Anasayfam Yap    -
Reklam     -
Kunye     -
Son Mansetler    -
Iletisim                                 
Facebook    -
TTB HEMEN KAPATILMALIDIR
YAPARIZ DİYORSAK YAPARIZ
KARİYE CAMİSİ DE MÜZELİKTEN KURTARILDI
KÖTÜ BEYAZ ADAMIN KÜSTAHLIĞI

Karakter boyutu :13 Punto15 Punto17 Punto19 Punto

PARTİ DEVLETİ

05.05.2020 / 13:20


Parti devleti genel olarak, meclisin, hükümetin ve bunun sonucunda, devletin bir parti tarafından yönetilmesi, başka bir partinin varlığına engel olunması diye tarif edilmektedir. Dünyada tek partili yönetim örnekleri, İtalya’da Faşist Parti, Almanya’da Nasyonal Sosyalist Partisi/Nazi Partisi, SSCB’de Komünist Partisi, Türkiye’de ise 19123-1946 arasında CHP’nin iktidarı elinde tuttuğu dönem olarak bilinmektedir.



Tek parti yönetimleri ise otoriter, totaliter ve pragmatik yönetimler diye gruplara ayrılabilir.  Katı bir ideolojik tutum esas alınır. CHP’li tek parti yönetimi ise bu sayılan özelliklerin tümünü kapsamıştır. Bu dönemde ülkenin bütün kurumları, bu arada halkın kendisi de yeniden ve zorla şekillendirilmeye çalışılmıştır. CHP yönetimi zaten zora dayalı uygulamalarını “halka rağmen halkçılık” diye nitelendirmiştir. Halkın zorla değerlerinin değiştirilmesini ise “uluslaşma” diye adlandırmıştır. Çünkü CHP yönetimi kendisinden önce Türk halkının henüz bir ulus olmadığını ancak kendi zamanında yapılanlarla uluslaştığı iddiasında olmuştur. CHP yönetiminin icraatları, inkılap diye adlandırılmış ve bu icraatların hedefi olarak da batılılaşma (uygarlık seviyesine ulaşma) ve ulus inşa etme denilmiştir. Bütün bu uygulamaların ortak hedefi ise “ulus devletin oluşturulması” diye gösterilmiştir.



CHP yönetimi bütün ülkeyi temsil ettiği iddiasında olmuştur. Ona göre ülkeyi kurtaranda kuran da kendisidir. Bu yüzden ülkeyi yönetme hakkı sadece CHP’ye ait sayılmıştır. Zaten halkında “CHP beni temsil etmiyor” deme hakkı yoktur. Ülkenin bağımsızlık savaşını CHP yürüttüğü gibi geri kalmış, yoksul ülkeyi modernleştirecek, kalkındıracak olan da “yine CHP idaresidir.” Türkiye sınıflı bir toplum yapısına sahip olmadığı gibi, CHP idaresi de sınıfların varlığına ya da sınıfların mücadelesine de karşıydı. Bu yüzden toplumun tamamını temsil etmiş sayılıyordu.



Tek parti döneminde askeri ve sivil bürokrasi, bütün devlet görevlileri partinin bir gönüllüsü gibi, parti tarafından ortaya konulan hedeflerin gerçekleştirilmesi için görevli sayılmıştır. Zaten başka görüşte ve eğilimde olanların, devlet idaresinin herhangi bir biriminde görevli olmaları da mümkün değildi. Devlet görevlisi olmanın ilk ve temel şartı elbette partiye ve onun liderine (şefe) sadakatti. Parti kongresinde alınan kararla, parti başkanları Kemal Paşa ve İnönü, “şef, milli şef ve ebedi şef” diye adlandırılmıştır. CHP icraatları (inkılapları) için, karar verici olan da parti şefi ve yönetimidir. Halk hiçbir şekilde bu kararlara ortak olmadığı gibi etkilemesi bile söz konusu olmamıştır. Buna rağmen parti yönetimi “hakimiyetin millete ait olduğunu” söylemeye devam etmiştir. Çünkü parti lideri, şefi doğrudan halkı temsil ediyor, sayılmıştır. Bunun bir sonucu olarak da hakimiyetin kayıtsız şartsız millete ait olması, parti liderine, şefine ait olması demekti. Zaten halkın da bu temsile itiraz etme hakkı yoktu.



Ülkeyi yönetme hakkı yetkisi tek başına CHP’nin olduğu için, siyaset üzerinde de bu partinin bir tekeli vardı. Ülke için, halk için gerekli olanları tespit etme, karar haline getirme yetkisi de sadece bu partinin olduğundan dolayı devlet, parti demekti. Parti bütün devlet kurumlarının, hükümet, meclis, ordu gibi sahibi ve düzenleyiciydi. 1935’te parti kongresinde alınan kararla partinin başkanı, seçimsiz ve değişmez bir şekilde görevini sürdüreceği gibi, parti devletin sahibi sayılacağından parti genel sekreteri “devletin vekili” sıfatıyla İç İşleri Bakanı, il başkanları ise illerin valisi olarak kararlaştırılmıştı. 1935’te partinin IV. Kongresinde alınan bu kararların arasında partinin temel ilkeleri olarak, altı ok da kabul edilmişti. Devlet, partinin bir uzvu ya da organı sayıldığı için 1937’de parti meclisinin yani TBMM’nin aldığı bir karar ile parti altı oku, anayasa maddeleri olarak yazıldı. Bu altı ok 1924 Anayasasını takip eden bütün anayasalarda da “değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez” diye kabul edilmiştir. Böylece CHP, hukuk mevzuatı bakımından devletin partisi olmaktan çıkarak, devlet partinin olmuştur. Dünyada bunun örnekleri ise yazının başında belirtilmiştir. Parti devleti uygulaması ile artık temel konularda, TBMM ya da hükümet yerine parti yönetimi tarafından karar alınmıştır. Zaten TBMM, Hükümet gibi devletin bütün idari organları, partiye bağlı ve onun kolları gibi görülmüştür. Bunun bir sonucu olarak partinin il başkanı, o ilin valisi olmuştur.



Bu yönetim biçimi ise büyük ölçüde SSCB idaresine benzemektedir. Çünkü SSCB’de de devletin bütün organları partiye bağlı ve parti kararlarını uygulamakla yükümlü sayılmıştır. SSCB’de de yönetim tekeli bütünüyle Komünist Partisinindir. Parti yönetimine muhalefet edenler ya hain ya da hasta sayılmıştır. Muhaliflerin bilinmeyen yerlerde kurşuna dizilmeleri de bir çeşit tedavi gibi görülmüştür. CHP yönetimi ile benzerliği o kadar şaşırtıcıdır ki CHP idaresine muhalefet edenlerde kesinlikle ya hain ya da hasta olarak görülmüştür. Bu CHP haini ya da hastası olarak görülenlerin, çeşitli öldürme yöntemleri ile ortadan kaldırıldıkları bilinmektedir. Basın zaten yok hükmündedir. Türk basını o tarihte parti bülteni gibidir. Muhalif basın elbette parti devletinde olamazdı. Basın olarak faaliyetine izin verilenler, devlet imkanları ile takviye edilenler, parti propaganda aracıdır ve muhaliflerin ne kadar hain, hasta, yabancıların hesabına çalışmakta olduklarını halka telkin etmekle, inandırmakla görevlidirler.



Parti lideri, şef-milli şef-ebedi şef, bütün yetkileri elinde toplamıştır. Bu yüzden hükümet, meclis ve parti ona bağlı sayılmıştır. Atanmışlardan oluşan meclis doğrudan parti kararlarının “yasa” adıyla bilinmesini temin eden bir organ olarak, hükümete de bağlı görülmüştür. Kemal Paşa’da meclisi bir siyasi organ değil, bir hükümet, bir idare organı saymıştır(Metin Heper, Türkiye’de Devlet Geleneği, s.110). Böyle bir meclis elbette seçilmeye bile tenezzül etmeyen, egemenliği kayıtsız şartsız elinde tutan,  parti şefinin kararlarını uygulamakla yükümlüdür. Hükümet meclise değil, meclis hükümete bağlı olarak çalışan, bir idari yapı kurulmuştur. Bunun doğal bir sonucu olarak meclis, hükümeti denetleyen bir organ değildir. Denetleme yetkisi de bütünüyle parti şefine aittir. Şevket Süreyya Aydemir’e göre parti devleti ya da şeflik yönetimi, “çoğunluğun idaresini azınlığa bağlayan bir kahramanın, bir tek adamın idaresidir.” (İkinci Adam, C.II, s.49)



CHP idaresinde, ideolojisinde parti şefi o kadar önemlidir ki, şefler hayatta iken onların bir benzeri olamayacağı gibi onlar öldükten sonra bile asla benzerleri olmayacaktır. Şeflik anlayışı bakımından CHP idaresi, ideolojisi kısmen SSCB yönetiminden farklıdır. Çünkü SSCB idaresinde de KP lideri olağan üstü kahramanlık yeteneklerine sahiptir ama ölümü ile bu istisnai durumu ortadan kalkardı. CHP’nin yönetim, şeflik anlayışında ise partinin kahraman liderleri, öldükten sonra bile istisnai ve erişilmez kahramanlık, kurtarıcılık ve kuruculuk yeteneklerini sürdürmüşlerdir.



Nitekim 12 Aralık 1940’da CHP’nin yayın organı Ulus Gazetesi parti şefi İnönü için “O devletin reisi, milletin şefi olduğu kadar, birlik ve beraberliğimizin timsalidir. Şef O. Millet O’dur…Çankaya’ya dönerek Milli Şef’e diyelim ki düşünmek, kararlaştırmak ve yapmak sana, Büyük meclis’e ve hükümete aittir. Hepimizin itimadı, herkesin sevgisi seninle beraberdir. Belki hiçbir zaman misali görülmeyen bir milli dayanışmanın timsalidir.”



Görüldüğü gibi parti devletinde aslında millet de yoktur onun egemenliği de yoktur. Düşünmek, karar almak, uygulamak yalnızca parti şefinin hakkıdır. Millet eski çağlarda olduğu gibi reaya/sürü durumundadır. Millet şeftir. Egemenlik de elbette kayıtsız şartsız bir şekilde şefindir. Nitekim parti şefleri de egemenlik haklarını kayıtsız ve şartsız bir şekilde kullanmıştır. Temel sorun şudur ki bu parti şeflerinin kayıtsız şartsız egemenlikleri, iktidardan düştüklerinden ya da öldükten sonra da devam edecek midir, etmeyecek midir?



İnönü’de 25 Aralık 1938’de parti kongresinde “değişmez genel başkan” olarak seçilmiştir. Elbette parti şefleri, parti kongrelerine gidip, kendilerini delegelere tanıtmak ya da sevdirmek gibi bir çabanın da içinde olmamıştır. Zaten parti delegelerinin, o şefleri tanımak, benimsemek ve görüşleri için kendilerini feda etmek gibi kutsal görevleri vardır. İnönü’nün şeflik zamanında da millet meclise, meclis hükümete, hükümet partiye, parti ise milli şefe bağlı kalmaya devam etti. Partinin değişmez şefini, hükümette başbakan, mecliste ise meclis başkanı, parti de ise parti genel sekreteri temsil ederdi. Şef gerekli gördüğünde kendisini temsil eden bu kişileri değiştirirdi.  



Günümüz Türkiye’sinde başta Anayasa olmak üzere bütün idari mevzuatta CHP’nin ilkeleri, okları egemendir. Değiştirilemez. Değiştirilmesi teklif dahi edilemez durumdadır. MEB mevzuatı da bütünüyle böyledir. MEB’e bağlı okullar ve onun denetimindeki özel okullar, üniversitelerin mevzuatı tümüyle CHP ilkelerine ve oklarına göre düzenlenmiştir. Eğitim bütünüyle “düşünme, karar alma ve uygulama hakkını CHP’ye ve onun şefine bırakmayı” varlık nedeni bilen kuşaklar yetiştirmekle ödevli sayılmaktadır. Okullar, üniversiteler, CHP’nin arka bahçesi durumundadır. Yüz yıldan beri bu durum değişmeksizin devam etmektedir. İmam Hatip Liselerine karşı olmaları da büyük ölçüde bu liselerde egemen havanın, CHP’ye ve onun oklarına muhalif bilinmesinden dolayıdır. Memurlar, ordu, polis ve yargı görevlileri CHP şeflerine bağlı kalmaya yemin ederek görevlerini yaparlar. CHP dünyada hiçbir partinin sahip olamayacağı gayri menkullerin sahibidir ve hatta bankası (İş Bankası) bile vardır.



 Almanya ve İtalya gibi ülkelerde totaliter tek parti yönetimleri kurmuş olan partilerle, çok partili, özgür seçimlere dayalı demokrasi idareleri kurulabilir miydi? O partilerin ve şeflerinin ilkelerine göre düzenlenmiş olan bir hukuk ile Almanya ve İtalya gibi ülkelerde özgür bir yönetim tesis edilebilir miydi? Bu yüzden Türkiye’de demokrasinin, halkın özgürlüğünün, iradesinin önünde en büyük engel CHP’dir. CHP hukuktan, eğitimden, bankacılık gibi ekonomik işlerden arındırılmadıkça Türkiye’de halk iradesine dayalı özgür bir idare kurulamaz. Türkiye 1950’ye kadar bir parti devletiydi. 1950 seçimlerinden sonra ise yine CHP okları sınırları içinde ve onun denetiminde örtülü bir “parti devleti” özelliğini sürdürmektedir. 

Etiketler: PARTİ DEVLETİ
Bu 94
Yazarın Diğer Yazıları


YAZARLAR

Ger?? Duymayan Kalmas? Kalemiyet.Com