Anasayfam Yap    -
Reklam     -
Kunye     -
Son Mansetler    -
Iletisim                                 
Facebook    -
KADINLARIN DİLİPAK İÇİN SUÇ DUYURUSU
PKK KERKÜK'E YERLEŞİYOR
FRANSIZ AJAN MİSRATA'YA GİTTİ
FOTOĞRAFÇISI DA CASUS ÇIKTI

Karakter boyutu :13 Punto15 Punto17 Punto19 Punto

HÜRRİYETİN İLANI

28.07.2020 / 12:49


Aslında Türkiye tarihindeki bu tür siyasi gelişmeler, hayatın doğal akışı içinde halktan gelen bir talebin sonunda gerçekleşmemiştir. Mithat Paşa’nın içinde olduğu grup, Abdülaziz’den meşrutiyete geçilmesini ister, Abdülaziz kabul etmediğinden kendisi öldürülmüş yerine onun yeğeni Abdülhamit, “meşrutiyeti kurma” şartıyla getirilmiştir. Abadülhamit darbecilerin bu şartını kabul ederek padişah olmuş, sözünde durarak Mithat Paşa başkanlığındaki bir komisyonun hazırladığı Kanuni Esasiyi (Anayasa) 23 Aralık 1876’da ilan etmiştir. Böylece Osmanlıların mutlakıyet dönemi biterek meşrutiyet dönemi başlamıştır.



1877/1878 Osmanlı Rus Savaşının sonunda Rus kuvvetlerinin Yeşilköy’e kadar gelmesini bahane sayan Abdülhamit tarafından, Anayasa’nın uygulanması 13 Şubat 1878’de askıya alınarak Meclis-i Umumi kapatılınca, meşrutiyet idaresi de sona ermiştir. 19 Mart 1877’de açılan meclis 10 ay 26 gün sonra kapatılmıştır. Böylece başlayan Abdülhamit’in mutlakıyet idaresi meşrutiyetin onun tarafından yeniden 23 Temmuz 1908’de ilan edilmesi ile sona ermiştir.



Meşrutiyet’in ilanını İttihat ve Terakki Cemiyetinin (İTC) gizli çalışmaları sonunda, özellikle ordu içindeki örgütlenmesine bağlı olarak Makedonya’da Enver ve Niyazi Beylerin emrindeki askerler ile dağa çıkmaları Ferizovik, Manastır ve Selanik’te 20 Temmuz 1908’de meşrutiyet ilan etmelerinin ardından işlerin giderek kendi denetiminden çıktığını gören Abdülhamit de üç gün sonra meşrutiyeti ilan etmişti.



Her iki meşrutiyeti de Adülhamit ilan etti. Her ikisi de askeri bir darbe ve ayaklanma sonunda ilan edildi. İTC bütün muhalefeti örgütlemişti. Bütün azınlıklar ile Abdülhamit idaresine karşı ittifak kurmuştu. Meşurtiyet’in ilan edilmesiyle, Abdülhamit’in yetkilerinin anayasa ile zaptu rapt altına alınması ile bütün sorunların çözüleceği beklentisi içindeydi.



Meşrutiyetin yeniden ilan edilmesi, askeri sınıfın Abdülhamit’e karşı bir üstünlük sağlaması demekti. Halkın (özellikle Rumeli’de) İTC’ye sınırlı bir desteği vardı. Ancak nüfusun ezici çoğunluğu bu işlerin dışında kalmıştı. Siyasi hareketlere azınlıkların katılması daha çok olmuştu. Zaten Müslüman nüfusun ezici çoğunluğu köylerde yerleşikti. Okuması yazması azdı. Gazeteler, kitaplar aracılığı ile başlayan, yürüyen yeni siyasi hareketlerin dışında kalmıştı.



Abdülhamit’ten önce Balkanlar ve Kafkaslardaki savaşlarda Müslüman toplulukların zulüm görmesi, Anadolu’ya zorla göç ettirilmesi, Anadolu’daki azınlık gayri Müslimlerin İngiltere, Rusya Fransa gibi düşman ülkelerin uzantısı gibi davranmaları, Anadolu’da İslam Birliği (İslamcılık) akımını güçlendirmişti. Bu akımı Abdülhamit teşvik ettiği gibi Osmanlı sınırları dışına da yaymaya çalışmıştı. Bütün yönetim yetkilerini tekelde toplamasından dolayı Abdülhamit, İslam Birliği akımı tarafından özellikle II. Meşrutiyet döneminde şiddetle eleştirilmiş ise de Müslümanlar arasında dayanışmayı kuvvetlendirmeye çalıştığı da bilinmektedir. İslamcılık akımının entelektüel çevresi tarafından (Said Halim Paşa, Mehmet Akif, Said Nursi gibi)  Abdülhamit her zaman müstebit diye anılıp mahkum edilmiştir. Şaşılacak olan husus ise cumhuriyet döneminde (büyük ölçüde Necip Fazıl’ın etkisiyle) Abdülhamit’in şahsı da yönetimi de bu akım tarafından övgüyle, takdirle anılmıştır.



Cumhuriyet döneminde Kemalist cenah Abdülhamit’i adeta düşman bir hedef olarak seçmişti. Bütün kötülüklerden, yanlışlardan, felaketlerden sorumlu sayılmıştı. Buna karşılık Mithat Paşa ise sırf Abdülhamit ile sorun yaşadığından olmalı ki bir kahraman gibi görülmüştü. Fikirleri Kemalistlerle hiç uyuşmayan Namık Kemal bile takdir görmüştü. Buna karşılık Abdülhamit’i yücelterek ulu hakan gören İslami kesim ise Mithat Paşa’yı Namık Kemal’i şiddetle mahkum etmişti. Kemal Paşa eleştiri konusu yapılamadığından bütün eleştiriler Mithat Paşa, İsmet Paşa ve Namık kemal gibi isimler üzerinde toplanmıştı.



İTC’nin bir askeri darbesiyle meşrutiyet yeniden ilan edilmiş 24 Temmuz günü de Hürriyetin ilanı, Hürriyet Bayramı diye anılmıştır. Enver ve Niyazi Beyler “hürriyet kahramanı” sayılmıştı. 24 Temmuz aynı zamanda basın tarihinde “sansürün kaldırılması” olarak da kutlana gelmiştir. Abdülhamit döneminde gazetesi kapatılan, maaşlı olarak sürgün edilen muhalif yazar ve gazeteciler cumhuriyet/tek parti döneminde terörist muamelesi görmüştür. Tek parti döneminde de 24 Temmuz “sansürün kaldırılması” diye kutlanılan günler arasında olmuştur.



İkinci meşrutiyetin bir askeri isyan/darbe ile gelmesi, meşruiyetini her zaman tartışmalı hale getirmiştir. Sonraki askeri darbeler içinde özendirici bir örnek olmuştur. Bunun yanında hemen her görüşün bir gazetesi olması, değişik görüşte siyasi partilerin, derneklerin kurulması, Türkiye tarihinde ilk defa çok partili özgür seçimlerin yapılmış olması gibi olumlu bir tarafı da vardır. Ne yazık ki bu özgür ortam Bab-ı Ali Baskını ile sona ermiş, Mondros Mütarekesine kadar,  tek parti dönemi başlamıştır.



Cumhuriyet tek parti ile yola çıkmıştır. Çok parti isteği daima fitne, fesat ve ülkeye düşmanlık gibi görülmüştür. Cumhuriyet döneminin tek particileri, aslında hedefin çok partili özgür seçimli demokrasi olduğunu ama halkın buna hazır olmadığı için tek parti yönetiminin olduğu gibi akla ziyan iddialarını yüz yıldan beri tekrarlamıştır. Şaşılacak olan husus bu iddiaların az da olsa taraftarı her dönem olmuştur.



Türkiye’nin çok partili, özgür seçimli bir idareye kavuşamayışının sorumlusu olarak halk görülmüştür. Ancak aynı halkın nasıl olup da 1908’de çok partili özgür seçimler için müsait olduğu halde 1923’lerde bu özelliğini kaybettiği sorusu gündemden çıkarılmıştır. Halkı suçlamak, aşağılamak tercih edilmiştir. Birinci Dünya savaşından sonra Manda yönetimleri kuran sömürgecilerin görüşleri ile paralel olması şaşırtıcıdır. Mandacılar da ele geçirdikleri varlıklarını, ülkelerin halkları “kendi kendilerini yönetecek yeterlilikte bulunmadıkları” iddiasına dayandırmışlardı.



İTC’nin temel ilkeleri Osmanlı halkını oluşturan unsurlar arasında uhuvvet (kardeşlik), musavat (eşitlik), hürriyet (özgürlük) ve adalet idi. Bu ilkeler bir arada hiçbir zaman görülmedi. Meşrutiyet idaresinin en büyük beklentisi, Osmanlı Meclisinde temsilcileri aracılığı ile yönetime katılacak olan Müslim, Gayri Müslim azınlıkların ayrılma isteğinden vazgeçecekleri idi. Ancak beklentinin tam aksi oldu. Azınlıklar meşrutiyeti, ayrılma isteklerinin bir bahanesi durumuna getirdiler.



Meşrutiyet dönemi iktidarı yani İTC’nin değişmeyen siyaseti Osmanlıyı bir arada tutup dağılmasına engel olmaktır. Bunun mümkün olup olmayacağı sorusu hiç olmamıştır. Böyle bir soru ile yönetim yoluna devam etseydi belki sonuç farklı olabilirdi. Nitekim İngiltere’de ikinci Dünya Savaşının ardından, İngiliz İmparatorluğunun eski haliyle devamı mümkün görülmediğinden pek çok ülkenin bağımsızlığı kabul edilmişti. İngiltere’nin belki savaş yoluyla kaybedeceği pek çok ülke savaşsız olarak terk edilmişti. Benzeri bir uygulamayı İTC yönetimi yapmamıştı.



İTC yönetiminin dünyada olup bitenleri doğru anlayıp ona göre bir siyaset geliştirdiğini söylemek zordur. Vatanseverlik duygusu ile fedakarlık duygusu ayrılma isteklerini, dışarıdan gelen saldırıların aşılabileceği öngörülmüştür. Balkan Savaşında yaşanılan feci bozgundan sonra ordu da yapılan tasfiyeler ile benzeri felaketler engellenmeye çalışıldı. Orduda yapılan düzenlemeler kısmen başarılı oldu. Birinci Dünya Savaşında bazı cephelerde ordunun yaptığı büyük fedakarlıklar, kahramanlıklar genel çöküşü engelleyemedi. Doğu cephesindeki başarılara karşılık Suriye cephesindeki büyük bozgun felakete dönüştü ve başkent İstanbul bile işgal edildi.



Hürriyetin ilanı veya ikinci meşrutiyetle birlikte Abdülhamit’in tek kişilik idaresi sona erdi. Zaten sekiz ay sonra 31 Mart olayı ile tahtından indirildi. Abdülhamit’in tahtından indirilmesi, resmen değil ama fiilen Osmanlı padişahlığını da bitirmişti. Padişahın kullandığı yönetim yetkilerinin önemli bir kısmı, hükümete, meclise devredilmişti. Reşat ve Vahdettin’in padişahlık yetkileri sınırlı ve sembolik düzeyde kalmıştır. Buna karşılık cumhuriyet döneminde ilk Cumhurbaşkanının kullandığı yetkiler ise Abdülhamit’in yetkilerini bile aşmıştır.



İkinci Meşrutiyet dönemi Osmanlılar için bir tasfiye dönemi olmuştur. Bir beka sorunu yaşatmıştır. Osmanlıyı kurtarmayı, korumayı varlık nedeni sayan İTC eliyle bu tasfiye gerçekleşmiştir. Özgürlük ile unsurlar arasında temin edilmeye çalışın birlik yok olup gitmiştir. İTC yerine başka bir parti de olsaydı sonuç büyük ölçüde değişmezdi. Çünkü Osmanlı idaresi sanayileşmeyi zamanında tamamlayamadığından, kara ve demiryolunu zamanında yeterince yapamadığından, düşmanın motorlu taşıtlarına, uçaklarına karşı, at, deve ve kağnı arabalarıyla malzeme taşıyarak başarılı olması mümkün değildi.



Tanzimat ile başlayan reformların, dönemler boyunca yaşanan bir  dizi gelişmenin sonunda nihayet 1923’de cumhuriyete geçildiği iddiası hiçbir inandırıcılık unsuru taşımamaktadır. Çünkü Birinci Dünya Savaşını kaybeden Almanya, Avusturya, Bulgaristan, Macaristan’da hangi irade krallık (padişahlık) yönetimini kaldırıp yerine cumhuriyet idaresini tesis etmiş ise Türkiye’de de aynı irade cumhuriyeti kurmuştur. Savaşın galipleri arasında Türkiye’nin paylaşılamayacak kadar coğrafi bir değere sahip olması, varlığını temin eden unsurlardan birisi olmuştur.

Bu 34
Yazarın Diğer Yazıları


YAZARLAR

Ger?? Duymayan Kalmas? Kalemiyet.Com