Anasayfam Yap    -
Reklam     -
Kunye     -
Son Mansetler    -
Iletisim                                 
Facebook    -
TTB HEMEN KAPATILMALIDIR
YAPARIZ DİYORSAK YAPARIZ
KARİYE CAMİSİ DE MÜZELİKTEN KURTARILDI
KÖTÜ BEYAZ ADAMIN KÜSTAHLIĞI

Karakter boyutu :13 Punto15 Punto17 Punto19 Punto

LÜBNAN'DA MANDACILIĞA YENİDEN UMUT BAĞLANMASI

10.08.2020 / 11:37


Lübnan’ı Suriyeliler, Suriye’nin doğal bir parçası sayarlar. Tarihte de böyle olmuştur. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra işgalci Fransa’nın manda yönetiminde Suriye’den ayrı bir devlet durumuna getirilmiştir. Yüz ölçümü 10.400 km2 ile Bursa’dan biraz küçük bir yerdir. Nüfusunu da işgalci Fransa 1932’de yaptırdığını iddia ettiği sayıma göre Hıristiyanlar birinci (mezhep ayrılıkları gözetilmeksizin), Sünni Müslümanlar ikinci, Şii Müslümanlar üçüncü, Dürziler ise dördüncü ilan edilmiştir. Lübnan Anayasası buna göre düzenlenmiş, CB, Ordu komutanı, Dış İşleri Bakanı, Emniyet Genel Müdürü Hıristiyan, Başbakan Sünni Müslüman, Meclis Başkanı ise Şii Müslüman olacaktı. Dürziler ise bir bakanlık ile temsil edilecekti. Bu hayali sayıma göre oluşan idari yapı bozulmasın diye Lübnan’da bir daha nüfus sayımı yapılmamıştır.



4 Ağustos 2020’de başkent Beyrut’ta 2.700 ton olduğu haber olan amonyum nitrat patlaması ile şehrin limanı enkaza dönmüş, yüzlerce insan ölürken 6 binden fazla yaralı, on binlerce ev ise oturulamaz duruma gelmiştir. Beyrut adeta çökmüştür.



Lübnan 1975’ten başlayarak uzun bir süre iç savaş yaşamıştır. Bu savaşta Hıristiyan nüfusun bir bölümü ülke dışına göç etmiştir. Fransa’ya 250 bin civarında bir Lübnanlı nüfus yerleşmişken bu nüfusun önemli bir bölümünü Hıristiyanlar oluşturmaktadır. İç savaş nüfus yapısını Hıristiyanların aleyhine değiştirmiştir.



İran Şahı Rıza Pehlevi Suriye ve Lübnan’ı İran’ın Akdeniz’deki çıkış kapısı ya da iskelesi yapmak için büyük paralar harcamıştır. Lübnan’da meskun Şii Araplar İran’ın doğal müttefiki sayılmış EMEL adıyla kurulan bir örgüt ile Şiiler toparlanmaya İran’ın yanında tutulma çalışılmıştır. Şah bu siyasetinde önemli ölçüde başarılı da olmuştur. Ancak EMEL lideri Musa Sadr’ın 1978’de Libya’da Kaddafi tarafından ortadan kaldırılması EMEL için önemli bir kayıp olmuştur. İran’da Humeyni’nin iktidar olmasından sonra Şahın Lübnan siyaseti aynen sürdürülmüş, EMEL yerine Hizbüllah adıyla yeni bir örgüt tesis edilmiştir. İran’ın desteği ile Hizbüllah zaman için de Lübnan’ın en güçlü, etkili, silahlı örgütü durumuna gelmiştir.



Buna karşılık Sünni Araplar arasında benzeri bir ittifak sağlanamamıştır. S. Arabistan etkisiyle oluşan cemaat ve örgütler ortaya çıkmış ise de Sünni Arapları toparlayıcı olamamıştır. Trablusşam’da etkili olan Tevhid hareketi adıyla tanınan Said Şaban öncülüğündeki örgüt bile kırk yıla yakın bir zamandan beri Hizbüllah ile birlikte ve İran tarafında bir siyasetin takipçisidir. İç savaş günlerinde adı çok duyulan Dürziler ise nüfuslarının azlığı uluslar arası bağlantılarının yetersizliğine bağlı olarak Lübnan iç siyasetinde fazla etkili değillerdir.



Beyrut’ta 4 Ağustos 2020’deki patlamadan iki gün sonra patlama yerine giden Fransa CB Macron, Lübnan hakimi havasıyla yaptığı açıklamada “Eylûl başında tekrar geleceğim ve o zamana kadar yönetim ve siyasî gruplar bir ortak plan yapamazlarsa; sorumluluğu bizzat üstlenip müdahale ederek yeni bir düzen kuracağım.. Yoksa, buraya Türkiye, İran, Suûdî vs. müdahale eder!” demekten çekinmemiştir.



Türkiye CB Lübnan’a gitmemiş, CB Yardımcısı ve Dış İşleri Bakanı gitmiş, Beyrut sokaklarında halkın sevgi gösterileri ile karşılanmışlardır. Zaten Macron’un Lübnan’ı eline bırakmayacağı ülkelerin arasında Türkiye’nin adını da zikretmesi sadece Türkiye nefretinden değil Türkiye’nin Lübnan halkı üzerindeki etkisini açıklamasıdır. Lübnan’da meskun Türkmenlere, Türkiye vatandaşlığının verilmesi kararı, Türkiye’nin 1918’de Lübnan’dan çekilmesinin ikinci tekrarı gibidir.



Yekpare bir Lübnan halkı elbette yoktur. Safaviler döneminde, Şah İsmail Türkleri, Farsları kılıç zoruyla Şiileştirirken Irak ve Lübnan’dan Şii mollalar getirtmişti. İran’ın Şiileşmesinde Lübnan’dan getirilen mollaların tarihte bir payı olmuştu. Bu olay her ne kadar tarihte kalmış ise de İran ve Lübnan Şiilerinin arasındaki bağların uzun bir geçmişini de göstermektedir. Suriye ve Lübnan konusunda Şah Pehlevi ile Humeyni’nin aynı siyaseti takip etmesi de dikkat çekicidir.



15 yıl süren iç savaştan sonra Lübnan ordusu adı var kendi yok durumuna gelmiştir. Buna karşılık İran desteği ile Hizbüllah milisleri, ellerindeki bölgelerde fiilen ordulaşmıştır. 2006’da İsrail saldırısına karşı koymasından dolayı hem Lübnan içinde etkisini arttırmış hem de Lübnan dışında Suriye savaşında yerle yeksan olan bir saygınlık kazanmıştır. İran için de İsrail sınırında, Lübnan’da İsrail’e karşı askeri bir gücün sahibi olması avantajını, propaganda imkanını kazandırmıştır. Hizbüllah askeri gücü ile kendisine rakip saydığı hemen her hizbi, cemaati saldırıları ile etkisiz hale getirmeye çalışmıştır. Suriye iç savaşı nedeniyle Lübnan’a sığınmak zorunda kalan Suriyeli mültecilere Hizbüllah düzenlediği saldırılar, baskılar nedeniyle onlar için en büyük korku nedeni olmuştur.



Lübnan iç savaşında, Lübnan ordu komutanı sıfatıyla Müslüman Araplara karşı düzenlediği terör saldırıları, katliamları ile tanınan Mişel Avn, Hizbüllah desteği ile ancak cumhurbaşkanı olabilmiştir. Bu yüzden Avn, Suriye ve İran’a daha yakın bir siyaset içindedir.



Beyrut Liman çevresi Hizbüllah’ın denetiminde olduğu için Hizbülport olarak bilinmesi haber olmuştur. Beyrut patlaması kaza ihtimalinden daha çok sabotaj, saldırı ihtimalini akla getirmiştir. Patlamadan sonra her ne kadar İsrail hükümeti “bizim ilgimiz yoktur” demiş ise de İsrail olağan şüpheliliğini üzerinden atamamıştır. Buna karşılık, Lübnan’ın en büyük milis gücüne sahip olan Hizbüllah ise patlamadan üç gün sonra “Beyrut Limanı depolarındaki amonyum nitrattan haberimiz yoktu” açıklaması inandırıcılıktan uzaktır.



Beyrut’un yıkılma neden olan bu felaketi kim nasıl soruşturacaktı? Lübnan Devleti’nin böyle bir soruşturma yapacak örgütü yoktur. Lübnan’da bir devletin varlığı da aslında kuşkuludur. BM tarafından, uluslararası bir komisyon eliyle patlamanın soruşturulmasına Hizbüllah ve onun desteklediği CB Avn “zaman kaybı olur” diye karşı çıkmıştır. Belki zaman kaybı ihtimali vardır. Ancak Lübnan iç siyasi, askeri dengeleri itibarı ile bu patlamanın unutulan işler arasına geçme ihtimali daha yüksektir. Patlamanın yeterince soruşturulmayışı sorumlularının üzerlerinin da örtülmesi demektir.



Beyrut patlamasından sonra çok önemli bir olay daha yaşandı. Avaaz başlıklı bir imza kampanyası açıldı. Lübnan’ı yeniden on yıl süreyle Fransa’nın idare etmesine 60 bin civarında insan bu kampanyaya imza attı. Fransız mandası yeniden istendiği için bu kampanyaya destek olanların Lübnan’daki Maruni Hıristiyanlar olduğu söylenebilir. Belki öyledir. Ancak Hıristiyan Arapları genel olarak Arap milliyetçiliğine öncülük etmiştir. Muhtemelen bunun bir sonucu olarak Baas Partisinin kurucu ideologu da Mişel Eflak (D.1910 Şam-Ö.1989 Paris) adlı bir Hıristiyan Arap idi. Arap Milliyetçiliğine öncülük edenler elbette Mişel Eflak ile sınırlı değildir. Başka isimler de var ise de yazının konusu bu değildir. Arap milliyetçiliği (kendi aralarında Hıristiyan-Müslüman ayırımını ortadan kaldıracak kadar) etkili iken o milliyetçiliğe sahne olan topraklar günümüzde yeniden Fransız mandası için bahaneler oluşturma peşindedir. Arap milliyetçiliği için utanılacak bir sonuç değil midir? Nerede kalmıştır Arap tarihini, özgür ve bağımsız etme isteği?



Tek dişi kalmış sömürgeci Fransa’yı yeniden umutlandıracak çağrı Arap milliyetçiliğine vatan olmuş Lübnan’dan yükselmektedir. Fransa yeniden Lübnan için “kurtarıcı” rolüne çağrılmaktadır. Bu utançta en çok Lübnan’daki dini ve siyasi grupların hissesi olmalıdır. Biri birine karşı üstünlük sağlama mücadelesinin sonunda herhangi birisine değil ama Fransa’ya kurtarıcılık rolü düşmüştür.



Türkiye bayrağını görünce ispanya boğası gibi saldıran bazı Arap liderleri de bu utançtan elbette pay sahibidirler. Arap milletinin bir parçası, Lübnan her hangi bir Arap ülkesini değil Fransa Mandasını çare olarak görmüştür. Türkiye düşmanlığı Araplara son yüz yılda ne kazandırmıştır? Hangi utançlarını yok etmiştir? Arap milletinin hangi parçası yüz yıldan beri özgür, başı dik, güven ve refah içindedir? Türkiye’ye karşı bu kadar öfkeli olan Arap milliyetçiliği zaman zaman ABD, İngiltere ve şimdi Fransa’nın önünde diz çökmüştür.



Arap milliyetçiliğinin meşuriyetini süslemek için 1916’da Cemal Paşa’nın bazı Arap liderlerini, yazarlarını, Beyrut ve Şam’da idam ettirmesini sıkça hatırlayanlar, 1950’lerde Lübnan iç savaşında DP Hükümetinin Müslümanlara karşı Hıristiyanlara destek olmasını ileri sürenler, Fransız Mandası altında Arapların yaşadığı can kayıplarını yok saymaktadırlar. Türkiye bayrağının Arap onurunu incittiğini iddia edenler, şimdi Fransız mandasının tekrarını isteyerek yazık ki Arap onurunu bunun ile telafi etmeyi tercih etmektedirler.



Cemal Paşa’nın fani dünyadaki işleri akıl/mantık/vicdanla çözmediğini Araplardan çok Türkler bilir. 1909 Adana Ermeni isyanı ardından yaşanan olaylar için paşanın Türkleri idam ettirerek Adana’daki Ermeni sorunun temelinden çözmeye uğraştığını ama buna rağmen kendisinin de yine Ermeniler tarafından 1922’de Tiflis’te öldürüldüğü bilinmektedir.



Arap milliyetçiliği ve selefilik adıyla sahiplenilen vehhabilik akımı, Araplara bir şey kazandırmadı. İç savaşlara, büyük felaketlere, yıkımlara, işgallere yol açtı. İsrail karşısında Arap milletini çaresiz bıraktı. İran işgallerine ve yayılmacılığına karşı Arapları Moğol dönemini bile unutturacak ölçüde perişan ve yüz üstü bıraktı. Avaaz’ın Lübnan için açtığı imza kampanyası başka Arap ülkeleri içinde de tekrarlansa büyük ölçüde kitleler halinde eski sömürgeciler gelip bizi kurtarsın diyen çağrılar imzalanacaktır.



Türkiye’yi yönetenlerin, Türk milliyetçilerinin de Lübnan’ın geldiği yerden bir sonuç çıkarması icap eder. Bir kişiye dayandırılan, mumyacılık üzerine kurulan, resmileştirilen milliyetçilik benzeri bir felaket gününde hangi derdi ne ölçüde çözebilecektir? Hükümet zoruyla halkı değiştirmeyi marifet bilenlerin adlarının, heykellerinin hala sokaklarda, meydanlarda gölgelerinin uzayıp kısalması devam ederse Türkiye, Lübnan’dan daha kötü bir sonuç ile karşılaşabilir. Türkiye’yi işgal eden, İngiliz Mandası giderken öyle bir etki bırakmıştır ki Osmanlının kaybından İngilizler değil Araplar sorumlu tutulmuştur. 

Bu 41
Yazarın Diğer Yazıları


YAZARLAR

Ger?? Duymayan Kalmas? Kalemiyet.Com