Anasayfam Yap    -
Reklam     -
Kunye     -
Son Mansetler    -
Iletisim                                 
Facebook    -
FOTOĞRAFÇISI DA CASUS ÇIKTI
AYASOFYA CAMİSİNDE ZULÜM BİTTİ
NASIL BİR ŞEREF YOKSUNUSUN?
28 ŞUBAT DARBECİLERİNİN CEZASI ONAYLANDI

Karakter boyutu :13 Punto15 Punto17 Punto19 Punto

TARİH YALNIZCA BİLİNÇ İÇİN OLMALI

12.05.2020 / 12:42


Tarih bize sorunlarımızı çözecek imkanları, fırsatları verirse önemli olur. Aksine tarihi, sorunları kalıcılaştırmanın, büyütmenin yeni sorunlar icat etmenin bir aracı haline getirenler, toplum için bir iyilik yapmış olmazlar. Tarih insanları aldatmanın, dayanışma içinde olması gerekenlerin kin ve nefretle doldurulmalarının bir aracı, bir alanı haline getirilmemelidir. Böyle yapıldığında ortaya çıkan hasılanın, kimlerin faydasına, kimlerin zararına olduğunu düşünmek icap etmez mi?



Elbette tarihte olup bitenler, her zaman toplumun hayrına işler olmamıştır. İşte onları bulup yeniden tekrarlamanın, tedavüle sürmenin hangi tarafa ne tür faydalar, zararlar getirdiğini hesaba katmayanların, tarih bilinci olmadığı, tarih bilincinin önünde bir engel oluşturdukları da teslim edilmelidir. Tarih toplum için her şeyden önce, bir bilinç inşa etme alanı olmalıdır. O bilinçle, toplum daha donanımlı, zorluklara karşı daha hazırlıklı olacaktır. Toplumu böyle bir bilinçten, hazırlıktan yoksun bırakanlar aslında tarihte kalmış, birer kişiliğin günümüzdeki yansımalarından başka bir şey değildirler.



Tarihle meşgul olanların "Yavuz Sultan Selim, Mısır Seferinden sonra İran'a yürümek istedi" diye yazması hakikate uyar mı? O tarihte İran mı vardı? Safavilerin üzerine yürüyüp onlarla ceng etmek, İran'a yürümek değildir. Evet İran, Safaviliğin siyasi mirası üzerinde meydana gelmiş ise de Safavilik, İran değildir. Safavilik mirası üzerine kurulan İran'da fars hegemonyası ve bağnazlığı vardır. Safavilikte ise Şiilik bağnazlığı ve hegemonyası vardı. İkisi arasındaki farkı tarihle meşgul olanların teslim etmeleri gerekir iken nasıl yok sayabilirler? İran'da hiçbir yerde Safavilik adı görünür değildir. Safaviliğin Şiilik taassubu ön planda iken, İran’ın Fars taassubu ve yayılmacılığı ön plandadır.



Safavilik ile İran benzerliği ikisini bir ve aynı etmez. MS 2020'de dünyayı Yavuz Sultan Selim ya da Şah İsmail'in penceresinden görme çabasının, bir anlamı ya da karşılığı var mıdır? Muhtemelen yoktur. Safavilik eleştirilerini getirip İran'a bağlamak, işgal altındaki Güney Azerbaycan'da, işgale, Fars hegemonyasına karşı oluşan nefreti görmemek demektir. Buna mecbur musunuz? Onu görmemek en çok Fars hegemonyasının işini kolaylaştırmaz mı?



Mezhep bağlılığını verili bir durum sayarak, onun ile birlikte dayanışma yolunun çaresini, bir yolunu aramak yerine bu bağlılığı, dayanışma yolu ve çaresinin önüne bir engel gibi görmek, Şii mezhebi üzerinde Fars tekelini tahkim etmeye çalışan İran resmi makamlarının işini kolaylaştırmak değil midir? Böyle bir kolaylığı altın tepsi içinde İran resmi makamlarına sunmuş olanlar iflah olmaz bir bilinç körlüğü içinde olmalıdırlar.



Binlerce yıl öncesine kadar uzanan mezhep tartışmalarını günümüzde sonlandıracak, tarafları tek bir anlayışta ittifak ettirecek sihirli bilgiye ya da kuvvete kimse sahip değildir. Binlerce yıldır denenen ama bir türlü hayırlı bir sonuç getirmediği görülen böyle çabaların tekrarlanmasının nasıl yıkımlara, felaketlere yol açtığını görmek için nasıl kuvvetli bir uyarıya ihtiyaç vardır?



Günümüzde ki siyasi bloklaşma, her yerde, her zaman mezhep temeli üzerinde olsaydı, Fars İran'ın Şii Kuzey Azerbaycan ile birlikte ve Ermenistan'a karşı olması icap etmez miydi? Oysa İran Hıristiyan Ermenistan ile Şii Kuzey Azerbaycan'a karşı ittifak halindedir. Bunu niye görmüyorsunuz? Fars hükümeti için Şiilik mezhebi, bazı bölgelerde dış siyaseti için yalnızca kullanışlı bir araçtır. Bütün dış siyasetinin bu araç ile tespit edildiğini iddia etmek önemli bir bilgisizliğe ve olup bitenleri görmeye dayalı olmalıdır.



Bu durum sadece İran’ın Ermenistan Devleti ile sınırlı değildir. İran’da nüfusun yarıya yakını Türklerden oluştuğu halde ve ancak 85.000 kadarı da Ermenilerden meydana gelmiş iken, İran’da Ermenilerin sahip olduğu hakların zırnığına bile Türkler, Araplar, Kürtler, Beluçlar sahip değildir. Üstelik Türklerin ezici çoğunluğu Şii olduğundan normalde onların İran’da Araplar, Beluçlar ve Kürtlere göre çok daha iyi durumda, kültürel haklarını kullanır durumda olması beklenirken fiili durum bunun tam aksinedir.



İran’da Şii Türkler, Farslar tarafından daima tarassut altında tutulan, kültürel hakları da yok sayılan bir topluluktur. İran’da Ermeninin adı, kültürel hakları ile kurumları ile vardır ama Türk’ün adı, kültürel hakları ile kurumları ile yoktur. Bunun doğal bir sonucu olarak Türklerin Farslara karşı muhalefeti giderek nefrete dönüşmüştür. Ancak her nedense Türkiye’de bazı çevreler olup biteni görüp analiz etmek yerine, olaylara hala kaldıkları yerden, 16. Yüzyıldan bakmaya devam etmektedirler. 



İran içinde kimin Şii olduğu ikinci derecede öneme sahiptir. Asıl olan Fars olup olmadığıdır. Fars olmayan Şii Arap, Şii Kürt ve Şii Türklerin mezhebi aidiyetleri, üzerlerindeki baskıyı kaldıran hatta azaltan bir neden bile değildir. Bu yüzden 85 binlik Ermeni nüfusunun sahip olduğu imkanlara sahip olmaları hayal bile edilemez.



İran içinde Fars olmayan Şii nüfus üzerindeki tarassut hali, ister istemez onları potansiyel bir sorun, potansiyel bir tehdit durumuna getirmiştir. Onların Şiiliğe aidiyetlerinin vurgulanması Farslar için, onları yeniden aldatma ve uyutma yolunun bir aracından başka bir şey değildir. Yıl boyunca bitip tükenmeyen mezhebi törenler Fars hükümeti için işte bu aldatma ve uyutma yolunun kat edilmesidir.



Bugüne kadar yapılan Şii mezhebine yönelmiş eleştirilerden bir sonuç elde edilmiş değildir. Muhtemelen bundan sonra da elde edilecek değildir. Ancak böyle eleştirilerin, İran hegemonyası altında bulunan Fars olmayan Şiilerin muhalefetlerini önemli ölçüde zayıflattığını, eleştiri sahipleri görmüş değildir.



Oysa mezhebi aidiyeti bir insani seçim gibi düşünmek daha gerçekçi olmaz mı? Her ne kadar özünde bireyin doğup büyüdüğü çevrede baskın olan kültürel havaya bağlığına dayanıyor ise de o birey mezhebi bağlılığını, kendi kimliğinin, kişiliğinin bir unsuru görmektedir. O halde onun bu kişiliğinden/kimliğinden bildiği mezhebi bağlığını, bir insani seçim gibi görmek, bir hak gibi saygı değer bilmek başka mezhebi aidiyetlerle barış içinde, uyum içinde bir geleceğin başlangıcı olabilir.



Üstelik Osmanlı döneminde 16. Yüzyılın başına kadar Safavilik, bir tehdit ya da bir düşman görülmezdi. Safavi Tekkesine her yıl düzenli yardım da yapılırdı. Osmanlı yönetiminin, Safaviliğin mahiyetini bilmeksizin yardım ettiğini düşünmek gerçekçi değildir.



Safaviliğin özellikle Şah İsmail döneminde Akkoyunluları alt ederek siyasi bir güç haline gelmesi, Anadolu’da yayılmayı da kendisinin doğal bir hakkı olarak görmesi iledir ki Osmanlı Safavi ilişkileri, iki düşmanın ilişkisi haline gelmiştir. Olayın evvel emirde siyasi gerekçelere dayandığını teslim etmek icap eder. Çünkü daha öncesinde Safavilere bağlılık Anadolu’da bir sorun olmamış, savaşlar için bahane teşkil etmemiş iken birden bire Safavilere bağlılık en önemli tehdit haline ulaşmıştır. Hatırlamak icap eder ki Karamanoğulları da Safavi/Şii olmadığı halde Sünni oldukları halde, benzeri sorunları Osmanoğulları ile yaşamıştır. Tarihteki bu kavgaların temelinde mezhebi aidiyetten önce siyasetin belirleyici olduğunu teslim ederek tarihi anlamaya çalışmak hem isabetli olacak hem de yeni sorunlar için bir bahane teşkil etmeyecektir.



Yüz yılı aşan bir geçmişe sahip olan Türkiye ile Kuzey Azerbaycan ilişkileri bunun bir karşılığıdır. Kuzey Azerbaycan’ın ezici çoğunluğu Şii olmasına karşılık 1918’de Osmanlı Devleti elindeki kıt kanaat imkanlarını Kuzey Azerbaycan’ın emrine vermiştir. Onun bağımsız bir ülke olmasını temin etmek için olağan üstü fedakarlık örnekleri göstermiştir.



Kuzey Azerbaycan’da SSCB işgalinin 1991’de sona ermesinin ardından Türkiye hemen her alanda Azerbaycan ile iyi ilişkilerini geliştirmiştir. Her ne kadar 1992’de Ermenistan ile olan savaşta yeterince yardım edememiş ise de Azerbaycan’ın yanında yer almaya devam etmiştir. Ezici çoğunluğu Sünni olan Türkiye, yine ezici çoğunluğu Şii olan Kuzey Azerbaycan ile olabilecek iyi ilişkilerin, kardeşliğin örneklerini ortaya koymuştur.



Ülkelerin dış siyasetini mezhebi bağlılıkları ile sınırlandırmak isabetli değildir. Taraflara böyle bir siyasetin nasıl bir gelecek sağlayacağı sorusunun cevabı daha öncelikli ve önemlidir. Türkiye ve Kuzey Azerbaycan arasındaki iyi ilişkiler, her iki taraf içinde bir kuvvet bir güvenlik kaynağıdır. Her iki tarafın düşmanı ya da rakibi olan taraflar için de bir zayıflık nedenidir. Ülkeler arasında görülen bu iyi ilişki örnekleri neden topluluklar arasında olmasın? Üstelik Batı Türklerinin ayrılmaz, en asli unsurlarından olan Güney Azerbaycan halkını yalnızca mezhebi bağlılıklarının bir sonucu olarak dayanışma yapılacak kardeş bir topluluk olarak görmemek, onlara karşı yapılabilecek büyük bir kötülüktür.



Tarihle meşgul olanların, kardeş topluluklar arasında var olan yakınlığı tahkim etmek yerine bu yakınlığı azaltacak telkinlerde bulunmaları akla, vicdana ziyan bir tutumdur. Yüzlerce yılın içinde yaşanmış büyük felaketleri anlamamanın, görmemenin bir sonucudur. Kardeşlerin arasındaki yakınlık ille de bir tarafa düşmanlık değildir. Kardeşlerin yakınlığını behemehal kendisine düşmanlık bilenlerin ise doğrudan düşman olduklarından kuşku duyuylmamlıdır.

Bu 55
Yazarın Diğer Yazıları


YAZARLAR

Ger?? Duymayan Kalmas? Kalemiyet.Com