Anasayfam Yap    -
Reklam     -
Kunye     -
Son Mansetler    -
Iletisim                                 
Facebook    -
KADINLARIN DİLİPAK İÇİN SUÇ DUYURUSU
PKK KERKÜK'E YERLEŞİYOR
FRANSIZ AJAN MİSRATA'YA GİTTİ
FOTOĞRAFÇISI DA CASUS ÇIKTI

Karakter boyutu :13 Punto15 Punto17 Punto19 Punto

CAMİLERİ UNESCO MU İDARE EDİYOR?

07.07.2020 / 12:11







Ayasofya’nın müzelikten çıkarılıp cami yapılması isteğini, bir taraf “kılıç hakkı, Fatih’in mirası, vakfı” diye savunurken, diğer taraf yani cami yapılamaz müze olarak kalmalı görüşünü savunanlar ise “Atatürk’ün kararıdır, değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez, Türkiye UNESCO sözleşmesi ile Ayasofya’yı müze olarak kabul etmiştir, uluslar arası bir yükümlülük altına girmiştir” iddiasına yer vermektedirler.



Geçmişte savaş yoluyla bir yeri almak, kılıç hakkı diye ele alınır. Bu görüş Türklerle sınırlı değildir. Günümüzdeki ülkelerin ezici çoğunluğu, göçlerle, savaşla ele geçirilen yerler üzerinde kurulmuştur. Ayasofya için, kılıç hakkı sözünü komik bulanlar, aslında Türkiye denilen ülkede Türklerin ne hakkı var, burayı sonradan savaş yoluyla elde ettiklerine göre buradan çekip gitmelidirler anlamına sığınmış olanlardır. Ermeniler, Rumlar hatta Yunanlılar bu görüştedirler. Birinci Dünya Savaşı sonunda Türklerin Anadolu’dan da (Türkiye’den de) çıkarılmasını İtilaf Devletleri temsilcileri müzakere etmişlerdi. Ama sonuç alamadılar.



Lozan görüşmeleri devam ederken Aralık 1922’de Kemal Paşa, İngiliz Gazeteci Grace M. Ellison’a “Hıristiyanlara dünya gözünde layık olan onuru vermek için elimizden ne gelirse yapmaya çalışacağız ve Ayasofya’yı bir cami olarak korumakla, Katolik Kilisesinin gerçekten haysiyetini incitiyorsak, onu ya bir müzeye çevireceğiz ya da tamamen kapatacağız.” demiştir. (An Englishwoman in Ankara, 1923 London, s.244-245. Türkçesi: Bir İngiliz kadını Gözüyle Kuva-i Milliye Ankarası, Türkçesi: İbrahim S. Türek, Milliyet Yayınları, İstanbul 1973, s.248)



Görünen odur ki Ayasofya için Avrupalıların (muhtemelen özellikle İngilizlerin) taleplerini Kemal Paşa 1922’de kabul ettiğini açıklamıştır. Ayasofya 1931’in sonunda ABD’de Boston şehrinde bulunan Bizans Enstitüsü Müdürü Thomas Whittemore’ye Bizans Mozaiklerinin araştırılması için verilen (maarif Vekaleti’nin 27-04-1931 tarih ve 962 sayılı yazılı) izinle ibadete kapatılmıştır.  Thomas Whittemore çalışmalarını 1934’de tamamlamış ve Ayasofya Camisi 1 Şubat 1935 tarihinde müze haline getirilmiştir. Sonradan Dünya Mirasına Katkı gibi nedenlere bağlı olarak Ayasofya’nın müze yapıldığı iddialarının hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur. Ayasofya’yı müze yapan kararnamedeki “Atatürk imzası sahtedir” iddiası da bir o kadar inandırıcılıktan uzaktır. Çünkü Aralık 1922’de Grace M. Ellison’a söylenenler ortada iken, tek parti/tek adam yönetiminde Kemal Paşa’dan  habersiz veya ona rağmen Ayasofya’nın müze yapılması mümkün değildir.



Birleşmiş Milletlere bağlı Eğitim Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) 1972’de hazırladığı “Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşmeyi” Türkiye1983’de kabul etmiştir. Sözleşmede, Kültürel ve doğal mirasın herhangi bir parçasının bozulmasının ya da yok olmasının bütün dünya uluslarının mirası için zararlı bir yoksullaşma yarattğı vurgulanmış, bu varlıkların sahip oldukları üstün önemden dolayı tüm insanlığın, dünya mirasının bir parçası olarak korunmaları gerektiği ve bu nedenle de bu mirasın korunması, bütün ulusların ortak ödevi sayılmıştır.



Sözleşme, devletlerin egemenliğine de vurgu yapmanın yanında bu tür doğal ve kültürel varlıkların korunmasının, uluslar arası işbirliği ile korunması icap eden evrensel miras olduğu belirtilmiştir. Sözleşmeyi kabul eden ülkeler ise “Kültürel ve doğal mirasa doğrudan veya dolaylı zarar verebilecek girişimlerde bulunmamayı da taahhüt etmiştir. Sözleşmede yer alan koruma sisteminin uygulanmasını denetlemek için “Dünya Kültür Mirası Komitesi” kurulmuş, devletler ise kültürel/doğal miras özelliği taşıyan varlıklarını bu sözleşmeyle kurulmuş olan “Dünya Kültür Mirası Lisetsi’ne” tescil ettirip sözleşmede yer alan taahhüdü üstlenmiş sayılıyorlar.



ÜNESCO Sözleşmesine taraf olan ülkeler, üstlendikleri yükümlülükleri yerine getirmezlerse ne olacaktır? Unesco, sözleşmeye uymayan ülkelerin tescil edilen doğal/kültürel eserlerini, dünya mirası listesinden çıkarmak ve o ülkenin doğal/kültürel eserlerini de “tehlike altındaki dünya mirası listesine” eklemek gibi bir hakkın sahibi sayılmıştır.



UNESCO sözleşmesini 193 ülke kabul edip imzalamıştır. Sözleşme çerçevesinde, 1.121 kültürel/doğal miras niteliğindeki varlık koruma listesine alınmıştır. UNESCO dünya mirası listesinde kültürel/doğal miras eseri en çok kaydedilen ülke önce Çin, sonra İtalya’dır.



Herhangi bir ülkedeki eserin Dünya Kültürel/Doğal Mirası listesine alınmasını o ülkeye ve sere nasıl bir katkısı olabilir? Dünya Mirası listesinde bulunması o eserin daha çok tanınmasına, ilgi görmesine neden olabilir. Daha çok turistin ziyaretine neden olabilir. Bu eserin korunması (gerektiğinde) onarılması için kaynak, bilgi, eleman teminine katkı sağlayabilir.



Türkiye’nin 1982’de kabul ettiği UNESCO sözleşmesi hakkındaki kararı 14 Şubat 1983’de resmi Gazete’de yayınlanıp yürürlüğe girmiş oldu. Dünya Mirası Lisetesine Türkiye’den ilk olarak Sivas Divriği ilçesindeki Mengücek oğullarından kalan Ulu Cami ve Darüşşifası, ikinci olarak İstanbul’un (Fatih ilçesindeki) tarihi alanları oldu. Türkiye’den bu miras listesine son eklenen eser 2018’de Şanlıurfa Göbeklitepe oldu. Çorum’daki Hititlilerin başkenti Hattuşa, Diyarbakır Kalesi ve Hevsel Bahçeleri, Edirne’deki Selimiye Camisi gibi eserler, Dünya Mirası listesine Türkiye’den alınmış olan belli başlı kültürel/doğal eserler oldu ve bunların sayısı toplam 18 oldu.



İstanbul’un Tarihi Alanları içinde birinci bölgede, Hipodrom, Ayasofya, Aya irini, Küçük Ayasofya Camisi, Topkapı sarayı, Sultanahmet kentsel arkeolojik Sit alanı bulunurken, ikinci bölgede Süleymaniye Koruma Alanı, Üçüncü bölgede Zeyrek Koruma Alanı, Dördüncü bölgede ise İstanbul Kara Surları Koruma Alanı bulunmaktadır.



Türkiye UNESCO sözleşmesini kabul ederek yukarıda değinilen taahhütleri üstlenmiştir. 2019’da ise sözleşmenin uygulanması “Dünya Mirası Sözleşmesi Uygulama Rehberi” adıyla güncellenmiştir. Uygulama Rehberinin güncellenen kriterlerine, 96. Maddesine göre; “Dünya Mirası varlıkların korunması ve yönetimi, Üstün Evrensel değerin, varlığın kaydedildiği esnadaki bütünlük ve özgünlük (authenticity/otantik hali) şartları ile birlikte sürüdürülmesini ve zaman içinde arttırılmasını sağlamalıdır” diye varlığın bütünlüğünün ve özgünlüğünün korunması şartına yer verilmiştir.  



Yine sözü edilen Uygulama rehberi kriterleri 98. Maddesine göre “Alınacak düzenleyici önlemler, varlığın bütünlüğü veya özgünlüğü ile birlikte Üstün Evrensel Değerini, olumsuz etkileyebilecek sosyal, ekonomik ve diğer baskılara veya değişimlere karşı sağlanmalıdır” denilmiştir. Uygulama Rehberinin 170. Maddesinde ise “varlığın yasal durumunda, korunma derecesini azaltan bir değişiklik” o eserin “Tehlike Altındaki Dünya Mirası Listesine alınacağı belirtilmiştir.



Ayasofya ise “İstanbul’un Tarihi Alanları” içinde yer aldı. 1985’de UNESCO Dünya Mirası Listesine 1985’de müze olarak kaydedildi. Aralık 1922’de Kemal paşa’nın Hıristiyanları onore etmek için ya kapatacağız ya da müze yapacağız” dediği Ayasofya Camisi 1985’de UNESCO Dünya Mirası Listesine “müze” adıyla eklenince nasıl bir bağlayıcılığı olabilir? Sedat Ergin (3 Temmuz 2020 Hürriyet Gazetesi), Ayasofya’nın 1933-1985 hikayesine, UNESCO Sözleşmesine ayrıntılı olarak yer vermiştir. Ayasofya’nın müze statüsünde bir değişiklik yapılamaz, çünkü Türkiye orayı müze olarak 1985’de tescil ettirmiştir iddiasına da yer vermiştir. Ergin’e bakılırsa artık Ayasofya için iş bitmiştir. Çünkü orayı UNESCO müze olarak kaydettiğinden Türkiye, oranın statüsünde bir değişiklik yapamayacaktır.



Böylece kültürel/doğal eserlerin korunması için, bilgi, kaynak ve eleman temini gibi cazip sayılacak imkanlar elde dilecektir denilerek övülen, gerekli görülen UNESCO üyeliği ve onun sözleşmesi, Türkiye’nin egemenlik hakkını gölgeleyen yok sayan, önemsiz bir ayrıntı durumuna düşüren bir neden olmuştur. Türkiye’nin UNESCO’ya üyeliği, Ayasofya’nın müze kalmasının bir bahanesi yapıldığı gibi Türkiye’ye karşı uluslar arası alanda kullanılan bir gerekçeye de dönüştürülmeye çalışılmaktadır. ABD Dış İşleri Bakanı Pompeo (1 temmuz 2020), Rusya Dış İşleri Bakanlığı Sözcüsü Zaharov Ayasofya’nın Kilise olmasını istemiş (3 temmuz 2020), Fener Rum Patriği Bartholomeous “Ayasofya’nın cami yapılması milyonlarca Hıristiyan’ın İslam’a sırt çevirmesine neden olabilir” (1 Temmuz 2020) diyerek, Ayasofya’nın yeniden cami yapılmasına karşı uluslar arası bir kampanyanın işaretini vermiş oldular.



İşin bir de hukuk tarafı vardır. İstanbul beş yıl işgal altında kalmış iken (1918-1923) cami olmaya devam eden Ayasofya’nın işgalden sonra, “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” denilen bir zamanda, nasıl olup da müze haline getirildiği sorusu her nedense fazla ilgi toplamamıştır. Cami olmaktan çıkarılan yalnızca İstanbul’daki Ayasofya camisi değildir.  Bunlardan birisi de Kariye Camisi’nin müze yapılmasıdır. Fetihten sonra camiye çevrilen Kariye 1945’de Hükümet kararı ile önce MEB’na devredilmiş sonra da aynı yıl müze yapılmıştır. 75 yıl müze olarak kalmıştır. Edirnekapı-Balat arasındaki Kariye Camisi 1985’de Ayasofya Camisi ile birlikte UNESCO Dünya Mirası listesine Kariye Camisi de müze olarak kaydedilmiştir.



Uzun yıllardan beri Ayasofya’nın yeniden cami yapılması için uğraşan “Sürekli Vakıflar, Tarihi Eserlere ve Çevreye Derneği” 2010’da Kariye’nin cami yapılması için 2010’da başlattığı mücadelenin sonunda Danıştay Onuncu Dairesi 12 Mart 2014’de derneğin Karye’nin camiye çevrilmesi müracaatını reddetmişti. Onuncu Daire bu red kararında, “İnsanlık tarihinin, bir veya daha fazla anlamlı dönemini temsil eden yapı tipinin…değerli bir örneğini sunması ve bir veya birden fazla kültürü temsil eden önemli bir örnek olması nedeniyle tüm dünyaya tanıtılma işlevinin gereği gibi yerine getirilebilmesi amacıyla müze olarak kullanılmasında hukuka aykırılık bulunmadığını” iddia etmiştir. Türkiye’nin Danıştay’ında bir dair, insanlık tarihinin anlamlı dönemini Bizans dönemi olarak tarif ediyor, bunun birden fazla kültürü tanıtma işlevinin de ancak müze haliyle mümkün olabileceğini iddia etmiştir. Bu anlayışa göre Divriği Ulu Camisi ve Sultanahmet camisinin de müze yapılması beklenebilir. Nitekim İbrahim Kaboğlu, Sultanahmet Camisini müze yapacaklarını iddia etmiştir. (11 Haziran 2020)



Kariye’nin yeniden Cami yapılması için müracaat eden dernek, başvurusunun Danıştay Onuncu dairesi tarafından reddedilmesi üzerine Danıştay İdari Dava Daireleri Kuruluna kararın temyizini götürdü. 26 Nisan 2017’de Danıştay İdari dava Daireleri Kurulu da bu müracaatı reddetmiştir. Bunun üzerine adı geçen dernek, İdari Dava Daireleri Kuruluna, karar düzeltilmesi için başvurdu. 19 Haziran 2019’da Daireler Kurulu 5’e karşı 6 oyla, oy çokluğu ile müracaatçı derneğin isteğini haklı bulmuştur. 2017-2019 arasında Daireler Kurulu üyelerindeki değişikliğin bu kararda tayin edici olduğunu Sedat Ergin iddia etmektedir.(4 Temmuz 2020, Hürriyet Gazetesi) Müze olarak kalmalıdır kararını veren üyelerin kimlerden oluştuğu ve ne zaman nasıl seçildiklerini ilgiye değer bulmayan Ergin, Kariye cami olmalıdır kararını alan üyelerin ne zaman nasıl değiştiğini ilgiye değer bulmuştur.



Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu Karar Düzeltmesi kararında, Kariye’nin Fatih Sultan Mehmet Vakfı2na ait hayrat taşınmazlarından olduğunu, vakıflar kanununa göre vakfın belirlediği kullanım amacı dışında başka bir kullanım için tahsis edilmeyeceği, “devletin, sadece vakıf mallarının amacı doğrultusunda  kullanılmasını teminen kendisine emanet edildiği varlık konumundadır” diyerek 1945 tarihli hükümet kararının “yetki, şekil, sebep ve maksat yönlerinden hukuka aykırı olduğunu” vurgulamıştır. Karar elbette Danıştay tarihinde bir ilktir. Aynı zamanda geçmiş hükümet kararlarının kanun tanımazlığının yüksek bir mahkeme kararında kayıt altına alınması bakımından da önemlidir.



Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu 2012’de camilerin müze çevrilmesi yetkisinin yürütmeye ait olduğu kararı ile 2019’da Karar Düzeltmesi adıyla Kariyenin camiye çevrilmesi kararı bir çelişki, bir uyumsuzluk oluşturur mu? Mahkemelerin kararları arasında uyumsuzluk örnekleri her zaman bulunabilir. Ancak önemli olan bu kararların hukuki bir içeriğe mi yoksa siyasi bir içeriğe mi sahip olduğudur.



Sürekli Vakıflar, Tarihi Eserlere ve Çevreye Derneği Kariye camisinde elde ettiği sonucun bir benzeri için 2016’da Danıştay’da açtığı davanın reddedilmesi üzerine temyiz için Danıştay Onuncu Dairesine müracaat etmiştir. 2 Temmuz 2020’de müracaatı ele alan Onuncu daire kararını 15 gün içinde açıklayacağını duyurmuştur. Şimdi Onuncu Daire kararında, Ayasofya’nın cami yapılması yetkisini 2012’de verilen karara bağlı olarak yürütmenin yetkisinde mi sayacak,  yoksa Kariye Camisi örneğinde olduğu gibi idari yargı yetkisinde ele alıp karar mı verecektir? Bu sorunun cevabı birkaç güne kadar belli olacaktır. Aslında önemli olan bir yanlışın düzeltilmesidir. Yürütme eliyle bu yanlış 1935’de yapıldığından dolayı yine yürütme eliyle düzeltilmesi akla uygun ilk seçenektir. Yine de bu yanlışın yürütme yerine yargı eliyle düzeltilmesinin de bir hakkın teslimi bakımından yanlış tarafı yoktur. İşin içine ABD, Rusya sözcülerinin örtülü tehditleri, ONESCO sözleşmesinin maddeleri katılarak 1922’de verilen yanlış bir kararın devam ettirilmesi Türkiye’nin egemenlik haklarına da bağımsız hukukuna da aykırıdır. Türkiye'yi de, camileri de UNESCO idare etmiyor. UNESCO adı camilerin müzeleştirilmesi için bir bahane olarak kullanılmaz, kullanılmamalıdır.




 


 




 




 

















Bu 101
Yazarın Diğer Yazıları


YAZARLAR

Ger?? Duymayan Kalmas? Kalemiyet.Com