Anasayfam Yap    -
Reklam     -
Kunye     -
Son Mansetler    -
Iletisim                                 
Facebook    -
FOTOĞRAFÇISI DA CASUS ÇIKTI
AYASOFYA CAMİSİNDE ZULÜM BİTTİ
NASIL BİR ŞEREF YOKSUNUSUN?
28 ŞUBAT DARBECİLERİNİN CEZASI ONAYLANDI

Karakter boyutu :13 Punto15 Punto17 Punto19 Punto

SİYASAL İSLAM NASIL ÇÖKTÜ?

25.03.2020 / 23:17


İslami çevrelerin dilinde “Siyasal İslam” diye bir kavram yoktur. Bu kavram tümüyle Batılı oryantalistlerin icat ederek tedavüle sürdüğü bir deyimdir. Çünkü “İslam Dünyası’nda” işgal ve sömürgeler yaygınlaştığında, Müslümanlar çaresiz bir duruma düştüklerinde, “bu halimizle işgallere, yoksulluğa karşı koyamayız, İslam’ın aslına dönmeliyiz ve aramızdaki ayrılıkları terk edip ittihat etmeliyiz” diye özetlenebilecek bir akım başladı. O akım kendisini İttihad-ı İslam (Müslüman Birliği) diye adlandırdı.



Batılı medya, Ortyantalist çevreler ise kısa sürede bu İttihad-ı İslam deyimini “Pan-İslamizm” veya “İslamizm” diye adlandırdı. Yine İslami çevreler, Pan-İslamizm/Pan-İslam deyimini kullanmasalar da tepki göstermediler. Çünkü Pan-islamizm; İslam Birliği ya da İslam Birliği taraftarlığı gibi bir anlama geliyordu. Zaten her Müslüman’ın da böyle bir şeyi isteyeceği açıktır.



Batlılar, İslam ile siyasetin bir arada olmaması icap ettiği görüşünde çok ısrarlıdırlar. Özellikle bu ısrarlarını laiklik adıyla İslam Dünyası’nda tedavüle sürmeyi çok önemsemektedirler. Onların gözünde İslam ile siyasetin bir arada olması kabul edilebilir bir tutum, bir görüş değildir. Üstelik bu tutumun Müslümanların içinden de epeyce taraftarı da bulunmaktadır. Bu esnada en çok kullandıkları terim Palitical İslam/Siyasal İslam yahut Fundamentalizm oldu.



İslam dünyasında süre gelen bütün kötülükler için Siyasal İslam dedikleri akımları sorumlu saydılar. Onlara göre İslam ile siyaset ayrılmış olsaydı, laiklik benimsenmiş olsaydı, ne iç savaşlar, ne işgaller, ne askeri darbeler hatta ne de yoksulluklar olmayacaktı. Çünkü laiklik onların gözünde bütün bu kötülüklerin panzehiri gibiydi.



Son dönemde tedavüle sürdükleri deyim ise Cihadist İslam’dır. Batılıların içerdeki tekrarcıları ise bu deyimi daha çok cihatçı diye kullanmaktadırlar. Uzak yakın bütün Avrupa ülkelerinden gelip Suriye’de hatta Türkiye’de PKK’ya katılan yabancı komünistleri, İran’ın dünyanın dört bir yanından Irak-Suriye ve Yemen’e topladığı çeteleri, ABD ve Rusya’nın işgal birliklerini olağan ve meşru sayan Batıya ayarlı propaganda tekelleri, “Cihatçılar ya da Yabancı savaşçılar” deyimini yalnızca Esat/Baas diktaörlüğüne karşı mücadele eden topluluklar için kullanmakta ısrar ediyorlar.



Irak, Suriye ve Yemen gibi ülkelerin harabeye çevrilip milyonların katledilmesinden işgalci ülkeler ABD, Rusya ve İran değil de yine bu ülkelerin kurguladıkları örgütler nedeniyle Siyasal İslam sorulu sayılmaktadır.



İslam ile siyaseti birleşik sayan anlayış, Batılı oryantalsitlerin gözünde potansiyel bir tehlikedir. Terör kavramı son yıllarda bu anlayışa tahsis edilmiştir. İslam ülkelerindeki yıkımlardan, felaketlerden bu anlayış sorumlu tutulmaktadır.



Sömürgecilerin sözcüleri teorik düzeyde linç etmeye çalıştıkları İslam Birliği düşüncesini yalnızca dışarıdan sözlü telkinlerle engellemeye çalışmakla yetinmediler, özellikle iktidar ettikleri işbirlikçileri için bu düşünceyi daima “bir iç düşman” olarak hedef yaptılar. Müslüman toplulukların özgür iradesine rağmen Batılıların desteği ile İslam ülkelerinde ki iktidar sahipleri için İslam Birliği düşüncesi her zaman ve değişmeyen öncelikli düşmandır. Hatırlanmalıdır ki yüz yıldan beri Türkiye’de “irtica” adıyla İslam öncelikli iç düşmandır ve bütün askeri darbelerin de gerekçesi yapılmıştır.



Aynı Batılı çevreler sıkça “Siyasal İslam” dedikleri akımın iflas ettiğini, çöktüğünü de tekrarlıyorlar. 1992’de Cezayir Halkının özgür iradesiyle iktidar ettiği İslami Selamet cephesine karşı, dünyada benzeri az görülen bir kanlı tasfiye hareketi başlatan Cezayir askeri diktatörlüğünün kitlesel katliamları devam ederken Olivier Roy gibi oryantalistler “Siyasal İslam’ın iflas Ettiğini” ilan ederek aslında isteklerini açığa vurmuştu. Siyasal İslam’ın İflası’ kitabında özetle “Siyasal İslam'ın bir geleceği yok, Modern dünya ile ilgili alternatif bir medeniyet projeleri bulunmuyor. Dolayısıyla endişelenmeye de gerek yok, geldikleri gibi giderler, biraz sabırlı olun yeter” demişti. (Siyasal İslam’ın İflası, Cüneyt Akalın, İstanbul 1992)Ama otuz senenin sonunda geriye dönülüp bakıldığında iflas edenin aslında Roy ve müttefikleri olduğu görülecektir. Roy’un kitabından sonra benzeri içerikte olan kitapların iç piyasada çoğalması ortak bir kampanyanın yürütüldüğünün reddedilemez işaretidir.



 



Roy, Kuzey Afrika’daki etkisi nedeniyle olmalı ki Cezayir ile birlikte ele aldığı Mısır’da Siyasal İslam’ın varoşlarda varlık gösterdiğini, toplumun geneli tarafından kabul görmediğini bile iddia etmişti. İslam Dünyası uzmanı diye yere göğe sığdırılamayan, beş duyusunu da yalana ve sömürgeciliğe tahsis etmiş  Roy, hangi İslam ülkesi için her ne dedi ise aksi olmuştur. Mısır’da Tunus’ta iflas ettiklerini söylemişti ama adı geçen ülkelerde, diktatörlüklere karşı verilen destansı mücadeleye, İttihad-ı İslamcılar öncülük ettikleri gibi devrimden sonra ki seçimleri de kazanmışlardı. Bir seçimi kazanmaktan ne çıkar, denilebilir. Ama bir seçimi kazanmak halk desteğine sahip olduklarını, varoşlarla sınırlı küçük gruplar olmadıklarını, görmek ve anlamak isteyenlere göstermiş olmalıdır.



Türkiye gibi ülkelerde iktidara heveslenen bunun için parti kuran kimseler, iki konuda batılıları tatmin etmeye özen gösterirler. İttihad-ı İslam taraftarı olmadıklarını, Batı ile uyumlu çalışacaklarının teminatını verirler. İttihad-ı İslam’ın zaten çöktüğünü de vurgulamayı ihmal etmezler.



Çöken bir akıma taraftar olmak bir siyaset erbabı için gerçekçi olmaz. Onlar için gerçekçilik sadece kendilerini iktidara taşıyanlardır. Ancak olayın gerçekçi olmakla sınırlı olmadığı açıktır. Bu aynı zamanda bir temenni olduğu kadar örtülü bir hedefe de işaret eder. İktidar gücü elime geçtiğinde “Siyasal İslam’ı çökerteceğim” demektir. Bunun teminatı gibidir. Siyasal İslam’ın çökmesini bekleyen sömürgecilere, kendini ispatlama, kendini gösterme çabasıdır. Bir çeşit şirinlik gösterisidir.



Refah Partisi ve Ak Parti hiçbir zaman  kendisini İslamcı diye nitelendirmedi. Ama batılıların gözünde bu iki parti hep İslamcı olarak kaldı. Her seçim öncesinde ya da önemli bir toplumsal olayda İslamcı akımın siyasi karşılığı saydıkları bu partilerin “artık iflas edip çöktüğünü” iddia ettiler. İddiaları her ne kadar boşa çıkmış olsa da tekrardan vaz geçmediler. Çünkü onların tekrarları fiili bir durumun aktarılması değil doğrudan niyetlerinin, isteklerinin açığa vurulmasıdır.



Batılılar, Siyasal İslam dedikleri akımları, demokrasi ve kadın hakları konusunda daima sorguya çekme hakkını kendilerinde görüyorlar. Buna karşılık, Cezayir, S. Arabistan, Suriye gibi kanlı diktatörlükleri Siyasal İslamcılara karşı daima koruyan, kollayan Batlı çevrelerdir. Batlıların demokrasi vurgusu yalnızca bir aldatma ve uyutma aracıdır. Müslüman toplulukların karar verici olmalarını asla istemedikleri gibi bir tehdit aracı olarak görmektedirler.



Türkiye tarihinde görülmemiş bir şekilde kadınları okumaktan ve kamu kuruluşlarında çalışmaktan engelleyen askeri ve sivil darbeciler daima Batılılar tarafından takdir edilip ödüllendirilmiştir. Demokrasi konusunda olduğu gibi kadın hakları meselesinde de daima iki yüzlü davranmaktadırlar.



Oysa özgür bir akıl/özgür bir vicdan, Türkiye’de halkı yüz yılı aşan bir zamandan beri cendere içinde tutan totaliter iradenin İslam’a rağmen tesis edildiğini teslim eder. Bu halka bu kadar uzun zamandan beri reva görülen zulümleri sorgulamak yerine Siyasal İslam’ın çöktüğünü ilan ederek işe başlayanlar neyin peşindedir? Onlar iktidarı Türk halkından önce Batılı sömürgecilerden istemektedirler. Onların onayından sonra nasıl olsa Türk halkının “ikna edileceği” takıntısı içindedirler.



Bu çevreler Türk halkının iradesini bir çeşit noterlik saymaktadır. Kararın Batılı sömürgeciler tarafından verildiği, önemli olanın karar vericiler olduğunu, seçmenin medya etkisiyle nasıl olsa etkilenip yönlendirileceği takıntısı içindedirler. Oysa Ak parti, 2002 ve 2007 seçimlerini medyaya rağmen kazanmıştı. Medyayı her şeye kadir bilmek bir idrak sorunu yaşamak demektir. Türkiye’de seçmeni de bu kadar etkisiz güdük bilmek, Türkiye tarihinden de cahil olmak demektir. Unutulmasın ki sermaye, medya gücüne ve dış desteğine rağmen Kemalizm’in partisi hiçbir seçimi kazanmamıştır. Bu yüzden Kemalizm’in gözünde Türk seçmeni daima “cahil çoğunluk” olarak kalmıştır.

Bu 93
Yazarın Diğer Yazıları


YAZARLAR

Ger?? Duymayan Kalmas? Kalemiyet.Com