Anasayfam Yap    -
Reklam     -
Kunye     -
Son Mansetler    -
Iletisim                                 
Facebook    -
FOTOĞRAFÇISI DA CASUS ÇIKTI
AYASOFYA CAMİSİNDE ZULÜM BİTTİ
NASIL BİR ŞEREF YOKSUNUSUN?
28 ŞUBAT DARBECİLERİNİN CEZASI ONAYLANDI

Karakter boyutu :13 Punto15 Punto17 Punto19 Punto

TARİH İLE KAVGA ETMEK

30.06.2020 / 10:31


Tarih olayları, bilimsel çerçevede müzakere konusu olmak yerine siyasi kavgaların, yarışların konusu olmaya devam ediyor. Her siyasi taraf kendisi için tarihte önemli kahramanlar, mağdurlar/mazlumlar icat ederken karşı taraf için de hainler keşfediyor. Buna bağlı olarak tarih, doğrudan kavganın, hır gürün temel nedenlerinden birisi durumundadır.



Yetmiş yıllık hayatının bir bölümü için bile “meğer yanıldım, doğrusu şöyle imiş” demeyi içine sindiremeyenler, bu özeleştiriyi genellikle karşı taraftan özellikle devlet tarafından bekleme hakkını kendine tahsis ediyorlar. Hükümet yetkisini elinde tutanlardan, tarihte mazlum/mağdur sayılanlar için hemen acilen “aslında o yüce bir kahramandır, devlet ona haksızlık etmiştir” diye üst perdeden bir karar bekliyorlar.



Oysa tarih olayları bu haliyle ne ibret ne de bilgi olma özelliğine ulaşamıyor. Siyasi taraflar bugünü kendi çerçevesinden görüp, karşı tarafı büyük ölçüde haksız ve suçlu görürken, tarihte kendisinin öncüsü saydığı kişilere de hasım bildiği tarafın öncüsü olarak gördüğü kişilere de aynı gözle bakmayı sürdürme çabası hala etkilidir. Tarihin siyasi kavgaların temeli sayılmasının başlıca nedeni bu olmalıdır.



Oysa yüz yıl veya daha fazla öncesinde ki olaylara bugünün tartışma, kavga ikliminden arınarak, soğukkanlı bakmak olayları gerçekten doğru anlama fırsatı vereceği gibi doğru bir sonuç çıkarma, ibret alma fırsatı da verecektir. Ancak siyasi tarafların buna ihtiyacı yoktur. Daha çok takipçi kazanmak, taraftar toplamak önemli sayılmaktadır. Tarih tezi haline getirilen iddiaların mesnetsiz kalması, bir gerekçeye dayanmaması önemli olmaktan çıkıyor. Olaylar sebep sonuç ilişkileri içinde, diğerlerinin bilgi ve gözüyle de mukayese etme ihtiyacı da önemsizleşiyor.



Meşruiyetini ve etkisini büyük ölçüde devlet desteğine borçlu olan tezler daha mütehakkim bir hava içindedir. Devlet destekli tezlere itirazı varlığın, gerçeğin biricik tezi olarak gören çevreler ise bu tezlerin tam aksini savunmayı hakikat olarak görüyor. Böylece tarihin alanı siyah ve beyaz olarak sadece iki renge ayrılıyor. Doğal olarak herkes sahiplendiği kendi tezini beyaz, karşı tarafın tezini ise kapkara, zifiri bir karanlık alan olarak görmektedir. Bu kadar karanlığın içinde neyin görülüp itiraz edildiği ise ayrı bir konu olmalıdır.



Tarihi bir olayı okuyup anlayarak bilgi edinip ders çıkarmak isteyenler kendilerini her şeyden önce taraftarlığın verdiği dar görüşlülükten, diğerini anlamama tutumundan az geçmelidir. Olup biteni sebep sonuç ilişkisi içinde ve kıyas yoluyla anlamaya çalışmalıdır. Elde ettiği bilgilere göre karşı olduğu tarafın sahip olduğu bir doğruluk tarafı var ise bunu da vurgulamaktan kaçınmamalıdır.



Tarihin siyah ve beyaz olarak sadece iki renk olarak görüldüğü önemli konulardan birisi de Şeyh Said İsyanıdır. Şeyh Said’i kutsal bir davanın fazilet sahibi kahramanı olarak bilenler, elbette şeyhe yönelik her eleştiriyi doğrudan kemalizmin saldırısı olarak gördükleri gibi, dönemin şartları içinde hükümet tarafının yaptıklarına yönelen her eleştiriyi de bölücülükle hatta İngilizci olarak görmekle suçlayan bir tarafın ders kitaplarından meydanlara okul, üniversite salonlarına kadar taştığı bilinmektedir.



Şeyh Said kendi tarafını, “Hilafet kaldırılınca biz de başımızın çaresine bakalım dedik” diye açıklamışken, onun her işini sözünü hikmetli bulanlar ise bu cümleye “Kürtlere verilen sözlerin tutulmayışını” da eklemektedirler. Şeyh Said İsyanını, Azadi adlı bir cemiyet hazırlamıştır. Cemiyetin teşekkülü 1920’de olmuştur. Cemiyet doğrudan Kürt bağımsızlığını hedef olarak seçmiştir. 1920’de ne Halifeliğin kaldırılması ne de Kemalizm diye bir görüş, bir uygulama ortada yoktur. 1920’de oluşan bir cemiyetin varlık nedenini 1925’de  arayıp bulmak hiç inandırıcı değildir. Bir bahane icadıdır. Şeyh Said İsyanı “biz de başımızın çaresine bakalım” vurgusu da önemlidir. Buradaki biz kimleri ya da ülkenin ne kadarını kapsamaktadır?



Şeyh Said’in isyan öncesinde ve isyan esnasındaki tutumuna, sağa sola gönderdiği mektuplarına bakılırsa, buradaki biz (Zaza/Kürt ayırımı yapmaksızın) Kürtlerdir. Kürtlerin dışında kalanlar ise bu bizin dışındadır. Türkiye’nin bile tamamını kapsamayan sadece bir bölümünü hedef olarak seçen bir isyan hareketini, ümmetin kemalizme tepkisi olarak açıklamak, ümmeti bir bölge, doğu bölgesi olarak görmek demektir. Ümmet kavramının böyle bir dar bölgeciliği çok aştığını ise herkes bilir ve kabul eder.



Kürtlere verilen sözlerin inkar edilmesi, tutulması gibi bir iddianın da sonradan şeyhin cümlelerine eklenmesi doğrudan sonraki dönemde ortaya çıkan siyasi tartışmalara tarihte bir zemin oluşturma ve tarihi kurgulamaktır. Kürtlere verilen sözler nelerdir? Bu sorunun cevabı ise 23 Ekim 1919’da Amasya Mülakatında alınan kararların arasında “Kürtlere ırki haklarının teslim edilmesi” görüşüdür. 1919 şartlarında Amasya’da yapılan bir gizli görüşmede alınan kararların, Kürtler tarafından nasıl duyularak bir söz yerine sayıldığını açıklamak zordur. Çünkü gizli görüşme metinleri, kararları yayınlanmamıştır. O halde sonradan isyanı tercih eden Kürtler bu kararları nasıl öğrenmiştir?



Amasya Mülakatında kararları alan kişilerin Türkiye’yi ne ölçüde temsil ettikleri de önemlidir. Hükümet üyesi bir bakanın (Salih Paşa) ile görevinden azledilen ve yalnızca Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk cemiyeti başkanı sayılan Tuğgeneral Kemal Paşa’nın aldığı kararlar nasıl bütün ülkeyi ve bütün halkı bağlayıcı olacaktır?



Üstelik Kürdistan bağımsızlığı için yola çıkan Azadi cemiyetinin kuruluşu da Amasya Mülakatı ile aynı zamana tekabül etmektedir. Buna bağlı olarak Şeyh Said İsyanı için sonraki yıllarda Ankara’da ortaya çıkan olaylara bakılarak yapılan iddiaların bir kıymeti harbiyesi yoktur. İsyan esnasında şeyhin sık sık teslim olmak istemesi, isyandan vazgeçtiğini belirten sözler etmesi, bir etkiyle yola çıktığını göstermesin yanında bir isyana öncülük edecek kuvvetli bir iradeye sağlam, kararlı bir tercihe sahip olmadığı şeklinde de anlaşılabilir.



Mahkeme metinlerine bakılırsa Şeyh Said “Mehdi aleyhisselam zuhur ettiğinde Türkler ona 300.000 kişilik bir orduyla destek olacaktır. Biz böyle bir topluma karşı bu isyanı yapmamalıydık” diyerek pişmanlığını açıklıyor. Bu cümleleri idamla yargılanan bir kişinin korkuları, pişmanlığı olarak görmek yeterli değildir. Şeyhin nasıl bir anlayışa sahi,p olduğunu ve bu anlayışın tutuklanmasına bağlı olarak şekillendiğini göstermesi bakımından önemlidir. Çünkü Şeyh yakalanmasaydı veya başarılı olsaydı muhtemelen bu cümleleri hiç söylememiş olurdu.



Şeyh Said İsyanı, kendisi için bütün Türkiye’yi değil yalnızca Zazaları/Kürtleri (Zazaları/Kırmançları) muhatap alıp hedef kitle olarak görmüştür. Türkiye’nin de tamamını değil yalnızca doğu bölgesini ele geçirmekle sınırlı bir isyan olmuştur. Bu yüzden Şeyh Said İsyanı hedefleri ve dayandığı kitle itibarı ile Etnik bir isyandır. Ancak dönemin şartları içinde bu Etnik isyanın ideolojisi İslam/Şeriat ile doludur. Şeyhin isyanda ve mahkemede ki tutumu bu doğrultudadır.



Devlet desteği ve koruması ile kendisini mutlak ve tartışılmaz bir hakikat gibi gören Kemalist anlayışın tutumu da tarih bilimi için önemlidir. Sonradan icat edilen her unsurun behemehal kabul edilmesini bir yurttaşlık görevi saymaktadır. Bu icatları kabul etmeyenler ise doğrudan hain, bölücü olarak görülmektedir. İşin tuhafı bu sorunlu anlayışın ders kitaplarında hala kendine yer bulmasıdır.



Kemalist tarih tezinde Lozan Anlaşması Türkiye’nin tapusu sayılmaktadır. Bu tezde bir hakikat payı vardır. Çünkü Lozan ile Türkiye’yi idare etmeye Kemalist kadro hak ve yetki sahibi sayılmıştır. O kadro ise bu anlaşmayla artık hem ülkenin hem de milletin sahibi durumuna gelmiştir. Türkiye “memaliki şahaneden, memaliki kemaliyeye” intikal etmiştir. Türkiye’yi kendi özel mülkü gibi gören bu kadro istediği her işi yapma hakkını/yetkisini kendinde görmüştür. Ona yönelen itirazlar ise ister meşruiyet sınırları içinde olsun isterse o sınırları aşsın hain, bölücü ve satılmış olarak yaftalanmıştır.



Şeyh Said Erzurum/Hınıs çevresinde doğup büyümüştür. Ömrünü o çevrede geçirmiştir. Yabancılarla teması olmamıştır. Buna rağmen onun isyanını, İngilizleri planladığı ve desteklediği tezi yüz yıldan beri tekrarlanmıştır. Dönemin başbakanı İsmet İnönü’nün anılarında “Şeyhin İngilizlerle teması hakkında bir şey bulamadık” demesi bile Kemalist mitoloji yazarlarını kesmemiştir. Şeyh o günden beri İngilizlerle ilişki içinde gösterilmeye çalışılmaktadır.



Türkiye’de her türlü iktidar tasarrufunu İngilizlerin beklentisine göre ayarlamış bir kadronun, kendine muhalif olanları “İngilizcilikle” suçlaması da ibretlik bir olaydır. Muhalifini bastırma, halk nezdinde mahkum etme isteğinin yanında bir suçluluk telaşı ile önceden kendi suçunu örtmek için kendisine yönelebilecek suçlamaları önleme gayreti olmalıdır. 1925 Türkiye’sinde güçlü ve etkili bir İngilizci kadro vardır. Ama bu kadronun yerini Ankara’da aramak daha gerçekçi ve isabetlidir.



Kemalist tezleri sahiplenenler için, Şeyh Said İsyanı hakkında kendi görüşlerini kabul etmeyenler hain ve bölücü olduğu gibi, Şeyh Said taraftarları da kendi iddialarını kabul etmeyenleri Kemalist, Türkçü, Turancı, İttihatçı saymaya, dolayısı ile bu Tarihi olayı yalnızca siyah-beyaz renklerden ibaret görmeye/göstermeye devam etmektedirler. Bu tutum tarih ile kavga etmekten, siyasi hasımlarını tarih ile dövmeye çalışmaktan başka bir şey değildir.



 

Bu 112
Yazarın Diğer Yazıları


YAZARLAR

Ger?? Duymayan Kalmas? Kalemiyet.Com