Anasayfam Yap    -
Reklam     -
Kunye     -
Son Mansetler    -
Iletisim                                 
Facebook    -
İRAN
IRAK'TA SÜNNİ BÖLGE TARTIŞMASI
CHP İÇİNDE CIA VE FETÖ UZANTISI
KASIM SÜLEYMANİ İNFAZ EDİLDİ

Karakter boyutu :13 Punto15 Punto17 Punto19 Punto

KUDÜS İLE ALDATMAK

25.02.2020 / 09:14







Türkiye’de Kudüs ve Mescid-i Aksa’ya olan ilgi büyük ölçüde Haziran 1967’de Kudüs’ün İsrail tarafından işgal edilmesi ile başlamıştır. Büyük bir üzüntüye ve nefrete yol açan bu işgalden sonra Mescid-i Aksa’nın 4 Eylül 1969’da yakılmaya çalışılmasına bütün İslam Dünyasında olduğu gibi Türkiye’den de halk arasında tepkiler yükselmişti.



Mescid-i Aksa’nın yakılmasına tepki olarak MTTB tarafından, “Mescid-i Aksa” haftası ve Yahudilerin Boykot edilmesi çağrısı ilan edilmişti. MTTB yöneticilerinden Mustafa Bilgi, üzerinde Mescidi Aksa adı yazan tişört ile günlerce İstanbul sokaklarında dolaşmıştı. Kendisi de MTTB binasına atılan bir bomba sonucunda 21 Eylül 1969’da şehid edilmişti.



İsrail meclisi 30 Temmuz 1980’de çıkardığı bir yasa ile Kudüs’ü İsrail’in başkenti saymıştı. İsrail meclisinin bu kararı İslam ülkelerinde olduğu gibi Türkiye’de de tepkiyle karşılanır. Ancak bu tepki Süleyman Demirel başkanlığındaki hükümet düzeyinde olmaz. Genel seçimlerde % On civarında oy alan MSP tarafından organize edilir.



12 Eylül Askeri Darbesi’nden altı gün önce Konya’da MSP tarafından Kudüs Mitingi yapılır. Mitingin amacı Kudüs’ün işgalini protesto etmek ise de asıl amaç İsrail’e başkent yapılmasını kınayıp lanetlemektir. Mitinge kalabalık bir kitle katılır. Altı gün sonra yapılan askeri darbenin gerekçeleri arasında Kenan Evren tarafından sıkça bu miting gösterilir. Darbenin bir yıl önce (1979) yapılacağı ama şartların olgunlaşması için bir yıl daha beklendiğini açıklayan dönemin ikinci Ordu Komutanı Bedreddin Demirel’in söylediklerine bakılırsa, Kudüs Mitingi darbeden sonra bir bahane olarak kullanılmıştır. Türkiye’de hakim siyaset çevrelerinin Kudüs için bir miting yapılmasını bile darbe nedenleri arasına katmaları İsrail işgallerini belki bir hak olarak gördükleri şeklinde ele alınabilirdi.



İran’da bir halk isyanı ile şahlık idaresinin devrilmesi bu ülkenin Filistin konusundaki siyasetini de temelden değiştirmiştir. Çünkü Humeyni liderliğindeki yeni yönetim, İran’ın Suriye konusundaki dış siyasetini aynen sürdürüp Suriye Baas Partisi ile ittifak ilişkilerini tahkim ederken Filistin siyasetini kökten değiştirmiştir. İsrail yönetiminin Şah ile yakın ilişkilerinin buna neden olduğu düşünülse bile bu neden yetersiz olabilir. Çünkü şahın Suriye Baas Partisi ile de yakın ilişkileri vardı. Ancak Humeyni idaresindeki İran, Suriye Baas Parti diktatörlüğü ile yakın ilişkileri arttırarak devam ettirdi.



Tahran’daki İsrail elçilik binası Yaser Arafat liderliğindeki FKÖ (Filistin Kurtuluş Örgütü) ne tahsis edildi. İsrail elçiliği kapatılarak İsrail ile bütün ilişkiler kesildi. Humeyni 7 Ağustos 1979’da Ramazan ayının son Cuma gününü, her yıl Ramazan’ın son cumasında kutlanmak üzere “Kudüs Günü” ilan etti. Her yıl dünyanın değişik ülkelerinden çağrılan davetlilerin katılımı ile Tahran’da Filistin/Kudüs törenleri/toplantıları yapılmaya başlandı. Böylece İran yönetimi, dış siyasetini Filistin işgalini ortadan kaldırma amacına tahsis etmiş gibi telkinler, söylemler de başlamış oldu. Söylem düzeyinde İran’ın kırk yıldan beri bu siyasetini tekrar ettiği bilinmektedir. Haftada birkaç defa da İsrail’i haritadan sileceklerini açıklamalarına rağmen, bu siyasetin söylemden öteye geçtiğini iddia etmek için elde fazla bilgi yoktur.



İran’ın Filistin hakkındaki bu tutumu, Dünya Müslümanları arasında iyi bir yer edinme hayranlık ve bağlılık temin etme gibi iki önemli amacın gerçekleşmesine katkıda bulundu. İran’ın Filistin, Kudüs söylemleri özellikle Şii olmayanların İran’a bağımlı hale getirilmelerinin aracı olarak önemli bir iş gördü.



Arap Dünyasına yönelen İran yayılmacı siyasetini ve Suriye Baas Partisi gibi şahtan hiç de geri kalmayan bir diktatörlük düzeni ile olan kirli ilişkilerini de kapatan bir perde işlevi görmüş oldu. Arap ülkelerinin hain yöneticileri, ABD baskısının da zorlaması ile gündemlerinden büyük ölçüde Filistin’i, Kudüs’ü çıkardıkları bir dönemde İran’ın bu Filistin/Kudüs siyaseti, devlet düzeyinde O’nu Filistin ile ilgilenen tek ülke durumuna getirdi.



Kenan Evren darbesi için Konya Kudüs mitingini bahaneler arasında sayarken, İsrail tarafından Kudüs’ün başkent ilan edilmesinden sonra, Türkiye’nin İsrail ile olan ilişkilerini büyükelçilikten konsolosluk seviyesine indirdi. Hem Türkiye’de halk arasında aleyhine kullanılacak bir malzemeyi ortadan kaldırmaya hem de Arap ülkeleri ile olan ticari ilişkiler için bir engeli ortadan kaldırmaya çalıştı. Ticaret pek çok şeye kadir olduğunu bir kere daha göstermiş oldu.



Ancak Türkiye’deki askeri çevrelerde her zaman bir İsrail’e yakın damar etkili olmuştur. İktidarlar, kuşaklar değişse de İsrail’e yakınlık duan bir çevre hep etkili olmuştur. Nitekim 28 Şubat Askeri darbesinin alameti farikası da en çok İsrail’e duyduğu yakınlık olmuştur. 28 Şubat darbecileri bir İsrail lobisi gibi faaliyet göstermiştir.



Ankara/Sincan’da yapılan Kudüs gecesi 28 Şubat Darbesi’nin en önemli bahanesi sayılmıştır. Geceyi düzenleyen Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız, konuşmacı olarak İran’ın Ankara büyükelçisini de konuşturunca, İran’ın Filistin davasını sahiplenen tek ülke olduğu iddiasına, Ankara semalarında bir destek görüntüsü sunmuş oldu. İran’a ayarlı propaganda çabalarının, Refah Partisi camiası içinde de telkinine, zamanla belli ölçüde de olsa rağbet görmesine de başlangıç oldu. Bekir Yıldız’ın olup bitenleri anlaması için kaç yıl geçmiş olmasını beklediği henüz açıklığa kavuşmadı. Ancak darbeciler fazla beklemedi. Kudüs gecesinde, Filistin işgali konusunda  tiyatro oynayan, oyunda İsrail askerlerini taşlayan liseli gençlere 7-8 yıl hapis cezası verildi. Filistin’de İsrail askerlerini taşlayan Arap gençlere İsrail mahkemelerinin verdiği cezanın en az iki katını Ankara’da, hayali olarak bir oyunda İsrail askerlerini taşlayan Türk gençlerine vermeyi marifet bilen, bir yargı düzeninin Türkiye’de geçerli olduğu görüldü. İsrail’in Türkiye’de İsrail’den daha güçlü ve tekili olduğu görüşü daha çok taraftar topladı. İsrail’in hayali olarak da taşlanmasına İsrail’den daha büyük ceza kesildi.



28 Şubat Askeri Darbesi’nde tanklar ilk önce Ankara/Sincan’da yürütülmüştü. Oysa Sincan’da liselilerin oynadığı bir tiyatro vardı. Ama darbeciler İsrail’e sadakatlerini göstermek olmalılar. Ardından Ocak 1998’de Refah Partisi kapatılmıştı. 12 Mart Darbesi’nde Milli Nizam Partisi, 12 Eylül Darbesi’nde Milli Selamet Partisi ve nihayet 28 Şubat Darbesi’nde Refah Partisi kapatılmış oldu. Kapatma gerekçesi olarak pek çok madde sıralandı. O maddelerde partiden partiye değişiklik oldu. Ama laiklik ve İsrail konusu hiç değişmedi. Hep sabit kaldı.



Necmettin Erbakan da uzun yıllar Filistin hakkındaki konuşmalarında 1967 Savaşı öncesindeki sınırları esas alan ikili devlet modelinden söz etmiştir. Ancak her nedense son yıllarda bu görüşüne hiç değinmemiştir. Sürekli olarak İsrail’in varlığının, işgalinin sorunun kaynağı olduğu vurgusunu yapmıştır. Erbakan’ın çabaları ile Türkiye’de Filistin meselesinin gündem olduğu, halkın bu sorunu öğrendiği görüşü önemli ölçüde abartıdır. MTBB’nin 1969’daki tutumu bu görüşün aleyhinedir. Ancak Necmettin Erbakan’ın da içinden geldiği camianın baş sorunlarından birisini oluşturan Filistin konusuna, Erbakan’ın da lazım gelen önemi verdiği Konya Kudüs Mitingi örneğinde olduğu gibi bu konuyu her zaman önemli saydığını teslim etmek icap eder.



Günümüzde İran hükümet kaynaklı Filistin/Kudüs adlı siyasi propaganda çabaları Türkiye’de büyük ölçüde Saadet Partisi camiası içinde yürütülmektedir. 12 Eylül Askeri Darbesi’nden sonra İran siyaseti hakkında yaşanan bir kırılma Milli Gazete aracılığı ile telkin edilmiş iken, yaşanan Irak ve Suriye olaylarına rağmen son yıllarda yeniden başa dönülmesi, Türkiye içinde ve dışında İran ile ittifak görüntüleri verilmesi Saadet Partisi çizgisinin zayıf tarafını oluştursa bile İran hükümetinin Türkiye’de kendi siyasetleri için bir taban oluşturma çabaları için de dikkat çekici ibretlik bir örneği olmalıdır.



Suriye olayları ile birlikte ayan beyan bir kere daha görüldü ki, İran’ın dış siyasetinde Filistin’in yeri, sadece bir propaganda unsurudur. Filistin ve Kudüs adı Dünya Müslümanları arasında saygınlık kazanmanın bir aracıdır. Farsların yüce menfaatleri için yapılanları gizlemenin de bir örtüsüdür.



Ancak İslam Dünyası’nın, Filistin/Kudüs konusunu İran devrimi ile birlikte öğrendiği iddiası inandırıcı değildir. 1948’den beri bir Filistin, 1967’den beri de bir Kudüs sorunu vardır. Ara sıra Kudüs adı Filistin adının yerine kullanılsa da doğru bir kullanma değildir. Çünkü Filistin, bir bölgenin, bir ülkenin adıdır. Kudüs ise o ülkede yalnızca bir şehrin adıdır. Elbette önemli ve aziz olan şehirlerden birisidir. Yine de Kudüs adı, Filistin’in diğer işgal edilen topraklarının, şehirlerinin adını unutturmamalıdır.



Yezid’in halifeliğini kabul etmeyen Abdullah bin Zübeyir’in Mekke’yi ele geçirmesinden sonra Emeviler uzun süre Mekke’nin kutsallığı görüşünü gölgede bırakacak şekilde Kudüs’ün kutsallığını icat ettiler. Kudüs’ün kutsallığı görüşü her ne kadar İslami ilkeler ile uyumsuz olsa da bu tutumun sonunda Kudüs imar edildi. Başta Haremi şerif olmak üzere pek çok yeni görkemli abideler inşa edildi. Bugün Fars bağımlısı çevrelerin de Kudüs’ün sembolü olarak kullandıkları Kubbetü’s sahra Emeviler döneminde Abdülmelik bin Mervan tarafından inşa edilmişti. Mesid-i Aksa adıyla bilinen yapı ise Hz. Ömer zamanında Kudüs fethedildiğinde ortada yoktu. Sonradan inşa edildi. Mescid-i Aksa hakkında ki bütün söylemler Emeviler döneminde tedavüle sürüldü.



2011’den beri aralıksız olarak Suriye halkının katledilmesinde Baas Partisinin suç ortağı olan İran Hükümeti, Baas’a destek için Şam yakınlarında uzun yıllar abluka altında tuttuğu Filistinli mültecilerin kampı olan Yermük’te on binlerce Filistinli, saldırıların, açlığın ve hastalıkların sonunda hayatını kaybederken, İran Hükümetine bağlı olan hizipler bu katliamları büyük ölçüde Filistin/Kudüs marşları dinleyerek yapmıştır.



Kabul edilmeli ki Filistin’in Kudüs’ün önemi Irak, Suriye veya başka bir ülkenin Müslüman halkını katletmenin, özgürlüklerinden yoksun ederek tutsak etmenin bahanesi olamaz. Fars işgalcileri işledikleri savaş suçlarına karşılık daima Filistin/Kudüs marşlarını tekrarlamaktadırlar. Kudüs adı onlar için yalnızca bir aldatma, takiyye aracıdır. İslam ülkelerinden kendilerine taraftar toplamanın bir bahanesidir. İşlediği savaş suçlarını örtmenin bir yoludur. Kudüs ile aldatmak bir Emevi siyasetiydi. O siyaseti küresel ölçüde günümüzde İran hükümeti sürdürmektedir. Tuhaf olan şudur ki Saadet Partisi de bu Emevi siyasetinin içerideki aracı olarak, Kudüs ile Müslümanların aldatılmasın da pay sahibi olmaya çalışmaktadır.



Buna karşılık siyasi söylemlerini daha çok “Tayyip Erdoğan nefreti” üzerine bina eden Saadet Partisi, milyondan fazla insanın katili Esat’ı ziyaret ederek ona Kur’an hediye etmek gibi bütün vicdanları sarsan törenler yapmıştı. Saadet partisi, Türkiye’de İran yayılmacılığının, propagandasının bir aracı durumuna geldi. 9 Şubat 2020’de İstanbul’da CHP ile ortak Kudüs Mitingi yaparak, Kudüs istismarına CHP’yi de pay sahibi durumuna getirdi. CHP’nin yüz yıl boyunca yapıp ettiklerini elbette Saadet Partisi ibra edemez. Yüz yılın tarihini silemez. Ancak Saadet Partisi’nin “Tayyip Erdoğan nefretine” dayana siyasetinin işi nereye kadar götürdüğünü gösteren ibretlik bir olaydır.




 


 




 




 

















Bu 114
Yazarın Diğer Yazıları


YAZARLAR

Ger?? Duymayan Kalmas? Kalemiyet.Com