimdi. Mustafa, 1970’ten beri Ürdün, İspanya ve Batı Almanya gibi birçok yerde silahlı saldırı ve bombalama olayının şüphelisiydi. 1986’da Kıbrıs Larnaka’da bir yatta 3 İsraillinin öldürülmesinin de baş zanlısıydı.



İsmail Hasan Sovan, onunla 1980’lerin başında Beyrut’ta öğrenciyken tanışmıştı. “Tilki” ve “çok zeki bir adam” diye tanımlanan Mustafa, 1987 Nisan’ında İngiltere’den sınır dışı edilmişti fakat suikasttan önce yeniden adaya girmeyi başardığı anlaşılıyordu. Londra’da bir ev tutmuş, Naci Ali’nin vurulmasından 1 gün sonra tekrardan kayıplara karışmış, Tunus’a kaçtığı anlaşılmıştı.



Scotland Yard ve MI5 tarafından yürütülen soruşturma sonucunda suikastçının kimliği asla açıklanmadı. Sovan’la birlikte yakalanan FKÖ ve Mossad mensubu arkadaşının ne ceza aldığı dahi duyurulmadı. Sovan’ın ise silah ve patlayıcı bulundurmak suçundan 11 yıl hapse çarptırıldığı söylendi.





FKÖ içindeki casuslar



İngiliz istihbaratını bir Filistinli karikatüristin katli pek alâkadar etmiyordu. Epeydir Mossad ile aralarında gittikçe sertleşen bir dalaş içindelerdi. İngiltere uzunca bir süredir “Arap-İsrail anlaşmazlığının savaş alanı” olarak kullanılmaktaydı ve İngilizler bundan rahatsızdı. Öte yandan İsrail’in nükleer sırlarını açığa çıkaran Vanunu’nun 1987’de Batı Almanya’daki kaçırılışı operasyonunda İngiliz pasaportları kullanıldığı için de öfkeliydiler.



İsrail tarafı ise, Lübnan’ın işgalini protesto için büyükelçileri Shlomo Argov’un 1982 Haziran’ında Londra’da vurulması olayında İngilizleri eylemi önceden haber aldıkları hâlde kendilerine bildirmemekle suçluyorlardı. 1986’da Avrupa’dan İsrail’e yollanan patlayıcı dolu bir bavuldan da haberdar oldukları hâlde kendilerini uyarmamışlardı. Daha sonra 1994’te İsrail elçiliğine yönelik bombalı saldırı bilgisini de paylaşmayacaklardı.



İki taraf arasındaki karşılıklı güvensizliğinin ve bilek güreşinin şiddetlendiği bir evrede gerçekleşen Naci Ali suikastı, gizli servisler arasındaki rekabetlerin konusu olmaktan başka bir mana ifade etmiyordu. İngilizler için önemli olan Sovan ve diğer FKÖ’lünün Mossad bağlantısı ve eylemi daha önceden İsrail’e bildirmiş olmalarıydı. Muhtemelen bu itirafa karşılık ceza indiriminden yararlanmaya ikna edilmişlerdi ve suikastla olan doğrudan bağları örtbas edilmişti. Filistinli bir karikatüristin katillerini bulmaktan daha önemli olan şey, şımarık ve küstah bir müttefiki –rakibi?- köşeye sıkıştıracakları bir kozu ellerine geçirmiş olmaktı.



İngilizler, yakalanan Filistinli şahısların İsrail elçiliğiyle irtibatını önceden deşifre etmişlerdi. Aralarındaki ilişkiye dair ellerinde güçlü kanıtlar vardı ve günü geldiğinde masaya koyacaklardı da. Elçilikteki iki yetkilinin Sovan’la ayrı ayrı görüşmesine dair bilgiler bunlardandı. İsrail, FKÖ içindeki casuslarının açığa çıkmaması için Naci Ali suikastını İngilizlere haber vermemeyi tasarlarken, İngilizler de suikastı önlemek için değil İsrail’i suçlayacakları bir açık yakalamak adına başından beri sürece vaziyet ediyorlardı.



Dönemin başbakanı Margaret Thatcher, Mossad’ın Kensington Palace Green’deki Londra üssünü kapattı. Eş zamanlı olarak İsrail ataşesiyle bir diplomatı – “diplomatik statüsüyle bağdaşmayan faaliyetler sebebiyle”- ve FKÖ’nün Londra ofisindeki basın görevlisi Zeki El-Hova’yı sınır dışı etti. MI6, Mossad’la temaslarını uzun bir süre boyunca dondurdu.





Takarov



Yaklaşık 2 yıl sonra, 22 Nisan 1989’da Paddington’daki Hallfield sitesinde polis bir tabanca buldu ve adli tıp raporlarınca bunun suikastta kullanılan silah olduğu doğrulandı. Naci Ali’nin ensesine saplanan kurşunun kapsülüne vuran iğne, bu Takarov marka 7.62 tabancaya aitti.



2017’de Londra Metropolitan Polisi, dosyayı yeniden açtığını duyurarak olayla ilgili malumat sahibi herkesi bilgilerini paylaşmaya davet etti. İrtibata geçebilecekleri telefon numaraları gazetelerde paylaşıldı. Emniyet Müdürü Dean Haydon,”30 yıl içinde çok şey değişebilir ve insanlar önemli bilgilerle öne çıkmaya hazır olabilir” dese de bugüne kadar konuşmaya karar veren biri çıkmadı.



Naci Ali’nin oğlu Halid ise şöyle diyordu: “29 yıl önceki davadan sorumlu müfettiş suikastçının kimliğinden oldukça emindi.” Doğrusu İngiliz polisi cinayeti çözmek için meçhul şahıslardan bilgi dileneceğine MI5 ve MI6’daki yetkililerden talepte bulunsalar aradıkları cevaplara ulaşmalarına bir ihtimal izin verilebilir.



Spekülatif bir zeminde yol aldığımız bir gerçek ama onun kadar açık olan bir gerçek daha var ki, tetikçiler Filistinliydi. FKÖ’nün militanlarıydı. Aynı zamanda Mossad’a çalışıyor olmalarının garabetinin izahı çok ufuk açıcı olurdu ama ona yeltenmek yerine FKÖ’nün cinayetteki rolüne dair eldeki bilgilere bir göz atmakta fayda var.





Aksi takdirde senin icabına bakarız



Naci Ali, çizgisiyle çok düşman kazanmıştı. Bunların kimler olduğunu ve neler yapabileceğini çok iyi biliyordu. Suikasttan 2 yıl evvel Kuveyt’ten Londra’ya sürgün edilişi hakkında şöyle demişti: “Beni Suudî Arabistan’ın ve hatta FKÖ’nün baskısı altında Kuveyt’ten (Londra’ya) sürdüler. İçeride öldürülürsem büyük bir yaygara olacağını biliyorlardı. Suçu birisine yüklemek daha kolay. Dışarıda, Londra’da öldürülürsem kimin yaptığını kolayca bilemezsiniz.” Öldürüleceğini biliyordu. Kimin öldüreceğini de.



Ailesi de. Cinayetin ilk gününden itibaren ailesi olayın arkasında Arafat olduğunu savunageldi. En büyük oğlu Halid, verdiği bir mülâkatta “Babam gittiği yolun ölümüne yol açabileceğini biliyordu. Ama onun korkması çok zordu” diyordu. Arkadaşları da karikatüristin en az 100 tehdit telefonu aldığını ifade ediyorlardı. Bunlardan en sonuncusu, suikasttan 2 hafta evvel, Tunus’taki FKÖ merkez karargâhından üst düzey bir yetkiliye aitti ve “Tavrını düzeltmelisin!” diye bastırıyordu. “Dürüst insanlara karşı bir şey söyleme, aksi takdirde senin icabına bakarız!”



Arafat’ın adamlarını bu kadar öfkelendiren şey, kısa bir süre önce Naci Ali’nin Raşide Mehran hakkındaki bir karikatürüydü. Vurulmadan 2 gün evvel Al-Azmineh El-Arabiya (Arap Times) dergisinden Ğanim Ğabbaş’a –ki o da daha sonra bir suikasta kurban gidecekti- verdiği mülâkatta şunları dile getirmişti: “Raşide Mehran’ın kim olduğunu biliyor musun? Onun özgürlük savaşçılarından biri olduğunu sanma. Raşide Mehran Arafat’ın özel jetini kullanan, Tunus’ta bir kalede yaşayan çok önemli bir hatun. Tunus’ta örgüt (FKÖ) ve kurumları üstünde büyük bir nüfuza sahip. Ben onun hakkında karikatür yaptım ve ondan sonra bir sürü tehditler, tebrikler ve destekler aldım. Tahayyül edebiliyor musun, beni Ebu İyad adına biri aradı ve bu karikatürden nasıl memnun kaldığını söyledi.”





Son



Naci Ali, Raşide Mehran karikatürüyle FKÖ içindeki klik çatışmalarında bazı dengeleri kımıldatmış olmalı ki, tepki büyük olmuştu. Şu var ki, Naci Ali’yle Arafat arasındaki husumet çok eskilere dayanıyordu. Bahsi geçen son mülâkatında ifade ettiği gibi: “Yaser Arafat Kuveyt’te Abdullah Salim Lisesi’ne gelerek öğrencilere hitap ettiğinde demişti ki: ‘Naci Ali de kim? Ona söyleyin karikatür çizmeye devam ederse onun parmaklarını aside sokacağım.’”



Arafat bunu söylediğinde yıl 1975’ti. 1987’ye kadar geçen sürede vereceği ceza konusunda fikrini değiştirmiş olsa gerekti. Çünkü Naci Ali, Tunus’tan gelen son tehdit telefonuna rağmen Arafat’ı aşağılayan, hatta homoseksüel olarak gösteren bir karikatür yayımladı. Bu belki de en ölümcül karikatürüydü.



Akıbetini biliyordu. Yakin derecesinde hem de. Gözüken o ki aldırış etmiyordu. 29 Nisan 1987’de Hanzala’nın topuğuna saplanan ok, tıpkı mitolojideki gibi kahramanın sonu olacaktı. Zeleme’nin “Son” yazan sahneden aldığı ceset muhtemelen ona aitti. Hanzala’nın esefle seyrettiği onun akıbetiydi.



Özgürlük hareketleri özgürlüğü boğduğunda



Naci Ali, intifadanın arefesinde katledildi. İntifadanın ayak seslerinin duyulduğu bir evrede. Kendisi de bunu öngörmekte ve çizgilerine sıklıkla aksettirmekteydi. Fetih Hareketi çizgisinden tamamen kopmuştu. Laik biri olmasına rağmen, vurulmayacak olsa şüphesiz ki intifadanın ve onun öznesi HAMAS’ın yanında yer alacağı yorumcuların nazarında kesindi. FKÖ ile Mossad’ı aynı infaz timinde birbirine kenetleyen garabet belki de buydu.



Guardian yazarı Ian Black’a göre “Sonuç açık”tı. “Naci, kendi halkını eleştirdiği için muhtemelen Filistin tarafından bir eylemin kurbanı olmuştu. Şurası kesin ki, İsraillilerin bir dostu değildi, ancak Naci’nin endişesi yoz ve adaletsiz bulduğu Filistin liderliği ve Arap hükümetleriyle ilgiliydi.”



Georgetown Üniversitesi’nden Profesör Hişam Şarabi de Middle East International dergisine yazdığı yazıda “Naci Ali’nin öldürülmesinden kim sorumlu? Onlarca Filistinlinin öldürülmesinden kim sorumlu – kim olduklarını hepimiz biliyoruz-” diyor, adını anmaksızın Arafat’ı işaret ediyordu. “Tarih göstermiştir ki, özgürlük hareketleri özgürlüğü boğduğunda, kurtuluş görevini yerine getirmekten aciz hale gelirler…/ Filistinliler, şimdi yaklaşıyor görünen felâketin meydana gelmesine izin verirlerse, kendilerinden başka suçlayacakları kimse kalmayacak” diyerek aslında kimi suçladığını beyan etmiş oluyordu.





Altın Özgürlük Kalemi



1988 yılında The World Association of Newspapers and News Publishers onu dünyanın en önemli karikatüristlerinden biri olarak niteleyip “Altın Özgürlük Kalemi” ödülünü verdi. Japon gazetesi Asahi Şimbun da onu dünyanın en önemli on karikatürcüsünden biri olarak seçti.



1992’de hayatını anlatan Arapça uzun metrajlı bir film çekildi. Başrolünde Mısırlı aktör Nur El-Şerif’in oynadığı, Naci El-Ali adındaki film, Arap rejimleri ve Filistin otoritesi etrafında oldukça ilginç tartışmalara yol açtı. Ürdünlü yönetmen Hana El-Remli, 2007’de The Icon adlı kısa bir belgesel çekti ve bu belgesel 2008’de Nekbe’nin 60. yıldönümünde en temayüz eden unsur oldu. Tanığı Vurmak adındaki karikatür sergisi de pek çok ülkede hayranlarıyla buluştu.



2009 İran seçimlerinde Yeşil Hareketi, sembol olarak boynunda atkı ve zafer işareti yapan sol elindeki bantla Hanzala’yı seçmişti. Onlarca internet sitesi onun karikatürlerini okurlarına aktarıyor şimdi. Hanzala figürleri, kolyeleri, dövmeleri piyasada dolaşıyor.



Çocukluğunun ve gençliğini geçirdiği Ayn El-Hilve mülteci kampının kuzey girişine bir heykeli dikildi. Sağ elinde taş, sol elinde resim defteri olan heykel, kimliği belirsiz şahısların düzenlediği bombalı saldırıda tıpkı gerçeğinde olduğu gibi sol gözünden vuruldu. Daha sonra onarılıp yeniden dikildi. (mücerret.com'dan)

Bu 116
Yazarın Diğer Yazıları


YAZARLAR

Ger?? Duymayan Kalmas? Kalemiyet.Com