Anasayfam Yap    -
Reklam     -
Kunye     -
Son Mansetler    -
Iletisim                                 
Facebook    -
FOTOĞRAFÇISI DA CASUS ÇIKTI
AYASOFYA CAMİSİNDE ZULÜM BİTTİ
NASIL BİR ŞEREF YOKSUNUSUN?
28 ŞUBAT DARBECİLERİNİN CEZASI ONAYLANDI

Karakter boyutu :13 Punto15 Punto17 Punto19 Punto

SOL'UN ESAS DURUŞU

BÜLENT TOKGÖZ
04.06.2020 / 10:32


“Yine kitapları, türküleri, bayraklarıyla geldiler

Dalga dalga aydınlık oldular

Yürüdüler karanlığın üstüne

Meydanları zaptettiler yine

Daha o gün değil, derlenip dürülmesin bayraklar,

Dinleyin, duyduğunuz çakal ulumasıdır.

Safları sıklaştırın çocuklar

Bu kavga faşizme karşı, bu kavga hürriyet kavgasıdır.”



Nazım Hikmet’in Hürriyet Kavgası şiiri 1962’de yazılmıştı ama 28 Nisan 1960’ta seken bir polis kurşunuyla ölen Turan Emeksiz adındaki Solcu öğrenciyi tahkiye ediyordu. 27 Mayıs darbesini gerçekleştirmek gayesiyle nicedir tertiplenmiş komitaların işe el koyması için süreci tırmandırma vazifesini Sol şevk ve azimle deruhte etmişti. Basın da cansiperane savaşın içindeydi. “Ordu-Gençlik El Ele!” sloganı sokaklarda olduğu kadar manşetlerde de inliyordu. Zinde güçler, Faşizme karşı omuz omuza hizalandı ve 27 Mayıs sabahı muratlarına erdiler.





Gen haritası



Bildiriyi okuyan Alparslan Türkeş bilahare Faşizm’in simgesi hâline gelecek olsa da ve bildiri “Bütün ittifaklarımıza ve taahhütlerimize sadığız. NATO ve CENTO’ya inanıyoruz ve bağlıyız” diye ABD’ye selam çaksa da Sol en başından beri darbenin içinde veya yanındaydı.



Darbe kimliğini bu şekilde ibraz ededursun Sol’un onu anlamlandırma ve konumlandırma çabası yıllar boyunca kesintisiz biçimde sürdü. Bu dönemde ortaya konan metinler ve paradigmalar hareketin gen haritası şeklinde dahi okunabilir. Bu yazının maksadı, o gen haritasına bir göz atmak, yeni yeni teşekkül eden fraksiyonları ve örgütleriyle Sol cenahın 1960-1971 arasındaki panoramik görünümünü yansıtmaktır.



Hareketin kökleri Amele-i Osmanî Cemiyeti’ne ve 1910’da kurulan Osmanlı Sosyalist Fırkası’na dek uzatılabilirse de cumhuriyet devrinde filizlenememiş, Köy Enstitüleri tecrübesi parantez içinde kalmıştı. Bu kopukluğun en mühim sebebi Sosyalizm’in ilk mümessillerinin ekseriya Ermeni veya Rum oluşu ve nüfuslarının tasfiye edilmiş olmasıydı. Tek parti döneminin kimseye nefes aldırmayan havası da göz önüne alındığında Sol geleneğin süreksizliğini daha iyi anlama imkânı bulabiliriz.



Sol cuntalar



İki dünya savaşı ardından kıtanın çökerek Avrupa dışı iki gücün, ABD ve SSCB’nin, iki kutuplu dünya inşasına yönelmesi, kendi nüfuz alanlarını teşkil etmeleri Sol’un neşvüneması için uygun bir iklim sunmaktaydı. Sovyetlerin “olimpiyatlardan uzay yarışına dek uzanan bir yelpazede herkese kafa tutması, bürokratik merkezi planlamanın altın çağını yaşaması, Castro’nun Mao’nun efsane haline gelmesi” ideolojik olduğu kadar organik olarak da Sosyalist oluşumlara canlılık bahşediyordu. Üçüncü dünyada ve hassaten Arap ülkelerinde birbiri ardı sıra BAAS tipi Sol cuntaların işbaşına geçmesi de devrimci –darbeci- cesaret ve coşkuyu artırıyordu.



Sol’un teorik planda da pratik planda da canlanışının arkasındaki esas amil ise 1960 darbesi sonrası harekete alan tanınması idi. Bu gerçek Behice Boran’ından Şahin Alpay’ına kadar tüm kalemlerce teslim edilmiştir. İfade ve örgütlenme özgürlüğü, Türkiye’deki 68 hareketinin de zeminini oluşturdu. Bugün ülkemizde Sosyalizm diye bir ideolojiden bir özne olarak bahsediyorsak bu 27 Mayıs sayesindedir.





 Amenna devrim ama nasıl



Türkiye’deki 68 Kuşağı ile dünyadaki akranları arasında sadece bir isim benzerliği vardı. Batı’nın 68’lileri iktidardan özgürleşme idealiyle kendilerini tanımlarken Türk 68’liler iktidar için yola çıkmışlardı. Biri devlet tarafından ele geçirilmemek, diğeri devleti ele geçirmek arzusundaydı. Türk 68 kuşağı bu cihetiyle akranlarını anlama kabiliyetinden bile uzaktı. Onların sivil ve devlet dışı hayallerini hayal dahi edemezdi. İktidarı hedeflemeyen, toplumsallık eksenli Batı’nın 68’lilerinin nasıl olup da daha kalıcı izler bırakabildiğini anlama lüzumu duyanlarının da on yıllar sonra dahi parmakla sayılır kadar az kalması bundandı.



O yıllarda dergi çevresinde örgütlenen akımların temel meselesi iktidarın nasıl ele geçirileceği idi. Sosyalist ütopyaya giden yol hangi vadiden geçiyordu? Amenna devrim ama nasıl? Burjuva devrimi mi, Sosyalist devrim mi? Tepeden inme mi, dipten gelen dalgayla mı? Kışladan mı, parlamentodan mı? Sosyalist devrim şimdi mi, sonra mı? Eli nasırlılarla mı, eli silahlılarla mı?..



İtilafları da ihtilafları da bu ana mesele etrafında şekilleniyordu. Bütün bu teorik cedel, sınıf tahlilleri, devrimin aşamaları ve müttefik unsurların belirlenmesi gayretiyle at başı gidiyordu. Hangi sınıflarla hangi sınıfları, hangi aşamalardan geçerek devirecekleri Sol’un itikat bahisleri olduğundan döneme dair muhasebeler ve tespitler de bu akidelere paralel biçimde ayrışacaktı.





Faşist bir diktatörlüğü devirmek



Ruşeym hâlindeki cereyan bu halet üzere iken 27 Mayıs’ı önünde bulunca mesaisini onu tanımlamaya harcadı. Bu bir anlama gayreti olduğu kadar içini doldurma çabasıydı da. Çünkü darbeciler biraz kasten biraz da kifayetsizlikleri sebebiyle mecburen darbenin ideolojik kabında ciddi bir boşluk bırakmışlardı. O boşluğu doldurmak için Sol’un aşırı heveskâr olmasında bir beis de görmediler. Sol kendi fil tanımını yapmak için 27 Mayıs’ın bir yerlerinden tutmaya başladığında bu aslında bir tutunma çabasıydı. Belki bu ünsiyet ve ülfet, darbecileri sol bir istikamete sevk etmek için devrimci bir vesile olabilirdi.



Bu şerait içinde, 27 Mayıs’ta olmuş olan ve olmakta olan şeye hiç biri Darbe kelimesini dahi yakıştırmayarak bu kutsal eylemi Devrim, İhtilâl veya İnkılâp gibi kavramlarla andılar. En nötr olma gereği duyacakları zamanlarda bile Darbe demedi, Hareket dediler. “27 Mayıs Hareketi, faşist bir diktatörlüğü devirmekle, tarihimizde ilerici bir rol oynadı.” Dönemin akımları içinde bu cümlenin altına imza atmayacak bir tek kalem çıkmazdı. Bayar-Menderes faşistti; CHP ve Milli Şef İnönü ise en eleştirel imalarda dahi bu tür sıfatlardan münezzehti. Kemalist ilericilik ile yapılan bu kutsal ittifakın kelime virtüözü Sol’un kavramsal titizliğinde bir kendini belli etmemesi düşünülemezdi.



Mihri Belli



Anti-kapitalist ve anti-feodal



60’lar boyunca Türk Solunun üç ana akımı temayüz edecekti: Milli Demokratik Devrim, Yön-Devrim Hareketi ve Türkiye İşçi Partisi. Bunlardan MDD olarak bilinen Milli Demokratik Devrim, Mihri Belli öncülüğünde kurulmuştu. Mihri Belli en kıdemli Komünistlerden biriydi ve bilhassa üniversitelerde belli bir tabanı vardı.



Hareket, Sosyalizm’e geri kalmışlık meselesini aşmak, Batı’nın vardığı seviyeye bir an evvel varmak için hızlı kalkınmayı mümkün kılacak bir yöntem olarak bakıyordu ve Üçüncü Dünyacı bir söylemle Marksizm’i belli bir yerelliğe büründürmüştü. Devrim stratejisinde milli burjuvaziye ve asker-sivil aydınlara öncelik tanıyor, bunun akabinde işçilerin önderliğinde bir Sosyalist devrim öngörüyordu.



Doğu Perinçek, Şahin Alpay, Halil Berktay gibi genç kalemlerin çıkardığı Aydınlık Sosyalist Dergi, Milli Mücadele ile özdeşleştirdikleri Kemalizm’i anti-emperyalist, anti-kapitalist ve anti-feodal buluyordu. Daha ilk sayısından itibaren 27 Mayıs’ı onaylıyordu: “(…) iktidarını sürdürmek isteyen işbirlikçi ittifak, dinci ve gerici akımları örgütlemek ve bu akımları Kemalizm’in laik-milli çizgisine tamamen ters düşen tutumuna destek olarak kullanma yolunda, her geçen gün daha cüretli davranmıştır. Bütün bu gelişmeler, 27 Mayıs 1960’da asker-sivil küçük burjuva demokrasisinin, işbirlikçi iktidarı devirmesiyle sonuçlanmıştır.”



Darbe bir uyanıştı. Milli bağımsızlık fikrine canlılık kazandırmıştı. 27 Mayıs Anayasası diye adlandırdıkları 1961 Anayasası’nı da “korunması gereken bir değer” olarak gördüler. Çünkü bu anayasa “demokrasinin sadece parlamento ve seçim sandığı olmadığını” ortaya koymaktaydı. Küçük burjuva aydınların Sosyalizm’e yakınlaşması için de bu anayasa uygun şartları temin etmişti. İcraatı yapan ordu da “doğası gereği anti feodal ve antiemperyalist olduğu için, Sosyalizm’e karşı daha demokratik davranmıştı.”



MDD’ci bir başka dergi olan Türk Solu da 27 Mayıs’a alkış tutuyordu. 27 Mayıs, “50 yıllık sosyalist birikimin dışavurumunu sağlamış, feodal mütegallibe ittifakını geriletmişti.” Darbe, devrimci bir adımdı.



Dr. Hikmet Kıvılcımlı



Gerçek demokraside Allah yanıltmasın



Mihri Belli’nin 1950’lerden hapishane arkadaşı, onun Türk Solu ve Aydınlık Sosyalist Dergi’sinde yıllar boyu yazmış olan, Doktorcular diye özel bir takipçi fraksiyonu günümüzde de varlığını sürdüren Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın görüşleri de aynı doğrultudaydı. 1920’li yıllardan beri devrimci bir hayat sürmüş, 22 senesini hapishanelerde bırakmış Kıvılcımlı, 27 Mayıs’a tanık olmuş en kıdemli Sosyalist makamındaydı. 12 Mart 1971 sonrası ülkeden kaçmak zorunda kalmış ve ekim ayında Belgrat’ta hayata veda etmişti.



Gençliği boyunca Kemalizm’e uzak, hatta yukarıdan bakmış biri olarak Kıvılcımlı’nın 27 Mayıs’a yaklaşımı her bakımdan ibretamizdir. Onun kendine özgü alaycı ve keskin üslubunun dönüştüğü methiyecilik Sol’un Türkiye’deki kaderi mesabesindedir.



Solcuların en eski tüfeği, 27 Mayıs cuntasının başına albaylar tarafından atanmış Milli Birlik Komitesi Başkanı Cemal Gürsel’e bir telgraf çeker ve der ki: “Tarihimizde daima kuvvetle çarpan kalbimizin, yiğit ordumuzun kötülüğe baş eğdirişini huşuyla selamlarım. İkinci Kuvayı Milliye gazanız kutlu olsun. Gerçek demokraside Allah yanıltmasın…”





Ülkücü genç asker



Bir de mektup yazar: “Birinci Kuvayı Milliyecilerin, acil müdafaa durumlarıyla geciktirip sonra da unuttukları ilk halkçılık programını kitaptan hayata geçirmelidirler. Birinci Kuvayı Milliye ancak İstiklal ve Cumhuriyet gibi siyasi ilkeleri gerçekleştirip gençliğe ısmarladı. Asıl iktisadi ve içtimai HALKÇILIK PROGRAMI’nı ancak düsturlaştırmakla yetindi. Atatürk, zafer ertesi toplanan iktisat kongresi delegelerine: Kılıçla üstünlüğün ardından iktisat üstünlüğünün gelmesi gerektiğini belirtti. Şimdi İkinci Kuvayı Milliyecilik, siyasi istiklal ve cumhuriyet şekli içine öz muhtevasını yerleştirecek, GERÇEK HALKÇILIK programını kitaptan hayata geçirecektir.”



Bir yazısında şöyle diyordu: “27 Mayıs’ı teşkilatlandıran, yayından boşandıran ülkücü genç askerler, karanlıklar içinden kelleyi koltuğa alıp çıktılar. Bu ülkücüler olmasalardı Türkiye’nin en büyük zibidi ve züğürt yığınlarında büyüyen hoşnutsuzluk eğilimi Bayar ve Menderes’in kuyruğunu yalamakla kıyamete kadar sürünecek miydi? Görünüş ona benziyordu. Memlekette geniş çalışan halk yığınlarının hoşnutsuzluk eğilimi ters yolda soysuzlaşıyordu. Bu haliyle o hoşnutsuzluk eğilimi 27 Mayıs devrimini başarılı kılmaya yetebilir miydi? Böyle bir şeyi düşünmenin bile gülünçlüğü sahteliğini örtbas edemez.”





Vurucu gücümüz



Birinci Kuvayı Milliyeciliğe yıllar yılı faşist diktatörlük nazarıyla tepeden bakan teorisyen, tepeden inmeci İkinci Kuvvacıları yere göğe sığdıramıyordu. Doğrusu onun Tarih Tezi dediği mütalaası da bununla uyumluydu. “Bu Türkiye’ye mahsus bir şey. Böyle bir vurucu gücümüz var. Çıkıyor 27 Mayıs… Ve Türkiye’ye, yalnız Türkiye’ye değil, yani bugünkü Türkiye’ye, eski Türkiye’ye dahil bizden kopmuş bütün devletlerde görülüyor. Libya’da vurucu güç fırladı çıktı. Değil mi? 28 yaşında yüzbaşı -albay oldu şimdi- sosyalizmi ilan etti. Buyurun! Sudan da aynı şey oldu. Vurucu Güç!.. Bizden kopma hepsi, dikkat edin. Yemen falan…”



Türk ordusu, vurucu gücümüz olmakla kalmamış, Sol eğilimli darbeler yapan bizden kopma Araplara da bu vuruculuğu miras bırakmıştı. Analizini şöyle sürdürür: “Ordunun bir sosyal sınıf olmadığı ve olamayacağı halde sosyal devrimde vurucu güç oluşu Türkiye’ye Osmanlı göreneklerinden kalma en önemli ve en orijinal (türü kişiliğine özge) bir gerçekliğimizdir. O kadar ki bu gelenek her gün ‘Yakındoğu’ etiketi takılan eski Osmanlı Türkiyesi haritası içine giren ülkelerde bile hâlâ yürürlüktedir. Irak’ta, Suriye’de, Mısır’da, Sudan’da Libya’da Ordu boyuna sosyal devrimlerin vurucu gücü olmaktadır.”



Kediye göre budu



Kıvılcımlı’ya göre “Bugünkü Türkiye’yi anlamak için, onun dün içinden çıktığı (daha doğrusu bir türlü çıkamadığı) Osmanlı tarihine inmek gerekir.” Osmanlı silahla, ordu tarafından kurulmuştu, bu özellik belirleyiciydi. Türkiye’deki devrimci güç de ordu ve gençlik olabilirdi.



İtirazlara cevabı şöyleydi: “Dünyanın her yerinde gençlik de vardır ordu da ama diyebiliriz ki dünyanın hiçbir yerinde sosyal devrim olayları Türkiye’deki denli genel olarak gençlik ve özellikle Ordu ile içli dışlı değildir. Bugün yeryüzünün Asya olsun, Afrika olsun, Amerika-Avrupa olsun hangi kesiminde ileri bir harekete gözü karaca atılmış sivil-asker insanlar görülürse, onlara hiç düşünmeden herkes “Genç Türkler” diyor.”



Onun devrimci ordusu Ordu Gençliği dediği genç subaylardır, “ordu fosilleri” değildir. Her halükârda Kıvılcımlı ordudan öncü güç olarak bahsetmez. Ordu vurucu güçtür, öncü güç Sosyalist aydınlardır.



Kıvılcımlı nezdinde 27 Mayıs kediye göre budu kabilinden bir devrimdir, hem de milli bir devrim. “O bakımdan da 27 Mayıs Mustafa Kemal’in güttüğü Birinci Kuvayımilliye, Birinci Kurtuluş Savaşı adlı ‘milli demokratik devrim’in açtığı yolda İkinci Kuvayımilliyecilik yahut İkinci Kurtuluş Savaşı yahut ‘YENİ KURTULUŞ MÜCADELESİ’ diyebileceğimiz ‘İkinci Milli Demokratik Devrim’in bir konağı olmuştur.” Bu duygu ve düşüncelerle eski tüfeğin son konağı da Kemalizm’in arka bahçesi oldu.



Behice Boran



Askerler ağalarla bir değil



Türkiye İşçi Partisi, o dönemde Sosyalist kimliğini tebarüz ederek kendine özgü bir yol tutma çabası en belirgin olan hareketti. Marksizm, sosyal demokrasi ve Kemalizm’in özel bir sentezi olsa da Sosyalizm adının sosyalleşmesinde emeği fazlaydı. İlk kez Sosyalistleri meclise taşımak suretiyle nispeten kitlesel bir meşruiyeti de Sol geleneğe kazandırmıştı.



TİP, sistem içinde legal bir parti olarak MDD ve Yön’den farklı bir yol tutmuştu. İktidar olabilmek için seçimleri ve halk desteğini esas alıyordu. Emekçileri bilinçlendirerek üzerlerindeki ideolojik hegemonyanın kırılması suretiyle iktidara yürüyebileceklerine dair iyimser bir görüşü savunuyorlardı. Mehmet Ali Aybar, Behice Boran, Sadun Aren gibi saygın teorisyenlerin yanı sıra Çetin Altan, Fethi Naci, Yaşar Kemal gibi popüler kalemleri de bünyesinde barındıran hareket sanayinin belli bir evreye geldiğini ve ülkenin bir burjuva devrimine değil Sosyalist devrime ihtiyaç duyduğunu, bunun da öncülüğünü tartışmasız biçimde işçi sınıfının yapması gerektiği inancındaydı. Sendikacılarca kurulmuş olması da onun bu tutumuyla bağlantılı ve uyumlu bir durumdu.



Demokratik bir hareket olma iddiasındaki TİP’in 27 Mayıs’a dair görüşü dönemin Sol adabına uygun olarak olumlu ve onaylayıcıydı. Yine de MDD ve Yön gibi darbeci bir stratejiden kendilerini beri tutmaya çalışıyorlardı. Partinin seçkin kalemi Behice Boran’a göre devrim asker veya sivil bürokrasiye bırakılamazdı fakat küçük burjuva kökenli bürokrasi de ağalıkla eşdeğer görülemezdi. Halifelik ve sultanlıktan cumhuriyete geçiş, laik yargı sistemi ve diğer devrim değerleri Sosyalistler tarafından içtenlikle savunulmalıydı.





Başka mücadele metotları



Hareketin çıkardığı Ant dergisinde şöyle bir yazı yayımlanmıştı: “Defalarca yazdık: Tekrar ediyoruz. Türkiye’de devrimci, antiemperyalist nitelikte ve sola açık 27 Mayıs Anayasası yürürlükte bulunduğu sürece sosyalistler, temsil ettikleri emekçi halk sınıf ve tabakaları adına iktidar mücadelesini mutlaka ve mutlaka demokratik yoldan yaparlar… Eğer bu anayasa ortadan kaldırılır, anayasa kuruluşları bertaraf edilirse, o zaman başka mücadele metotlarını uygulamak elbette kaçınılmaz hale gelecektir.” Bu istisna edatları TİP’le dönemdaşları arasındaki farkı asgariye indirmekteydi.



İktisat profesörü Sadun Aren, “27 Mayıs hareketinin başlangıcı itibariyle sosyalist bir hedef gütmediğini; fakat neticesinde oluşan fikrî ve siyasî ortamın sosyalist fikirlerin gelişmesine elverişli ortamı yarattığını düşünmekte” idi. “İnkılap Hareketi ile gençlik ve silahlı kuvvetler ülkeyi sürüklendiği karanlık akıbetten kurtarmak için teşebbüste bulunmuşlardı” ve “Sosyalizm’e giden yolda olumlu bir adımdı.”



Fethi Naci, MDD’cilerden bile daha hamasi bir üslupla “Bilinen ilk grevden 83 yıl sonra, ilk sosyalist partimizin kuruluşundan 55 yıl sonra, Cumhuriyet’in ilânından 42 yıl sonra, 27 Mayıs hareketinden 5 yıl sonra” meclise 15 milletvekiliyle giren partilerinin tüm bu ilerici hareketlerin biricik mirasçısı olduğunu yazmaktaydı.





Atatürkçülüğün yeniden doğuşu



Partinin başkanı Aybar ise onu aratmamaktaydı: “27 Mayıs 1960, Kurtuluş Savaşı Türkiye’sinin büyük günlerinden biri: 15-19 Mayıs, 23 Nisan, 30 Ağustos, 29 Ekim, 27 Mayıs. 27 Mayıs Kuvayi Milliye ruhuna dönüştür. Atatürkçülüğün yeniden doğuşudur. 27 Mayıs emekçi halkımızın tarih sahnesine bilinçle çıkma yolundaki çabasının ileri bir merhalesidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin tabana oturma hamlesidir.”



“27 Mayıs’ta tarihimizin bir dönemi ebediyen kapanmıştır. 27 Mayıs Türk sosyal demokrasisinin meşruluğa kavuştuğu gündür. Sosyal hareketler o günden sonra daha büyük bir hızla gelişmeye başlamıştır. İşçinin, köylünün, emekten yana aydınların sesi daha güçlü çıkıyor. Tarihimizde aşağıdan yukarı kurulan ilk parti Türkiye İşçi Partisi o günden sonra kurulmuştur. Sosyal adalet kavramı anayasaya o günden sonra girmiştir. Milli gelirin hakça bölünmesi, toprak reformu, grev, toplu sözleşme, emekten yana devletçilik, planlı kalkınma gibi konular 27 Mayıs’tan sonra yaygın birer milli dava haline gelmiştir. İnsan haklarına, sosyal adalet ilkesine dayanan anayasanın üstünlüğü esası, 27 Mayıs’tan sonra müeyyideye bağlanmıştır.”



“Demokrasimizin sosyal özünü yitirmek artık hiçbir çıkarcı intikamcı grubun harcı değildir. Anayasayı bir yana iterek yukarıdan aşağı bir yönetim sistemi kurmak ve hele yaşatmak da artık kimsenin harcı değildir. Çünkü 27 Mayıs anayasasını uyanık ve demokrasiye bağlı silahlı kuvvetlerimiz, emekçi halk yığınları, Atatürkçü gençlik ve emekten yana aydınlarımız korumaktadır. 27 Mayıs Hürriyet Ve Anayasa Bayramı Türk milletine kutlu olsun.”





27 Mayıs’a gönülden bağlı olanların cümlesine



İki yıl sonraki 27 Mayıs Hürriyet ve Anayasa Bayramı’nda yayımladığı mesaj da ondan geri kalır değildi: “27 Mayıs’ı Osman Paşa marşını söylediğimiz günlerin heyecanı ile anıyoruz. Ve 27 Mayıs’ı milli kurtuluş savaşımızın yeni şartlar altında devamı sayıyoruz. Çünkü 27 Mayıs dış ve iç sömürücüler emrinde meşruluğunu kaybetmiş bir iktidara karşı milletçe direnişimizdir; tıpkı 45 yıl öncesi gibi…



27 Mayıs milli bağımsızlığımıza, egemenlik haklarımıza kıskançça sarılmaktır.



27 Mayıs kaderde, kıvançta ve tasada ortak; bölünmez bir bütün olma özlemimizdir, sosyal adalettir, temel insan haklarıdır, gerçek demokrasidir.



27 Mayıs devrimcilik; köklü dönüşümlerle sömürücü, gerici ekonomik ve sosyal düzenden bir an önce sıyrılma; uygar toplumlara yetişme azmimizdir.



27 Mayıs planlı ekonomidir, kapitalist olmıyan yoldan kalkınmadır.



27 Mayıs barıştır, yarının toplumcu, ileri, mutlu Türkiye’sine giden yolda Kurtuluş Savaşı’ndan sonraki ikinci adımımızdır.



Ve de 27 Mayıs milletçe evet dediğimiz anayasadır. Hürriyet ve Anayasa Bayramımız 27 Mayıs’a gönülden bağlı olanların cümlesine kutlu olsun.”



Mümtaz Soysal



İşçi ve ırgatlar Demirel’i alkışlamaktaydı



Bu candan sahiplenmeyi anlamak için şu hikâyeciği hatırlamakta fayda var: TİP genel sekreterliği yapmış Orhan Arslan bir dost meclisinde dile getirir ki, Mehmet Ali Aybar’la birlikte “İsmet Paşa’nın huzuruna çıkıp, elini öpüp, TİP için icazet ve direktiflerini” almışlardı. Böylesi bir icazetle sisteme dâhil olan Sosyalist partinin yerleşik düzenin sahiplerini ürkütecek tercihlerden uzak durma taahhüdünde bulunduğu aşikârdı.



-Rakip- Yön’ün kalemlerinden Mümtaz Soysal hareketin açmazını oldukça dramatik biçimde resmediyordu: “TİP mitinglerinde işçi ırgat edebiyatı yapılırken planlamacılar, aydınlar ve sosyeteden güzel hanımlar bunu alkışladı; ancak az ileride gerçek işçi ve ırgatlar Demirel’in mitinginde Demirel’i alkışlamaktaydı.” Olanca başarısına rağmen hareket, işçi sınıfı içinde dahi kayda değer bir örgütlenme başarısı gösteremedi, Sol teoriye de beklenen ölçüde özgün katkılarda bulunamadan sahneden çekildi.





Yön



27 Mayıs’ın Sol’da en net yansıdığı ayna Yön oldu. Hareketin darbenin akabinde boy vermiş olmasının da bunda payı büyüktü. 1961 sonunda çıkmaya başlayan derginin adının konma süreci dönemin aydınlarının arayışlarını çok güzel özetliyordu. Mümtaz Soysal’dan dinleyelim: “Çıkarılacak haftalık dergiye bir ad ararken ‘Yön’ sözünü söylediğimde Doğan Avcıoğlu, o her zamanki kesin kararcılığıyla ‘tamam’ demişti. Yön, o sırada bizce ve herkesçe aranan bir şeydi. Dergi de aranan bir dergi olacaktı. Oldu.”



Dergi “sol düşünceye yatkın aydınlar için bir düşünce platformu ve kuruluşu (think-tank) işlevi görmüş”, Sosyalist Kültür Derneği’yle birlikte Sosyalizm’in kitlesellik kazanmasında başlıca merkez olmuştu. Solcu gençlik tarafından en çok okunan dergi olan Yön’ü Sol tarih açısından önemli kılan etken, o dönemde yetişen her düşünce ve eylem adamının bir şekilde onunla irtibat kurmuş olmasıydı. Deniz Gezmiş bile Sosyalizm’i benimseyişini Yön dergisine bağlamaktaydı.



Yön, elitist bir hareketti. Tüm kozunu ordu içindeki rahatsız genç subaylar üstüne oynuyordu. Onun devletle olan derin bağı Yön Bildirisi’ni imzalayanların çoğunun kamuda görevli olması gerçeğiyle de belirginlik kazanıyordu.



Doğan Avcıoğlu



İyi darbe-kötü darbe



Hareketin öncüsü konumundaki Doğan Avcıoğlu’nun Sosyalizm okuması kalkınma merkezliydi. Sosyalizm tarifi, “sosyal adalet içinde hızlı kalkınma” biçimindeydi. Onun devrim anlayışı da kestirmeden iktidarı ele geçirmeye dayanmaktaydı.



Parlamentoculuğu küçümseyip tepeden inmeciliği savunması bundandı. Avcıoğlu hep netti: “Tepeden inen Castro mu, yoksa sandıktan çıkan Amerikan kuklası Dominik başkanı mı daha halkçıdır?” Onun Türkiye okumasına göre de “tarikatçılığın, bölgeciliğin ve feodal kalıntıların hala görüldüğü bir ülkede parlamenter yollarla iktidara gelmek kısa vadede mümkün değildi.”



Türk demokrasisi, ağalar saltanatına takılmış Avrupai bir isimden ibaretti. Bir başka yazısında demokrasiyi şirkete benzetiyordu: “Anonim şirket, nasıl yönetimde sıfır olan küçük hissedarlar sayesinde az sayıda kapitalistin sınırlı sermaye ile diktatörlüğüne yol açıyorsa, yarı feodal bir sosyal yapı içinde de, batı politik sistemi ağa ve eşrafın oy paketleriyle politik hayatta ağır basmasını sağlamaktadır.”



Darbe kimin yaptığına göre iyi veya kötüydü. “Çağımızda tepeden inme gelenler burjuvalar ise rejimin adı faşizmdir. İlerici güçler ise rejimin adı herhalde faşizm değildir.” TİP Başkanı Aybar’la girdiği polemikte şunları savunmaktadır: “Mesela Sayın Aybar demokrasilerin en aksak, en bozuk şekli bile en vaatkâr diktatörlüklerden 1000 kere iyidir demektedir. (…) Bu tanımlamaya göre Süleyman Bey parlamentoculuğunu Atatürk rejiminden ve 27 Mayıs yönetiminden bin kere iyi mi sayacağız?”



İlericiler için ordu en büyük müttefikti. “Türkiye, orduya dayanarak ve ordusunun desteğiyle gericiliği ve gericileri yenmesini bilecektir.” İlericilerin askerle kuracağı ittifaki anti-feodal ve anti-emperyalist mahiyette olacaktı.





 Yarım kalmış bir ihtilâl



27 Mayıs’ı ihtilâl olarak tanımlayan Mümtaz Soysal da bu tanımı niye “münasip gördüklerini ihtilalin halkçı anlamlar ve yüksek duygular içeren bir sözcük olduğunu, dolayısıyla Latin Amerika’da sıklıkla görülen pronunciamientolar gibi değerlendirilemeyeceğini” söylemekteydi.” Menderes’in seçimi kazandığı 14 Mayıs 1950 “Cumhuriyet’i kuran toplumsal grupların, asker ve memurların iktidardan düşürüldükleri yerine toprak ağaları, ticaret burjuvazisinin geçtiği bir gün” idi. “27 Mayıs ise, halk menfaatine çalışacak bu toplumsal grupların iktidarı ele geçirme günüdür.” Bir ihtilâldir ama “yarım kalmış bir ihtilâldir.”



27 Mayıs, Yön’cüler indinde bir şahlanıştı. İlhan Selçuk’a kulak verelim: “Ancak 27 Mayıs’tan sonradır ki Türkiye’de Atatürkçülüğün uyanışı başladı. Bu uyanışın Türkiye’ye getirdiği akım emperyalizme karşı savaştır. Bizi sömüren emperyalizme karşı mücadele, Atatürkçülüğün Türkiye’de gerçekleşmesi için birinci vasıtadır.”



Selçuk’a göre Türk ordusu Türkiye’nin sigortasıdır, halkın zararına herhangi bir faaliyette bulunması ihtimal haricindedir. İran gibi değildir mesela; şahın değil halkın emrindedir. Batılılaşmanın, medenileşmenin ve hürriyet hamlelerinin öncüsüdür.





Komutanın odasındaki Devrim



Bu öncü gücü yanlarına –arkalarına- almak için Yön ekibi ordu içinde ciddi faaliyetlerde bulunacaktı. Dergi üniversitede olduğu gibi askeriyede de çok sayıda okura sahipti. Yön’ün ve aynı ekibin çıkardığı Devrim’in boy hedefi olan dönemin başbakanı Süleyman Demirel bir hatırasında bu duruma şöyle işaret etmekteydi: “Devrim Gazetesi orduda çok okunuyordu. 1969’da Fethiye’den Bodrum’a gitmek üzere jandarma botuna bindim. Güvertede otururken deniz tuttu. Uzanayım diye komutanın odasına çıktım. Baktım, Ant ve Devrim Gazetesi var.”



Ekip kesinlikle havanda su dövmüyordu. Ordu içinde “köprübaşı tutmayı” becermişti. Kendilerine yapılan tepeden inmecilik eleştirisine verdikleri şu cevap, ne kadar açık sözlü olduklarını da gösteriyordu: “Birtakım sosyalistler bu iddiaları 21 Mayıs 1963’ten sonra Cemal Tural’ın Sıkıyönetim Komutanlığı sırasında da ihbar niteliği taşıyan başyazılarda ileri sürmüşlerdi. Güldük geçtik. Cevabımız herkesin sindiği, suçlu aradığı ve Harbiyeli’ye yüklediği bir zamanda Harbiyeli’yi tereddütsüz savunmak oldu. YÖN bu yüzden 15 ay kapalı kaldı. Ama biz hiçbir cunta hareketi ile ilgisi bulunmadığı halde Harbiye’nin ve Ordu’nun en ateşli savunuculuğundan vazgeçmedik. Zira bilmekteyiz ki anayasanın da Atatürk devrimlerinin de bugün tek teminatı Ordu’dur. Kaldırınız Ordu’yu yalnız anayasa yırtılıp atılmaz, hilafet bile geri gelebilir. Ordu’nun biz işte bu inançla üzerine titremekteyiz ve bu arada bütün milliyetçilerin iç ve dış gerici kuvvetlere karşı birleşmesini istemekteyiz. Altı yıldır yayınlanan YÖN hiçbir sayısında yukarıdaki esastan ayrılmamıştır. Eğer bunun adı tepeden inmecilik ise biz tepeden inmeciyiz. Biz bunun Atatürkçülük, milliyetçilik olduğu inancındayız.”





İşimiz askeri kışkırtmaktı



1965’te seçim sandıkları tekrar halkın önüne konduğunda DP’nin devamı niteliğindeki Adalet Partisi’nin muzaffer çıkması ekibi radikalleştirdi ve faaliyetlerini hızlandırmaya itti. Sözlerini sakınmıyorlardı: “Mücadele asıl bundan sonra kızışacaktır ve mücadelenin değişen koşullarına göre yeni ufuklar açılacaktır.” Okur komutanları hatırlayan Demirel, Yön’cülerin neyi kast ettiğini herkesten daha iyi anlıyordu.



Selçuk sadece Avcıoğlu’nu şerh ediyordu: “Son seçimler 27 Mayıs günlerinden beri “zinde güçler” denen aydın çevrelerde, rejime bağlanan ümitlerin azalmasına yol açmıştır. Düzen değişikliğinden yana gözüken TİP ve CHP gibi partilerin beklenen sonuçları elde edemeyişleri, parlamentoculuk yoluyla düzen değişikliği ve kalkınmanın gerçekleşebileceği ümitlerini çok zayıflatmıştır. ‘Düzen değişikliğine hayır’ diyenler, seçimleri devamlı kazanmaktadır. AP iktidardan düşse dahi, parlamentolarda daha uzun bir süre, düzen değişikliğine karşı olan güçler çoğunlukta kalacaktır. Türkiye’nin ise kalkınabilmek için, bir an önce köklü düzen değişikliğine ihtiyacı vardır. Bu ihtiyacı en bilinçli olarak duyan zinde güçler, bu durumda parlamentoculuktan ümitlerini kesmekte ve yeni çözüm yolları aramaya yönelmektedirler.”



Yön-Devrim oluşumu tüm yumurtalarını askerin küfesine koymuştu. Hasan Cemal herkesçe bilinen gerçeği ikrar etmekteydi: “İşimiz, tüm çabamız askeri kışkırtmaktı.” Bunu ancak Atatürk adının arkasına sığınarak yapabilirlerdi. Atatürkçülükleri taktik bir zorunluluğa dayanıyordu.



Bekleyiş



60’ların sonunda Yön’cüler de sabırlarının sonuna gelmişlerdi. Tüm enerjilerini yeni bir 27 Mayıs için seferber etmişlerdi. 9 Mart Cuntası olarak şöhret bulacak hadisenin onlarla iltisağı tanıklar ve kanıtlarla ispatlanacaktı. Bir hafta evvel Avcıoğlu Devrim’de Bekleyiş başlığıyla bir makale yazıyor, “Parlamenter sistemin sonuna yaklaşıldığı artık iyice seziliyor” diyordu. Kara kuvvetleri komutanı meçhul bir sebeple son komutu vermeyi ertelemese balyozu bir kez daha indireceklerdi.



Kendisinden daha popüler, daha kitlesel pek çok hareket çıkmış olsa da, kelimenin tam anlamıyla bir avuç aydın ülkenin kaderini ele geçirmeye kalkmış ve bunu başarmasına ramak kalmıştı. Sivil-asker bürokrasiye öylesine nüfuz etmiş ve aydınlar üzerinde öyle bir tasallut kurmuştu ki 9 Mart’çıları tasfiye eden 12 Mart’la kurulan ara rejimin başbakanı Nihat Erim dahi “Devrim Gazetesinin müdavimlerindendi.”



Maya



Balyoz başlarına indi. Öve öve bitiremedikleri Kemalizm’in balyozu. Zinde güçlerin alaylarının, hakaretlerinin, işkencelerinin tadına bakacakları aylar ve yıllar geçireceklerdi. Yine de 27 Mayıs’a ve bir devrimci özne olarak orduya olan muhabbetlerini kaybetmediler: “Çünkü Amerika sizin döneminiz sırasında Türkiye’ye girdi ve hiçbiriniz sesinizi çıkarmadınız ve Demokrat Parti iktidarına 10 yıl ses çıkarmadınız, ta ki 38 yurtsever subay ses çıkarana kadar ve onları devirene kadar!..”



Bu darbenin üstüne bir de 12 Eylül binince Sol orduya ve Kemalizm’e bakışını kerhen de olsa gözden geçirmek zorunda kaldı; daha Marksist ve kendi gücüne dayalı devrim teorilerine yöneldi. Yine de maya 27 Mayıs’taki cuntacı mayadır. Ordu içinde kendilerine işmar edecek birkaç genç subay, Sosyalistlerimizi etekleri zil çalaraktan Kemalizm’in kuyruğuna takmaya yetmektedir. İlericilik-gericilik klişesine sıkışıp kalmış Sol için marjinallik ile darbecilik arasında bir tercih yapmak mecburiyeti sadece bir dramdır. Hepimizin periyodik olarak bedelini ödediği bir dram. (mücerret.com'dan)

Bu 180
Yazarın Diğer Yazıları


YAZARLAR

Ger?? Duymayan Kalmas? Kalemiyet.Com