Anasayfam Yap    -
Reklam     -
Kunye     -
Son Mansetler    -
Iletisim                                 
Facebook    -
FOTOĞRAFÇISI DA CASUS ÇIKTI
AYASOFYA CAMİSİNDE ZULÜM BİTTİ
NASIL BİR ŞEREF YOKSUNUSUN?
28 ŞUBAT DARBECİLERİNİN CEZASI ONAYLANDI

Karakter boyutu :13 Punto15 Punto17 Punto19 Punto

Türkiye’nin Hapishanelerinde Kaç Gazeteci Var?

ATİLLA YAYLA
07.05.2020 / 16:23


İfade özgürlüğünün sektörel yansıması olarak basın özgürlüğü her demokratik ülke için önemli. Basının işi vatandaşları ülkede ve dünyada olup bitenlerden ve ortalıkta dolaşan yorum, değerlendirme ve fikirlerden haberdar etmek. Özellikle kamu otoritesi ve kaynağı kullananlarla toplumda bir tanınmışlığa sahip olanların yapıp ettiklerini topluma duyurmak. Çünkü kamunun bunlardan haberdar olmaya hakkı vardır ve yayın organları ve gazeteciler bu anlamda bir kamu görevi ifa ederler. Bu yüzden gazetecilik mesleği diğer mesleklere tanınmayan bazı haklar ve korumalarla donatılır. Bunlar gazetecilere verilen imtiyazlar değildir, kamunun haberdar olma hakkının hayat bulabilmesi için alınan tedbirlerdir.



İstikrarlı demokrasilerde ve güçlü bir sivil toplumun olduğu ülkelerde, medya organlarının çoğulluğu halkın habersiz bırakılmasını ve aldatılmasını önlemenin en etkili aracıdır.  Bazen -hatta sık sık- iddia edildiği gibi tarafsızlık ve bağımsızlık değil çoğulluk basın özgürlüğü ve basının fonksiyonel olması açısından en önemli unsurdur. Çünkü tarafsızlık ve bağımsızlık her durumda tanımlanamaz ve gerçekleştirilemez. Yayın organları aynı zamanda birer ticarî işletmedir ve hem sahiplerinin hem de yöneticilerinin ve çalışanlarının bir dünya görüşü, siyasî tercihi vardır. Bu durum, haber vermede dürüstlük şart olsa da, yayın organlarının işleyişinde bir şekilde etkili olacaktır. Bunun yaratacağı mahzurlar ve sorunlar, ancak çoğullukla giderilebilir. Çoğulluk medya organlarının abartma, çarpıtma ve yalanlarını karşılıklı teşhis ve teşhir ederek birbirlerini denetlemesini de sağlar. Toplum bir kesim medya tarafından manipüle edilmekten ancak bu sayede kurtulabilir, kaçabilir.



Teknolojik gelişmeler konvansiyonel medyanın önemini ve etkisini azalttı. Haber web siteleri, bloglar, internet televizyon kanalları medya organlarına eklendi. Geleneksel medyanın gücü sosyal medya tarafından da eritildi. Hâlen tekniği ve kuralları gelişme sürecinde olan ve yeni medya denilen bir tür böylece hayatımıza girdi. Sosyal medya platformları artık dünyanın en büyük medya organları, ama muhtevalarını bu yayın organlarının kendileri değil üyeleri sağlıyor. Bu gelişme neredeyse bir sosyal medya hesabı olan herkesi bir gazeteci, bir yorumcu durumuna getirdi. Bir anlamda, artılarıyla eksileriyle, medyayı demokratikleştirdi.



Türkiye basın özgürlüğünde uluslararası bazı kuruluşlar tarafından açıklanan raporlarda iddia edildiği kadar kötü durumda mı? Bir gazeteciyi İstanbul Başkonsolosluğunda canlı canlı parçalatan Suudi Arabistan, muhalif gazetecileri kaza veya intihar süsüyle öldüren Rusya ve totaliter bir rejime sahip İran’da medya Türkiye’de olduğundan daha mı özgür? Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün son açıklamasında iddia edildiği gibi Türkiye’de 90 civarında gazeteci gazetecilik faaliyetlerinden dolayı hapiste mi yatıyor? Türkiye basın özgürlüğünün tatminkâr seviyede olduğu, hiç bir problemin bulunmadığı bir ülke değil elbette. Böyle söyler ve düşünürsek kendimize de memleketimize de kötülük yapmış oluruz. Ancak, ülkedeki muhalif medyanın, bazı ülkelerin resmî raporlarının ve kimi uluslararası kuruluşların iddia ettiği kadar kötü durumda da değiliz.



Akıl ve mantık, “hapisteki gazeteciler” meselesi ele alındığında karşımıza üç grup çıkabileceğini söylemekte. Birinci grup gerçekten, şüphe edilemeyecek biçimde, gazetecilik faaliyetlerinden dolayı hapse konanlardan müteşekkil olmalı. Bunlar haber yaptıkları, iktidarı eleştirdikleri için haksız ve basın özgürlüğüne darbe vuran cezalara çarptırılmış gazetecilerdir. Üçüncü grupta hiçbir şekilde gazetecilik mesleğiyle ve gazetecilik faaliyetleriyle ilgisi olmayan ve dünyanın her tarafında yargılanması ve cezalandırılması gereken eylemlerden dolayı mahkûmiyet almış “gazeteciler” bulunuyor olmalı. Bu suçlar cinayet, yaralama, darp, gasp, dolandırıcılık, hırsızlık yanında -Türkiye gibi bir ülkede sürpriz olmayacak şekilde- bombalama yoluyla ayrımsız terör uygulama, terör eylemlerinin planlanmasına katılma ve yardım etme, terör örgütlerine silah taşıyarak yardım etme ve teröristlere yataklık etme gibi suçlar olabilir. İkinci grupta ise gazetecilik faaliyeti olup olmadığı hemen her ülkede tartışma konusu olabilecek suçlardan cezaevine konmuş kimseler yer alıyor olmalı. Millî güvenliğe ilişkin, elde edilmesi ve/veya ifşa edilmesi kanunla yasaklanmış bilgileri elde etme ve açıklama, hakaret, özel hayatın mahremiyetini ihlâl, ticarî itibara zarar verme amacıyla kasıtlı haber yapma gibi suçlar bu gruptaki gazetecilerin suçları arasında sayılabilir. Konuyla yaklaşık bir buçuk sene önce daha yakından ilgilenmeye başladığımda, ilgili makamlardan elde ettiğim bilgilere göre, o zaman hapiste olduğu söylenen yaklaşık 150 gazetecinin yarısından epeyce fazlası üçüncü grupta yer almaktaydı. Konuyu bu yakınlıkta takip etmeyi bıraktığım için şimdi durum nedir bilmiyorum. Ama geniş bir üçüncü grup bulunması ve ilk grubun en küçük grubu teşkil etmesi çok muhtemel.



“Hapisteki gazeteciler” hakkında genelleme yapmakla yetinmeyip her bir isimle ilgili tam bilgiye ulaşmak çok zor olamaz. Ne yazık ki, muhalif medyada bunu yapacak kadar dürüst, mesleğinin ahlâk ilkelerine bağlı gazeteciler, muvafık medyada ise bunu yapacak kadar uyanık ve gayretli gazeteciler pek yok. Bu yüzden, bir kesim hapiste bulunan bütün gazetecilerin gazetecilik yaptığından dolayı hapiste olduğunu iddia ederken, karşı kesim ya sessiz kalıyor veya hapisteki tüm gazetecilerin gazetecilik dışı eylemlerden dolayı mahkûm olduğunu ya açıkça ya da örtülü biçimde savunuyor. Bu şartlar altında, uluslararası destekle birlikte, tüm gazetecileri masum gösterenlerin sesi daha çok duyuluyor. Siyasî muhalefet de, irili ufaklı aktörleriyle, bana göre, özgür medya sevgisinden ziyade iktidarı yıpratır düşüncesi ve umuduyla, bu sese katılıyor veya onu kullanıyor.



Muhalifler ve muvafıklar arasındaki bu duyulma ve etkili olma dengesizliğinin dört nedene dayandığını düşünüyorum. İlki, kötü şeylerin daha kolay haber olması ve insanların kötü şeyleri duymaya ve yaymaya daha çok meyil göstermesi. İkincisi, hem iç hem dış ayakları olan müthiş, muazzam bir dezenformasyon mekanizmasının varlığı ve faaliyetleri. Üçüncüsü, iktidarı açıktan destekleyen medya organlarının, gerçek durumla ilgili bilgi toplamakta ve yaymakta başarısız, beceriksiz ve tembel olması. Dördüncüsü ise iktidarın, resmî makamların, yapılması şart olan bazı şeyleri yapmaması.



Kötü şeylerin haber olma ve duyulma şansının iyi şeylerin haber olma ve duyulma şansından fazla olması sektörün bir klasiği. Burada onun üzerinde durmayacağım. Ancak, bugünlerde okuyup bitirdiğim, Vladimir Volkoff’un The Set Up (Tezgah) adlı romanının da etkisiyle, ikinci sebebe, yani dezenformasyon faktörüne daha çok ilgi duyuyorum. Soğuk Savaş döneminin bir kısmının doğrudan gözlemcisi olmuş bir kimse olarak bu konuya yabancı değildim zaten, ama Volkoff’un dezenformasyon üzerine bu müthiş romanı hakikaten ufkumu genişletti ve gözlerimi açtı.



Dezenformasyon, enformasyonun parçalı kullanma, saklama, abartma, muğlaklaştırma, yalanla karıştırma, yalan haber üretme gibi tekniklerle hedef kişiyi veya kitleyi yanıltmak, kandırmak, manipüle etmek için kullanılmasına dayanan bir faaliyettir. Dezenformasyon her ülkede ve her sistemde var. Ama geçmişte totaliter ülkelerde zirve yapmıştı. Hâlen de en çok ve etkili biçimde total ideolojilerin peşinde koşan kişiler ve gruplar tarafından gerçekleştirilmekte. Alman nasyonal sosyalistleri ve Sovyet Marksist sosyalistleri dezenformasyon teknikleri açısından liberal ülkelerle karşılaştırılamayacak kadar ileri gitmişti. Liberal Batı onlara aynı yolla mukabele etmeye çalıştı ama hiçbir zaman bu dezenformasyonu yeterince etkisiz kılmayı veya denge sağlamayı beceremedi. Soğuk Savaş’ın bitmesinden sonra Sovyetlerin dünya çapındaki dezenformasyon networkü dağılmış olmakla birlikte dezenformasyon sosyalist çevrelerde kendini yeniden üreten bir alt kültür ve temel faaliyet biçimi olarak yaşamaya devam etti.



“Hapisteki gazeteciler”le ilgili dezenformasyon faaliyetleri, doğal olarak, alenî, yani gözler önüne cereyan ediyor, ama bu işlerle ilgili bilgi sahibi olmayanların aslında neler olduğunu görmesi ve anlaması zor. Yazının konusuyla doğrudan ilgili bir örnek vereyim. Yakınlarda bir kanunla infaz mevzuatında değişiklikler yapıldı ve çok sayıda mahkûmun hapisten çıkması sağlandı. Bu değişiklikle ilgili tartışmalar esnasında “katiler, hırsızlar serbest bırakılıyor, gazeteciler hapiste tutuluyor” mealinde sözleri çok sık duyduk. Bu söz, bilinçli bilinçsiz,  tipik bir dezenformasyon taktiğine dayanarak hazırlanmış bir slogandı. Slogan iki grubu birbiriyle zıtlaştırıyor ve ilk grubun itibarsızlığından ve suçluluğundan ikinci gruba itibar ve suçsuzluk devşirmeye çalışıyordu. Bir mantık hilesi yaparak ilk grubu suçlarıyla ikinci grubu ise meslekleriyle anıyordu. Oysa mantıken, her iki grubun da ya suçlarıyla ya da meslekleriyle anılması gerekirdi. Anlamlı ve ahlâklı bir karşılaştırma ancak böyle yapılabilirdi. Şüphe yok ki, birinci gruptakiler arasında insan hayatı kurtarmaya çalışan doktorlar,  gençlerin hayatına iyi bir yön vermeye çalışan öğretim üyeleri, yavrularına hayatını feda etmeye hazır anneler ve benzerleri de bulunuyor olabilir. Gazeteciler arasında ise katiller, hırsızlar ve terör eylemlerine bulaşmış kimseler de yer alıyor olabilir. Nitekim ilgili tartışmaların devam ettiği günlerde tanınmış ve kıdemli bir gazeteci, şahitleri olan bir cinayetten dolayı tutuklandı. Hiçbir meslek erbabının asla suç işlemeyeceğine dair bir karine yok. Her vakanın, meslekler arasında ayrım yapmadan, kendi zemininde değerlendirilmesi gerekir. Dolayısıyla, gazeteciler peşinen suçlu ilan edilemeyeceği gibi olağan suçlardan ciddî delillerle yargılanmış ve mahkûmiyet almış gazeteciler de her şey görmezden gelinerek masum ilân edilemez.



Dürüst ve mantıklı bir tavır, gazetecilere atfedilen suçları öğrenir ve tüm gazetecilere otomatik bir masuniyet statüsü tanımak ve serbest bırakılmalarını talep etmek yerine gerçekten gazetecilikten dolayı içeri girenleri teşhis edip onların serbest kalması için konuşmayı gerektirirdi. Ancak, bu yapılsaydı “hapisteki gazeteciler”in sayısı düşerdi. Ayrıca gazetecilerin bazılarının nasıl “adi” ve vahim suçlara karıştığı ortaya çıkardı. Bütün bunlar, tüm “gazetecilerin” serbest bırakılmasını talep edenlerin elini zayıflatır ve dezenformasyon çabalarının altını oyardı. Bu yüzden, bunu yapmaktan özenle kaçınıldı. İlgili dezenformasyon faaliyeti bazı suçluları sırf gazeteci olduğu için adaletten kaçırma çabasını da kapsayacak şekilde, dolu dizgin sürdürüldü. Kimse “bir dakika, ne oluyor?” demedi, diyemedi.



Bu konuyu ele almışken, Türkiye’de “hapisteki gazeteciler”in sayısının yüksek görünmesine yol açıyor olabilecek diğer bazı sebepleri de kısaca ele alayım. Şüphe yok ki, önce bir gazeteci tanımı yapmak lâzım. Bu sanıldığı kadar kolay değil. Nerelerde çalışanlar gazetecidir? Bir gazetede çalışan sürücü de gazeteci midir? Yoksa sigortası basın mensubu olarak ödenenler mi gazetecidir? Çok sayıdaki şiddet meftunu sosyalist frakisyonun dergilerinde çalışanlara da gazeteci denecek midir? Yoksa sadece sarı basın kartı olanlar mı gazetecidir? Sosyal medya sayfaları çok takip edilen kimseler de gazeteci sayılabilir mi? PKK yayın organlarında çalışanlar gibi IŞİD yayın organlarında çalışanlar da gazeteci midir?



Türkiye terörle ve darbecilerle başı belada olan bir ülke.  Türkiye’de ideolojik terör örgütleriyle (DHKP-C ve IŞİD gibi), etnik terör örgütüyle (PKK) ve terörü de araç çantasında tutan FETÖ ile sürekli mücadele hâlinde. Türkiye’nin terörle imtihan bakımından dünyanın en talihsiz ülkesi olduğunu söylesek abartmış olmayız. Bu üç yapı, ideolojilerinde, dünya görüşlerinde ve stratejilerinde yayın organlarını vazgeçilmez bir unsur olarak görmekte. Meselâ Marksist sosyalist gelenek mutlaka örgütlenmede bir legal bir illegal kanada sahip olmayı ve legal kanatta da bir yayın organının (genellikle bir derginin ) elinde bulunmasını esas alır. Bu her Marksist sosyalist örgüt için vazgeçilmezdir. Ancak, bu yayın organları kelimenin gerçek anlamında yayın organı değildir. Örgüt içi haberleşme, eğitim, hareket kolaylığı sağlama ve bazı faaliyetlere kılıf sağlama (kamuflaj)  işlevlerini görür. PKK’nin bazıları hâlâ Türkiye’de resmen ve fiilen faaliyet gösteren pek çok yayın organı var. FETÖ ise bu örgütlerin hepsinin en arsızı ve tehlikelisi. FETÖ güçlü zamanlarında hem kendi geniş medya ağına sahipti hem de hemen hemen tüm gazeteleri kontrol altına alma veya manipüle etme gücüne malikti. Bu üç şebekenin yapılanmaları henüz tamamıyla dağıtılamadı. Bunlar hiçbir şekilde gazetecilik faaliyeti sayılamayacak eylemleri de gazetecilik kisvesi altında yapabiliyor. Meselâ bombalar patlatarak can alma eylemlerinin parçası olabiliyor, silah ve terörist saklıyor, naklediyor. İnsanlara iftiralar atarak hayatları karartabiliyor. Sonra bunları yapanlar bu suçlardan yargılanıp ceza aldığında gazetecilikten mahkûm olmuşlar gibi dünyaya duyuruluyor. Türkiye’yi yerin dibine batıran ve inanılmaz şekilde Suudi Arabistan, Rusya ve İran ile aynı kefeye koyan raporların dayandığı bilgiler daha ziyade bu çevrelerin aktardığı “bilgiler”. Batılılar da,  elbette, eğer dezenformasyon ağının bizzat parçası değilseler, kötü niyetlerinden veya saflıklarından, bunların üzerine atlıyor.  Böylece, gazetecilik dışı, suç teşkil eden fiillerden hapiste olanların gerçek gazetecilere eklenmesiyle “hapisteki gazeteciler”in sayısı kabarıyor.



Dezenformasyonla etkili mücadele karşı dezenformasyonla veya dezenformasyonu görmezden gelmekle yapılamaz. Yapılsa bile işe yaramaz, sonuç vermez. Yalan ancak gerçek tarafından tahtından indirilebilir. İşte bu noktada resmî makamlara, özellikle Adalet Bakanlığı’na büyük görev düşüyor. Bence Adalet Bakanlığı ilgili yargı dosyalarından topladığı bilgileri rapor olarak periyodik şekilde (meselâ üç ayda bir) kamuya açıklamalı. Bu bilgilerin yer aldığı dosyaları, yargıyla anlaşarak, isteyenlerin erişimine açık tutmalı. Bu gerek demokrasinin daha sağlıklı olması gerekse kamu vicdanının tatmin edilmesi için de gerekli. Diğer taraftan Bakanlık, basın özgürlüğüyle ilgili mevzuatın hem istismarları önleyecek hem de basın özgürlüğünü geliştirecek şekilde yenilenmesi için de çaba harcamalı. Aksi takdirde bir yandan gerçek gazetecileri harcayacak ve onların sırtından suç işlemiş gazetecilere serbestlik talep edecek diğer yandan Türkiye’yi basın özgürlüğünün neredeyse hiç olmadığı bir ülke gibi gösterecek dezenformasyon faaliyetlerine daha çok şahit oluruz. (hürfikirler.com'dan) 

Bu 394
Yazarın Diğer Yazıları


YAZARLAR

Ger?? Duymayan Kalmas? Kalemiyet.Com