Anasayfam Yap    -
Reklam     -
Kunye     -
Son Mansetler    -
Iletisim                                 
Facebook    -
TTB HEMEN KAPATILMALIDIR
YAPARIZ DİYORSAK YAPARIZ
KARİYE CAMİSİ DE MÜZELİKTEN KURTARILDI
KÖTÜ BEYAZ ADAMIN KÜSTAHLIĞI

Karakter boyutu :13 Punto15 Punto17 Punto19 Punto

KATİLİ AFFETMEK

26.05.2020 / 13:27


Cemal Kaşıkçı’nın İstanbul’da 2 Ekim 2018 günü S.Arabistan Konsolosluğunda katledilmesinden sonra güya başlamış olan dava, nihayet Kaşıkçının büyük oğlu Salah’ın olayın failleri olarak yargılananları affettiklerini açıklaması ile düşmüş oldu. Salah Kaşıkçı ve ailesine nelerin verildiği, kabul etmemesi halinde nelerle tehdit edildiği haber olmadı. Ancak Salah Kaşıkçı, af açıklamasını yaparken Şura Suresi 42/40. Ayetini “Bir kötülüğün karşılığı, aynı şekilde bir kötülüktür. Ama kim affeder ve barışırsa onun ecri Allah’a aittir. Doğrusu O, zulmedenleri sevmez” okumuş olması, katledilen bir kişinin ailesine, katilleri affetme yetkisinin verilmiş olması kuralını tartışma konusu yapan yazılar yayınlandı.



Bu yazıların temel vurgusu elbette ailenin aldığı af kararında tehdidin/devlet terörünün belirleyici olduğu ama ailenin böyle bir af yetkisine sahip olmasının da kamu davasının olmayışından dolayı katiller için bir çeşit ödüle dönüştüğünün vurgulanmasıdır.(Taha Akyol, 24 Mayıs 2020, Karar Gazetesi)



İslam Hukuk içinde, Kamu Davasının olmadığı bu yüzden otoriteyi elinde tutanların keyfiliklerine bir hukuki zemin oluştuğu iddiasını ispatlamak mümkün değildir. Elbette fıkıh kitaplarında şimdi olduğu gibi, Sulh Hukuk, Asliye Ceza, Asliye Hukuk ve Ağır Ceza gibi başlıklar yoktur. Ancak işlenen suçların karşılığı olarak şahsi ve Hukukullah deyimlerinin olduğu bilinmektedir. Hukukullah deyimi ise Allah’ın hakkı, Toplumun hakkı diye açıklanarak doğrudan, bir şahsa karşı işlenmiş suçların dışında kalan suçları kapsadığı bilinmektedir. (Cevdet Yavuz, “Dava”, DİA, C.9, İstanbul 2001, s.12-16)



Kişilere karşı işlenmiş suçların dışında doğrudan toplum düzenine ve topluma karşı işlenmiş olan suçların Kamu Davası başlığı altında ele alınması, Osmanlı hukuk mevzuatında Mecelle ile birlikte yer alması, önceden hiç olmadığı anlamına gelmez. Mecelle’de böyle bir adlandırmanın yapılmış olmasının da Fransız hukukundan alınmış olduğu iddiasının mesnedini bulmak da zordur.



Tartışmanın odağında yer alan asıl husus ise kişilere karşı işlenmiş olan suçlarda, mağdurun ailesine bir af hakkının verilip verilmeyeceğidir. Genel olarak Batı hukukunda mağdurun ailesine böyle bir hak verilmemiştir. Buna karşılık İslam hukukunda Kısas hakkındaki ayetlerde (Bakara 2/178, Maide 5/45, İsra 17/33) mağdurun ailesine böyle bir hakkın öngörüldüğü bilinmektedir. Türkiye’deki hukuk mevzuatı da bütünüyle İslam dışılığı ve ona benzememeyi esas aldığından dolayı mağdurun ailesine böyle bir hakkı vermemiştir.



Kısas davalarında, maktülün velisinin bulunmadığı durumlarda doğrudan kamu otoritesinin, maktülün velisi sayılması ve cezayı takip etmesi, davaya taraf sayılması da başından beri İslam Hukuku içinde bir kamu davasının/kamu hukukunun varlığına örnek olarak gösterilmektedir.



İşlenen suçların çoğu kere kişiye karşı ve topluma karşı olmak gibi iki hususu aynı anda kapsadığı bilinmektedir. Kişiye karşı işlenmiş olan suçların bile cezalandırılması bir kamu otoritesi ile tahkim edilmez ise sonuçsuz kalacağı açıktır. Kamu otoritesinin verilen cezanın uygulayıcısı, takipçisi olması da hem cezanın işlerliği hem de adaletin tecellisi için kaçınılmazdır.



Ancak maktülün/mağdurun ailesine verilen bu hakkın bir istismar konusu haline gelmesi, suçluların sığındığı, cezadan korunduğu bir kayrılma aracına dönüşüp dönüşmemesi de son derece önemlidir. Adnan Kaşıkçı olayında görüldüğü gibi katiller (Salman ve suç ortakları), maktülün ailesini tehditle, hileyle korkutarak kendilerinin affedildiğini ilan ettirmiş ve İslam hukuku içinde artık sanık/suçlu durumundan kurtulmuşluklarını göstermeye çalışmışlardır.   Maktülün ailesi affettiğine göre artık sanıkların yargıladığı dava düşmüştür.



Böyle bir görüntünün hileyi şeriyye olduğu açıktır. Tarihte hilei şeriyye denilen örnekler çoktur. Böyle hilelerin varlığı şeri kuralların (hukukun/şeriatın) işe yaramaz sadece güçlülerin, iktidar sahiplerinin korunup kollandığı, onların iktidarını tahkim ettiği, bir istismar mevzuatı anlamına gelmediğini teslim etmek icap eder.



Maktülün/mağdurun hakkını en iyi koruyacak olan, ona mirasçı olacak olan elbette onun kendisi ve ailesidir. Maktülün haklarında onun ailesini taraf kabul etmeyen bir hukuk düzenlemesi o haklar için doğrudan bir tehdit kaynağı olmaktadır. Üstelik kamu hukuku adına, maktül/mağdur için onun ailesini taraf kabul etmeyen, ona af yetkisi vermeyen kamu otoritesi Türkiye gibi ülkelerde çıkardığı aflar ile doğrudan suçluları ödüllendirici buna karşılık mağduru ve ailesini ise cezalandırıcı sonuçlara yol açmaktadır. Maktülün ailesine böyle bir hakkın verilmiş olmasını, kamu otoritesinin aileyi tehditle istediği af kararını ilan ettirebileceği örneklerini sıralayanların, kamu otoritesinin çıkardığı aflar için bir eleştiri yapmamaları adalet duygularının varlığını şüpheli hale getirmektedir.



Üstelik Türkiye’de son ceza infaz yasasında değişiklik örneğinde görüldüğü gibi doğrudan affetmeden, af kelimesini dahi kullanmadan suçlulukları daha önce mahkeme kararları ile tescillenmiş olan kimselerin salıverildiği bilinmektedir. Kamu otoritesi, devlet hemen her konuda düzenleme yapmayı doğrudan kendisinin bir hakkı, yetkisi gibi görmektedir. Böyle bir otoritenin varlığı ya da kullanılması, haklar için bir tehdit kaynağı halini almakatdır.



Oysa maktülün davasını en iyi takip edecek olan, etme hakkı olan ailesidir. Onun mirasçısı olduğu gibi onun katillerini af edip etmeme hakkı da öncelikle onundur. Kamu otoritesinin aileyi bir tehditten, etkileme ve yönlendirmeden koruyup karar alma hakkını ona tanıması muhtemelen maktülün de son arzusudur. Katilleri af edip etmeme konusunda aileyi yok sayan, taraf kabul etmeyen bir hukuk düzenlemesinin insani ve vicdani olmadığı açıktır.



Türkiye’deki hukuk mevzuatı halka rağmen özelliğine sahip olması adaletten de uzaklaşmasına yol açmıştır. Elbette hukukun evrensel ilkeleri olacaktır. İnsani tarafları olacaktır. Ama aynı zamanda halkın yapısı ve gelenekleri ile de uyumlu bir tarafı da olacaktır. Geleneklerde adaleti engelleyen özelliklerin göz ardı edilmesi kaçınılmazdır. Türkiye’de ise halkın gelenekleri (İslam ile ilgili olsun/olmasın) İslam’ın etkisindedir yaklaşımı ile daima hukukun dışında tutulmuş buna karşılık batı hukuku, adaleti temin etsin/etmesin madem Batı’da vardır o halde iyidir/üstündür diye alınıp uygulanmıştır.



Tanzimat ile başlamış olan Batı hukukunu alma (Nizami Hukuk) uygulaması Cumhuriyet döneminde artarak hemen her konuyu yalnızca Batı Hukukuna göre çözme isteği bir asabiyeye dönüşmüştür. Türkiye’nin AB’ye üye olma isteği de bir kara sevdaya dönüşmüş, AB’de olan hemen her şeyi alma kararı 1920’lerin 1930’ların Türkiye’sini tekrarlamıştır. AB’nin hukuku mevzuatı (AB Müktesebatı) en üst norm sayılmış, Türkiye’nin bütün hukuku ona uydurulmaya çalışılmıştır. Şaşırtıcı olan husus ise bu dönemde hukuka duyulan güven, bağlılık artmamış aksine azalmıştır.



Türkiye’nin AB’yi de başka bir topluluğu da hukuk veya değişik konularda dikkate alması günün şartlarına göre gerekli olabilir. Ancak Türkiye’de halkın yapısına, ihtiyaçlarına göre bir elekten geçirme düzeni olmaksızın sadece orada var diye almak sorun çözmüyor aksine yeni sorunlara yol açıyor. Yazı konusu olan maktülün/mağdurun ailesinin af yetkisinin olması da bu tür örnekler arasında sayılabilir.



Batı hukukunda yok diye böyle bir yetkinin aileye verilmesini yadırgayanların, şahıslara karşı işlenmiş olan suçları, o şahıslar ile belki ömründe hiç görüşmemiş olan yakınlığı olmayan TBMM üyelerinin kararı ile affedilmelerini doğal, meşru saymaları da vicdanlar için bir yüktür. Mşruiyetin ölçüsünü, ayarına Batı Hukuk mevzuatına göre ayarlama ısrarı Türkiye’de hukukun/adaletin önünde bir engel olarak durmaktadır.

Etiketler: KATİLİ AFFETMEK
Bu 73
Yazarın Diğer Yazıları


YAZARLAR

Ger?? Duymayan Kalmas? Kalemiyet.Com