Anasayfam Yap    -
Reklam     -
Kunye     -
Son Mansetler    -
Iletisim                                 
Facebook    -
KADINLARIN DİLİPAK İÇİN SUÇ DUYURUSU
PKK KERKÜK'E YERLEŞİYOR
FRANSIZ AJAN MİSRATA'YA GİTTİ
FOTOĞRAFÇISI DA CASUS ÇIKTI

Karakter boyutu :13 Punto15 Punto17 Punto19 Punto

DÜNYANIN SON GÜNÜ

02.06.2020 / 13:52


İstanbul’un fethedildiği gün, İstanbul’dan ayrılan Batılı bir seyyah “Bugün dünyanın son günü” diye kendince olayı özetlemiştir. Aslında bu cümlenin doğru bir tarafı vardır. Çünkü 29 Mayıs 1453 Bizans’ın son günüydü. Bu yüzden olmalı ki Türkiye’de de Bizans kalıntısı bazı çevreler “Zulüm 1453’de başlamıştır” diyorlar. Herkesin bildiği gibi 29 Mayıs’ta dünyanın son günü olmadı. Dünya dönmeye, hayat akıp gitmeye devam etti. Fakat İstanbul’un fethinin dünya tarihinde benzersiz olaylardan birisi olduğu tartışma götürmez.



İstanbul’un fethini belki de İslam Tarihi, Türk Tarihi, Osmanlı Tarihi gibi bölümlere ayırarak ele almak daha anlamlı olur. Çünkü Hz. Muhammed’in İslam’a davet için gönderdiği elçisi Haris Bin Umeyr El-Ezdi’nin Bizans İmparatorluğuna bağlı Hıristiyan Arap olan Gassaniler tarafından öldürülmesi tarihin akışını değiştirmiştir. Bu olaydan sonra Hz. Muhammed döneminde Bizans ile Mute (629), Tebük (631) savaşları, Hz. Ömer döneminde (634-644) Suriye-Filistin-Mısır) savaşları bir birini takip etmiştir. Emeviler kısa ömürlerinde, Akdeniz, Türkiye, Kuzey Afrika gibi pek çok yerde Bizans ile savaştıkları gibi (668-674) iki defa doğrudan İstanbul’u almak için kuşatmışlardı. Emevi (661-750), Abbasi (750-1257) dönemlerinde de Arap-Bizans savaşları devam ettiği gibi aşağı yukarı benzer nedenlerle Türkler ile Bizanslılar arasında da yüzlerce yıl sürüp giden savaşlar olmuştur.



Türk Tarihi açısından da olaya bakıldığında, Türklerin İslamiyet’i kabul etmelerinden önce, Avarlar, Avrupa Hunları ile İstanbul’u kuşatıp ama sonuç alamadıkları bilinmektedir. Türklerin İslamiyet’i kabul etmelerinden sonra Batıya yönelmeleri Anadolu’ya gelmeleri ile birlikte Bizans ile doğrudan savaşları da başlamıştır. Müslümanların (Arap-Türk) İstanbul’u kuşatmalarını, fethetme çabalarını, Hz. Muhammed’in “İstanbul’un fethi hakkındaki hadisi” ile açıklamak neredeyse tarihi bir gelenek halindedir. Hz. Muhammed’in gaybı bilemeyeceği, dolayısı ile gelecekten (İstanbul’un fethi gibi) haber vermiş olmasının söz konusu olamayacağı hakkındaki görüşünün dayandırıldığı ayetler (Cin Suresi 72/26-27, Lokman Suresi 31/34, Hud Suresi 11/31, Enam Suresi 6/50, Ali İmran Suresi 3/179) her nasılsa, fetih açıklamalarında dikkate alınmamıştır. Bu tutumun İslam tarihi bakımından önemli bir sorun oluşturduğu açıktır.



Türkler Anadolu’ya gelmeleriyle birlikte, Pasin (1048) ve Malazgirt (1071) adıyla bilinen iki büyük savaşı Bizans’a karşı yapmışlardır. Tarihte Müslümanların (Arap-Türk) saldıran ama Bizans’ın savunan taraf olduğu iddiası doğru değildir. Hatırlanmalıdır ki ilk savaş olan Mute Savaşı Lut Gölü’nün güneyinde (Kudüs’e 50 km) olmuştur. Bizans’ın orada ne işi vardı? Bizans elbette yayılmacı bir sömürge imparatorluğu idi. Bu yüzden Mute’ye Tebük’e ordu göndermişti. Pasin (Erzurum) Malazgirt (Muş) dönemin tarihi metinlerinde bir Bizans/Rum toprağı olarak değil “Ermeniye” bölgesi diye adlandırılmıştır. Rum ırkından ve mezhebinden olmayan Ermenilere karşı daima katliamcı davrandıklarını ise Ermeni tarihçi Mateos şahitlik etmiştir. (Urfalı Mateos Vekayinamesi 952-1136, Türkçeye Çeviren: Hrant D. Andreasyan TTK, Ankara 2000)



Türklerin Anadolu’ya gelmeleri Ermeniler için o dönemde bir kurtuluş olmuştur. Sömürgeci Bizans’ın zaman içinde kolu kanadı kırılmış, Marmara Denizi sahillerine haps edilmiştir. Ancak Bizans, Selçuklu ve Osmanlı Türklerine karşı Haçlı seferlerinin tertiplenmesine ön ayak olduğu gibi taht kavgalarının, diğer Türk beyliklerinin Osmanlılara karşı ittifak halinde saldırmalarının da her zaman teşvik edicisi, hazırlayıcısı olmuştur. Bu haliyle Bizans, Osmanlılar için, zamanla bir iç sorun halini almıştır. Üstelik Osmanlıların, Balkanlara yayılması ile birlikte, Osmanlı toprakları içinde kalan Bizans, bir beka sorunu haline gelmiştir. Bu iç sorunu ortadan kaldırmanın tek yolu da İstanbul’u fethetmek olmuştur.



Türkler İstanbul’u fethedip, Doğuda İslam’ın hakimiyeti tahkim ederken Batı’da Endülüs’te ise İslam kanlı bir tasfiye yaşamaktaydı. Doğudaki yükseliş Batıdaki tasfiyeye çare olamadı. Ancak Anadolu’da Türk/Osmanlı varlığını kalıcı hale getirdi. İslam’ın kurtarıcı soluğunu Balkanlara yaydı. Arnavutluk’ta Bosna Hersek’te ki İslam varlığı bu dönemin eseridir.



Yüz yıllar boyunca Osmanlı Türkleri kendilerini, bütün İslam Dünyasını, Batının saldırılarına  karşı korudular. İstanbul’un fethini de belki bu koruma çabası içinde ele almak daha gerçekçi olabilir. Osmanlı/Türk Tarihi içinde, Dünya Tarihi bakımından elbette pek çok olay vardır. Ancak bunların içinde belki de birincisi İstanbul’un fethidir.



Ne yazık ki İstanbul’un fethi günümüzde, tarihteki önemine denk düşecek bir şekilde ele alınıyor değildir. Arap Dünyasında İstanbul’un fethini küçümseyen tuhaf sesler duyulduğu gibi, Türkiye’den de bu tür sorunlu seslerin zaman zaman bir şamata halinde yükseldiği bilinmektedir. Oysa akıl/vicdan sahibi bir insan Fatih ile aynı görüşleri, hayat tarzını benimsemese bile fetih olayını, tarihteki karşılığına denk gelecek şekilde ele alacaktır. Ama önyargıları, takıntıları nedeniyle aklı sorunlu hale gelen, vicdanının doğruyu yanlışı ayırma yeteneği kaybolan kimselerin bu olayı sıradan, basit bir olay gibi görmesi örnekleri de çoktur.



Üstelik bu büyük işin mimarı Fatih’i “Bizans imparatoru” gibi unvanlarla güya takdir etmeye heveslenen kimseler de bilinmektedir. Oysa beğenin, beğenmeyin Fatih, bir Müslüman’dır, Türk’tür. Onun İstanbul’da Bizans eserlerini koruması, Bizanslıların temel insan haklarını teslim etmesi, kendisini Bizans imparatoru saymasının sonucu değildir. Aynı işi İstanbul’dan önce ele geçirdikleri şehirlerde bulunan gayri Müslimlere karşı Osmanlı padişahları yaptıkları gibi, Hz. Ömer’in Kudüs vb yerleri fethetmesinin sonunda da görmek mümkündür. Çünkü diğerinin hakkını teslim edip koruma Türklerin, bütün Müslümanların ortak özelliğidir, ahlakıdır. Aksine Fatih’in bu tutumu Bizans olmadığını, Bizans’a benzemediğini göstermiştir. Bizans’ın kendi ırkından/mezhebinden olmayan Ermenilere, Süryanilere karşı nasıl kötülükler yaptığını, Müslümanlara karşı ise soykırımcı bir siyasetin sahibi olduğunu herkes bilmektedir. Dolayısı ile Fatih’in hoş görüsünü, diğeri ile bir arada ve barış içinde yaşama siyasetini Bizans’ın değil, Türk/Müslüman olmasının bir sonucudur.



TV’lerin neredeyse paylaşamadığı bir tarih Profesörü, İstanbul’un fethi için, Fatih ile Kemal Paşa’nın fotoğrafını paylaşmış, “biri fethetti biri kurtardı” diye ancak halk evlerindeki duvarlara yazılacak bir cümle icat etmiştir. İstanbul’un fetih gününde Kemal Paşa niye anılır? Ancak Malazgirt savaşı yıl dönümü törenlerinde, Kemal Paşa heykeline çelenk koymayı marifet sayan bir geleneğin tekrarıdır. Kemal Paşa’nın doğumundan 700 yıl önceki Malazgirt Savaşı için, Kemal Paşa adını hatırlayanlar, aynı tekrarı İstanbul’un fethi için de yapmaktadırlar.



Oysa 13 Kasım 1918’de İstanbul’un İtilaf devletleri tarafından işgal edilmesi Suriye Cephesindeki benzersiz yenilgiden dolayıdır. Hatırlanmalıdır ki Kemal Paşa, Suriye Cephesinde ordu komutanıdır. Ayrıca Kemal Paşa, uzun yıllar İstanbul’un işgaline, işgal dememiştir.



İstanbul’un fethinin sembolü tartışmasız bir şekilde Ayasofya Camisi’dir. Ayasofya ise ne işgal ne de gasp değil doğrudan bir kılıç hakkıdır. Ayasofya 1453-1932 arasında 479 yıl cami olmuştur. İstanbul’un 1918-1923 arasında işgal altında iken beş yılda Ayasofya Cami olarak kalmıştır. İşgalciler Ayasofya’yı cami olmaktan çıkaramamıştır. Ama işgalden on yıl sonra camilikten çıkarılarak müze yapılmıştır. İstanbul işgal döneminde yaşamadıklarını, kurtulduktan sonra yaşamıştır.



29 Mayıs 2020’de fethin 567. Yıl dönümü kutlamaları da teslim etmeli ki sönük/silik geçmiştir. Hakkında o kadar söz edilen Fethin sembolü Ayasofya müzeliğe devam etmiştir. Ayasofya’da ki törende Fetih Suresinin okunması ise Türkiye’de, camiyi müze yapmakla övünen çevre (müzeci) ile Yunanistan’ın tepkisine neden olmuştur. Müzeci çevrenin iddiasına bakılırsa, Ayasofya’nın cami yapılmasına dünyadan büyük tepkiler gelecektir. Türk halkını “dünyanın tepkisi” ile korkutmaya çalışmaktadırlar. Elbette bu müzecilerin ya da müzeliklerin dünya dediği ABD ve AB’dir. Haklarını teslim etmeli dünyanın içinde Yunanistan’da vardır. Güya Türkiye’nin bağımsızlığına çok düşkün olan bu müzelik çevre bir caminin açılışı için gerekli olan özgüvene ve cesarete sahip değildir. Türkiye’yi bir camiyi açma kararını almaya hak sahibi görmüyorlar. Türk’ün yüzlerce yıllık birikimi olan tarihi eserleri, camileri yok ederken gözünü kırpmayanlar, acımayanlar, Bizans eserleri, sembolleri söz konusu olunca birden bire tarihi eserlerin değerini, insanlığın ortak mirasını hatırlamaktadırlar. Bu tutumları ile 29 Mayıs 1453’ün Bizans için dünyanın son günü olmadığını, Bizans’ın günlerinin hala devam ettiğini göstermektedirler.

Bu 49
Yazarın Diğer Yazıları


YAZARLAR

Ger?? Duymayan Kalmas? Kalemiyet.Com