Anasayfam Yap    -
Reklam     -
Kunye     -
Son Mansetler    -
Iletisim                                 
Facebook    -
TTB HEMEN KAPATILMALIDIR
YAPARIZ DİYORSAK YAPARIZ
KARİYE CAMİSİ DE MÜZELİKTEN KURTARILDI
KÖTÜ BEYAZ ADAMIN KÜSTAHLIĞI

Karakter boyutu :13 Punto15 Punto17 Punto19 Punto

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ NİÇİN TARTIŞILMAKTADIR?

04.08.2020 / 14:54


Eskiden beri mağduriyeti en çok yaşayan taraf kadın olmuştur. Bundan dolayı insan cinsinin, özellikle de kadın cinsinin yaşadığı mağduriyetin nasıl olup da engelleneceği insanlığın ortak sorunudur. İşte Avrupa Konseyi temsilcileri veya görevlileri, her nedense kendilerini insanlık adına norm koyucu tanzim edici sayarak bu konuda bir sözleşme hazırlaması, 30 Nisan 2002’de Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından Kadınların Şiddete Karşı Korunması hakkındaki tavsiye kararına bağlı olarak 7 Nisan 2011’de karar güncelleştirilip, genişletilmiş ve 11 Mayıs 2011’de konseye üye olan ülkelerin imzasına açılmıştır. Bu yüzden sözleşmenin tam adı “Kadına Yönelik Şiddet ve Aile içi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadele Hakkındaki Avrupa Konseyi Sözleşmesi” iken İstanbul’da imzaya açılmış olmasından dolayı kısaca İstanbul Sözleşmesi diye bilinmektedir.



Aynı gün 11 Mayıs 2011’de Türkiye sözleşmeyi imzalamıştır. Şimdiye kadar 34 ülke bu sözleşmeyi imzalamıştır. 14 Mart 2012’de ise TBMM’de grubu olan üç parti (Ak Parti, CHP ve MHP) tarafından ittifakla kabul edilmiş, 1 Ağustos 2014’te ise yürürlüğe girmiştir. Sözleşmeyi onaylayan ilk meclis de TBMM olmuştur. Sözleşme metninin hazırlanmasında hiçbir dahli olmayan Türkiye’nin nasıl olup da sözleşmeyi hazırlayan ülkelerin hepsinden önce bu metni TBMM’den geçirdiği hakkında hiçbir yetkilinin kayda değer bir açıklaması olmamıştır.



Aslında Türkiye, kadın erkek arasında eşitliği sağlamak iddiası ile bir dizi mevzuat hazırlayıp yürürlüğe koymuştur. Bunlardan ilk akla gelen, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’ni (CEDAW) 1985’te kabul etmiştir. 2004’de CEDAW’a ulusal hukuk üstünde bir statü verilmiştir. 2004’te Anayasa’nın 10. Maddesine “Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür” cümlesi eklenmiştir. Aynı maddeye 2010’da “Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz” diye bir ekleme daha ilave edilmiştir.



2009’da TBMM’de kadın Erkek Fırsat Eşitliği diye bir komisyon kurulmuştur. Nihayet 2012’de İstanbul Sözleşmesinin belki bir sonucu olarak 6284 sayılı Ailenin Korunması ve kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair kanun TBMM’den çıkmıştır. Kadının beyanının esas alınmasını öngören hükümde 6284 sayılı yasada yer almıştır. Şiddete, mağduriyete uğradığı için şikayetçi olan (kadın) taraf değil, karşı taraf aksini ispatla yükümlü sayılmıştır. Hukukun temeli olan, “iddiacı iddiasını ispatla yükümlüdür” kuralı bu yasa ile birlikte yükümlülük şikayet edilene yüklenmiştir. BM’in 2018 tarihli Kalkınma Programına göre, Türkiye cinsiyet eşitliği endeksinde beş basamak yükselerek 64. Sırada yer almıştır.



Türkiye’de yapılanlar bunlardan da ibaret değildir. 1996’da imza edilmiş olan Birleşmiş Milletler Ekonomik, Sosyal ve Kültürel haklar Uluslar arası Sözleşmesi ile Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi içerdiği bazı maddeleri de de İstanbul Sözleşmesine oldukça yakındır. 190 ülke bu ikiz sözleşmeyi imzaladığı halde Türkiye imza etmemişti. Yaşama hakkı, adil yargılanma hakkı, kölelik yasağı, seyahat özgürlüğü gibi vurguların da yer aldığı bu ikiz sözleşmeyi DSP-ANAP-MHP Koalisyon Hükümeti onaylamış ama TBMM’den geçirilmesi ise Ak Parti döneminde, Türkiye AB’ye üye olacak hevesiyle 2003’de gerçekleşmiştir.



 



Türkiye’de İstanbul Sözleşmesine karşı muhalefet giderek artmaktadır. Genel olarak muhalifler, sözleşmenin aileye zarar verdiği görüşündedir. (Sibel Eraslan, İstanbul Sözleşmesine Göre Şiddetin Kaynağı; Cinsiyet, Star Gazetesi 29 Temmuz 2020) Buna karşılık sol, Kemalist çevreler ise kıya sıya sözleşmeyi savunmakta ve sözleşmeye karşı çıkıp iptalini isteyenlerin kadın cinayetlerini özendirdiklerini iddia etmektedirler.



Sözleşme metninde yer alan ifadelerin analizi bir yana sözleşmeyi savunanların iddialarının bir kısmı hiç olmazsa tahakkuk etmiş olsaydı, bu sözleşmeyle kadın cinayetleri engellenebilmiş olsaydı kısmen haklılıkları için bir örneğe sahip olurlardı. Ancak sözleşmenin yürürlüğe girdiği 2014’den beri kadın cinayetleri hemen her yıl artarak yükselmektedir. Bundan dolayı sözleşmenin kadın cinayetlerine engel olduğu iddiası gerçekçi değildir. Sözleşmeye muhalefet edenlerin de “kadınlar öldürülsün” ya da “kadın cinayetleri takipsiz kalsın” diye bir taleplerinin olduğu en hafif deyimle bir iftiradır. Üstelik kadın cinayetleri, mağduriyetleri, sözleşme metnine göre değil 6284 sayılı yasaya göre cezalandırılmaktadır. Bundan dolayı sözleşme muhaliflerinin “kadınlar öldürülsün, kadın cinayetleri takipsiz kalsın” diye bir taleplerinin olduğunu iddia edenler, gerçeği değil ideolojik takıntılarını tekrarlamaktadırlar.



İstanbul sözleşmesi ile birlikte artık LGBT’lilik görünür ve örgütlü bir hale gelmiştir. CHP gibi bazı partiler tarafından giderek daha çok sahiplenilmektedir. Hemen her yıl LGBT’lilerin özel günleri, yürüyüşleri, törenleri olmaktadır. LGBT’lilik doğal, mazur hatta meşru bir durum gibi topluma sunulmaktadır. Başta İzmir Urla Belediyesi olmak üzere pek çok il ve ilçede CHP’li Belediye başkanları partilerinin ilk genel başkanları Kemal Paşa’nın LGBT renkleri içinde heykellerin yapmakta ve İzmir, Şişli gibi belediye binalarında LGBT’lilerin alameti sayılan renkli bezler günlerce asılı tutulmaktadır. Bütün bu örnekler de görüleceği gibi LGBT’lilik topluma doğal, olağan, normal bir durum olarak telkin edilmektedir.  



İstanbul Sözleşmesinin estirdiği havanın da etkisiyle kadın cinayetlerinde bir azalma görülmediği gibi boşanma oranları giderek artmaktadır. Evlenmek kadar boşanmak da yasal meşru bir hak ise de, boşanmanın bir aile için özellikle çocuklar için büyük bir yıkımdır. Sayıları hızla çoğalan ayrılmış eşlerin yanında boşanmış eşlerin milyonlara ulaşmış çocuklarının oluşturduğu bir tablo toplum için, gelecek için asla olumlu bir görüntü değildir.



Sözleşmenin İngilizce metninde yer alan toplumsal cinsiyet (gender), cinsiyet rolleri (gender role), cinsiyet hakkında kalıplaşmış ifadeler (gender stereotype), cinsiyet hakkında, cinsel kimlikten bağımsız olarak cinsel isteklerin esas alınması yani cinsel yönelim (sexual orientation), ev içi şiddet (domestic violence) vb terimlerin evrensel olabileceğini, herkesi, her toplumu kapsayabileceğini düşünmek mümkün değildir. Ama bu İngilizce terimler önemli değildir, TBMM’nin kabul ettiği Türkçe çeviri bizi bağlar dolayısı ile İstanbul Sözleşmesini, ecnebi işi göstermek anlamsızdır (Yıldıray Oğur, Ya Toplumsal Sözleşme, Karar Gazetesi 3 Ağustos 2020) gibi iddiaların, sözleşmeye muhalefet gerekçelerini geçiştirmeye çalışmak olduğu açıktır.



Elbette hiç kimse aileyi temelinden sarsan fiilleri savunamaz. Savunmamalıdır. Erkeğin yanlışları el kiri, kadının yanlışları ise namus meselesi sayılarak aynı yanlışa iki ayrı karşılık olamaz. Aynı yanlışın cezası da aynı olmalıdır. Geleneklerin sınırlandırdığı kadın erkek rolleri tashihe muhtaç ise de bundan yola çıkılarak kadın ve erkeğin doğal /ontolojik rolleri de küçümsenemez, aşağılık bir işlem sayılamaz. Sözleşmenin 81. Maddesinde karşılığını bulan cinsel yönelim ifadesiyle, erkek ve kadın cinsinin doğal rolleri inkar edilemez, hafife alınamaz. Başlığı Kadına Şiddetin Önlenmesi olan bir metinde cinsel yönelim vurgusunun olması doğallıkla tesadüfle açıklanabilir bir tutum değildir. Bu ifadelerin doğrudan eşcinselliği, LGBT’liliği mazur/normal göstermek için seçilmiş olduğu teslim edilmelidir. LGBT’liliğin başladığı, mazur görüldüğü bir yerde aile için tahdit de başlamış demektir.



LGBT’lilik böyle uluslar arası bir sözleşme ile koruma altına alınacağına tıp, psikiatri ilminin sınırları içinde bir muamele görmelidir. Ancak ondan sonra ortaya çıkan veriler ciddiye alınabilir. Yoksa baştan LGBT’liliği mazur/doğal/normal sayan bir anlayış ile teşekkül eden koruma hatta teşvik çabaları ile ailenin tehdit altında olmayacağını iddia etmek inandırıcı değildir.



Kadınların veya kız çocuklarının bir kısmının aile içi şiddete maruz kaldığını inkar etmek anlamsızdır. Ancak buradan hareketle aileyi, kadın ve kız çocukları için bir tehlike, bir tehdit mekanı saymak iyi niyetli değildir. Aile kadın ve kız çocuğu için tehlike mekanı ise güvenli mekanlar neresidir? Kadın sığınma evlerinin veya benzeri kurumların aile yerine konulması mümkün değildir. Belki isabetli olan aileyi kadın ve kız çocuğu için doğrudan tehlike/tehdit mekanı görmeden bazı ailelerde kadın ve kız çocuğuna karşı ortaya çıkan şiddetin nasıl engelleneceğine odaklanan bir çaba olmalıdır. İstanbul Sözleşmesinin ne içeriğinde ne de temel amaçları arasında böyle bir çabayı bulmak mümkün değildir.



İstanbul Sözleşmesine benzeyen uluslar arası metinlere, uygulamalara Türkiye’de gösterilen tepkiyi siyasi iktidarın gündeminin değişmesi ile açıklamak iyi niyetten ve gerçekten uzaklaşmaktır. Çünkü Türkiye’de halkın ezici çoğunluğunun LGBT’lilik gibi insan doğasına aykırı çirkinliği yüzlerce yıldır kerih gördüğü bilinmektedir. Halkın bu tür kerahatlara olan tepkisi siyasi gündeme bağlı değildir. Siyasi iktidar konumu gereği bazen halkın tepkisini ciddiye alır bazen yok sayar, o ayrı bir meseledir ve doğrudan siyasi iktidarın ahlak ilkeleri ile açıklanabilecek bir husustur.



Şunu da teslim etmeli ki 2005’de resmi kurumlarda kadın istihdamı % 23 iken, 2019’da %34’e çıkmıştır. Kadının sosyal, siyasi ve ekonomik hayatta daha çok görünür olmasından dolayı siyasi iktidarın İstanbul Sözleşmesini tartışmaya açtığı gibi iddialar akıl dışıdır. Aynı zamanda gerçek dışıdır.



Evet Zeki Müren, Bülent Ersoy vb örnekler Türkiye’de medya tarafından uzun süre gündemde tutularak LGBT’lik özendirilmiştir. Ancak yine de bu kerih örnekler istisna sınırları içinde kalmıştır. İstanbul Sözleşmesinin kabulünden sonra CHP ve PKK’lı çevrelerin himayesinde LGBT’lilik adeta bir atılım dönemine girmiştir. Bazı belediyeler marifetiyle bu sapkın davranışlar olağan bir işlem gibi karşılanır, tören yapılır hale gelmiştir. Kadına, kız çocuklarına karşı şiddetin önlenmesi ile doğrudan ilgisi olmayan ama LGBT’liliği koruyan, kollayan maddelere Türkiye şerh koyarak imzasının kapsamı dışına çıkarabilir. LGBT’liliği özendiren koruyanlara karşı bir takım yaptırımlar uygulayabilir. Belediye, vakıf, dernek, siyasi parti gibi kurumların bu tür faaliyetleri ceza kapsamına alınabilir. Aksi halde CHP ve PKK partisinin kanatları altında,  İstanbul Sözleşmesinin getirdiği koruma çerçevesinde LGBT’lilik toplum içinde etkisini arttırarak aile için büyük bir felaket getirecektir.



Kadın hakları, kölelik,kız çocuklarının korunması gibi konularda bütün insanlık için İslam’ın kurtarıcı ilkelere sahip olmasına rağmen, Müslümanların tarihlerinin bu alanda bir takım kerih örneklere sahip olduğu bilinmektedir. Müslümanların, aile içinde olup biten kerih işleri, “bir aile meselesi” olarak görmeye devam etmeleri ahlaken de doğru değildir. İnsanın insana kötülüğü aile içi meselesi diye örtülemez. Zulüm gören tarafın korunma ihtiyacını ortadan kaldıramaz. Zerrece Müslümanlık hassasiyeti olanların zulme karşı taraf olmaları tartışma bile götürmez.



(Mehmet Şerif Sağıroğlu, Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun, İstanbul 2013, Muharrem Balcı, İstanbul Sözleşmesinden İnsanı ve Aileyi Korumak, İstanbul 2020, Fatmagül Berktay, Tek Tanrılı Dinler Karşısında Kadın, İstanbul 2016) 

Bu 42
Yazarın Diğer Yazıları


YAZARLAR

Ger?? Duymayan Kalmas? Kalemiyet.Com