Anasayfam Yap    -
Reklam     -
Kunye     -
Son Mansetler    -
Iletisim                                 
Facebook    -
KADINLARIN DİLİPAK İÇİN SUÇ DUYURUSU
PKK KERKÜK'E YERLEŞİYOR
FRANSIZ AJAN MİSRATA'YA GİTTİ
FOTOĞRAFÇISI DA CASUS ÇIKTI

Karakter boyutu :13 Punto15 Punto17 Punto19 Punto

Ayasofya’nın Camiye Çevrilmesi ve Başka İki Soru

Hayreddin KARAMAN
19.07.2020 / 12:55


Ayasofya müzesinin yeniden camiye çevrilmesi konusu çeşitli yönlerden tartışılıyor. Benim ilgi alanım, fıkıh-şeriat bakımından bu tartışmaya katkı sağlamama izin veriyor. Dikkatlerden kaçan bir nokta var: Ayasofya’nın kilise iken camiye çevrilmesi olayı merhum Sultan Mehmet Han zamanında İstanbul’un fethinin hemen ardından olup bitmiş bir olaydır. Kiliselerin ve diğer dinlere ait mabetlerin yıkımı, tamiri, yenisinin yapılması, Müslümanların bu mabetlerde ibadet etmelerinin cevazı gibi konular oldukça erken dönemde fukahanın konusu olmuş, hemen her “açık nassa dayanmayan, içtihada açık bulunan konularda olduğu gibi” bu konularda da farklı içtihatlar ortaya konmuştur. Fatih’in çevresinde, şeriata uymayan bir tasarruf karşısında onu uyaracak olan Arapça tefsir yazacak kadar âlim Molla Gürânî, Ebu Eyyub Ensârî’nin kabrini bulacak kadar ehl-i keşif zevat vardı, Fatih de bir âlim idi.



Sayın Erhan Afyoncu’nun verdiği özet bilgiye göre: “Fatih, Ayasofya’yı camiye çevirdikten sonra içine mihrap, minber, müezzin mahfili, vaiz kürsüsü gibi yapılar inşa edildi. Mozaikler kapatıldıktan sonra cami çini ve kuşak yazılarla süslendi. Bir minare ve medrese yaptırıldı. Fatih, külliyenin ihtiyacı için bir vakıf kurdu. Kanunî döneminde caminin karşısına bir hamam yaptırıldı. II. Bâyezid ve II. Selim dönemlerinde Ayasofya ciddi olarak elden geçirildi. Çevresindeki evler ortadan kaldırıldı. Mimar Sinan, caminin çökmesini önlemek için payandalar yaptı. II. Selim ve III. Murad zamanında yaptırılan minarelerle Ayasofya dört minareli bir cami oldu. II. Selim, III. Murad, III. Mehmed ve şehzadeler için Ayasofya’nın bahçesine türbeler yaptırıldı. I. Mahmud zamanında camiye güzel bir kütüphane yaptırıldı. Yine aynı dönemde avluya çok güzel bir şadırvan, imarethane ile sıbyan mektebi yaptırıldı. 17. ve 18. yüzyıllarda Ayasofya’nın etrafına sebiller inşa edildi. Fetih’ten itibaren caminin içi çini ve levhalarla süslenmeye devam edildi.



Cami birçok padişah döneminde tamirden geçti. Sultan Abdülmecid döneminde Mimar Fossati çağrılarak kapsamlı bir tamirat yaptırıldı. Fossati bir muvakkithane, kasr-ı hümayun ve hünkâr mahfili inşa etti. Ayasofya, 24 Kasım 1934’te bir kararname ile camilikten çıkarılıp Müzeler Genel Müdürlüğü’ne bağlandı. Fatih tarafından inşa ettirilen ancak sonraki dönemlerde yeniden yaptırılan medresenin 1934’te yıktırılması Ayasofya’nın bir Osmanlı külliyesi olduğuna vurulan ilk darbeydi. Müze yapıldıktan sonra Ayasofya’nın içerisinde bulunan ve camiye ait olan çeşitli eşya ile halılar ve levhalar da kaldırıldı. Rivayete göre büyük levhalar kapılardan dışarı çıkarılamadığı için mecburiyetten tekrar yerlerine asıldı. Şubat 1935’ten itibaren de müze olarak ziyarete açıldı.”



Bugün vaki olan olayın “kilisenin camiye çevrilmesi” hakkındaki tartışma ile alakası yoktur; çünkü bugün yapılan, kilisenin değil, müzenin camiye çevrilmiş olmasından ibarettir. Tartışılacaksa bu tasarrufun şeriat ve laik mevzuat açısından hükmü tartışılmalıdır. Şeriat bakımından benim söyleyeceğim şey şudur: Caminin müzeye çevrilmesi meşru olmayan bir tasarruf idi, bunun düzeltilmesi Müslümanların vazifeleri içinde bulunuyordu, bugün buna muvaffak olundu, Allah’a şükürler olsun.



Geçmişte yani Fatih zamanında vaki olan çevirme olayının fıkıhtaki hükmü özetle şudur: Hz. Ömer zamanında vaki olan Kudüs’ün fethi gibi sulh yoluyla fethedilen yerlerde bulunan mabetler, sulh şartlarında nasıl yer almışsa öyle muamele görür. Olduğu gibi kalması kabul edilmiş ise öyle kalır ve mesela kilise ise cami yapılamaz.



İstanbul’un fethi gibi savaşarak kazanılmış olursa muharip olan ve olmayan halka ne yapılacağına da, ganimet olan arazi, binalar vb. üzerinde yapılacak tasarrufa da istişareden sonra ülülemir karar verir ve icra eder. İslam’ın ve ümmetin âlî menfaatleri bir kısım mabetlerin olduğu gibi bırakılmasını gerektiriyorsa bırakılır, yıkılması gerekiyorsa yıkılır, mescid veya başka kullanımlar için tadilat yapılması faydalı görülürse bu da yapılır. Meselâ Hz. Ömer, fethedilen toprakları, uzun süren istişare ve tartışmalardan sonra kararını vererek menkul ganimetler gibi bölüştürmemiş, kamu yararını göz önüne almış, sahiplerinin elinde bırakarak vergiye bağlamıştır.



Gerektiğinde başka dinlere ait mabetler içinde ve keza içinde heykel ve put değil de resim bulunan yerlerde namaz kılmanın caiz veya mekruh olduğuna dair de içtihatlar vardır. Fıkıh kitaplarında bu söylediklerimizin mezheplere göre delilleri de vardır.



Müslümanların, yönetimine razı oldukları başkanlar, çeşitli yönlerden durum değerlendirmesi yaptıktan sonra mevcut ve muteber içtihatlardan (mezheplerden) birini tercih edebilirler, bu tercih artık ümmetin tercihi olur.



Cinler insanlara zarar verebilir mi?



Cinler insanların mal ve canına zarar verebilselerdi kâfir olanları hayırlı müminlere, mümin olanları da zalim insanlara zarar verirlerdi. Bakın zalimlere hiçbir şey olmuyor. Oluyorsa da insana insandan oluyor. Cinlerin, normal insanlara, kâmil iman, sâlih amel sahibi müminlere zarar vereceğine ben inanmıyorum. Muska hakkında bir hadis rivayet ediliyor, ama bu, kendisi dua okuyamayan çocuklar içindir; büyükler Allah’a dua ederler, ilgili ayet ve duaları okurlar, bunlar tıbbî tedavinin yanında birer şifa ve koruma vesilesi olur.



Kur’an-ı Kerim’de, son surede “insanlara vesvese veren Hannâs”tan bahsediliyor, ama bunun hem insanlar hem de cinlerden olduğu da açıklanıyor; demek ki, vesvese bir zarar ise bunu yapan yalnızca cinler değil aynı zamanda insanlardır. Çaresi ise cincilere gidip soyulmak değil, Felak ve Nâs sûrelerini okumak, görünür görünmez yaratıklardan gelecek zararlara karşı sünnete uygun tedbirler alıp Allah’a sığınmaktır.



İhtikâr (stokçuluk)



Selamün aleyküm muhterem hocam, zirai bir ürünü fiyatı artıncaya kadar tüccara emanete bırakmanın hükmü nedir?



Piyasada insanların muhtaç olduğu herhangi bir şeyin darlığı bulununca ve bu yüzden fiyatlar artınca, bir kimsenin, ürettiği veya ithal ettiği malı değil de piyasadan/pazardan satın aldığı malı, fiyatı artınca satmak üzere bekletmesi haram olan ihtikârdır, stokçuluktur.

Bu 431
Yazarın Diğer Yazıları


YAZARLAR

Ger?? Duymayan Kalmas? Kalemiyet.Com