Anasayfam Yap    -
Reklam     -
Kunye     -
Son Mansetler    -
Iletisim                                 
Facebook    -
KADINLARIN DİLİPAK İÇİN SUÇ DUYURUSU
PKK KERKÜK'E YERLEŞİYOR
FRANSIZ AJAN MİSRATA'YA GİTTİ
FOTOĞRAFÇISI DA CASUS ÇIKTI

Karakter boyutu :13 Punto15 Punto17 Punto19 Punto

MISIR ORDUSU -Kısa Bir Arka Plan Yazısı-

Güngör KIZILBAĞ
Mısır ordusunun tarihinde hiç yaşamadığı ve bilmediği bir durum olan, seçilmiş bir iktidarın emrinde olması, demokratik, özgürlükçü bir anlayış sergilemesi kendi mantaliteleri açısından kab
29.07.2013 / 00:00


10 Ağustos1914’te İstanbul’da yayınlanan el-Adil isimli dergide Mısır’a hitaben: “Aziz Mısır, Firavunlar diyarı, bütün Arapların ümidi olan Hidiv’in memleketi… Bak, zalimler (Batılılar. İngilizler, vs.) dünyası, şimdi zayıf olduğunu görüp insanlığın iyilik merkezine (Mısır) nasıl kötülük yapıyor…” (1) diye yazıyordu. Bu yazı işgal altındaki Mısır’da İngiliz emperyalizminin kötülüğünü vurgulayan kampanya yazılarından birisiydi sadece. O dönemde İstanbul matbuatında sadece Mısır değil, Türkistan, Hint Müslümanları, Trablusgarp, Makedonya, Arnavutluk, Bosna vs. içinde pek çok benzer yazılar ve bildiriler yayınlanmaktaydı. (2)  Eylül 1914’te kurulan, 50.000-80.000 kişilik ve 7 tümenden oluşan 4. Ordu Kumandanlığı’nın asıl misyonu Suriye’yi savunmak ise de diğer bir misyonu ise Mısır’a saldırmaktı. Nitekim önceki komutan Zeki paşa’dan komutayı Kasım 1914’te devralan Cemal paşa İstanbul’dan ayrılırken yaptığı bir veda konuşmasında Mısır’ı fethetmeden dönmeyeceğini söylemişti. Mısır ittihatçıların 1. Dünya savaşında izledikleri panislamist politikaya çok lokal bir ilgi göstermiş ve pek güvenmemiş olsa gerek ki, Eşref Kuşçubaşı Mısırlıların tutumunu: “Bırakalım onlar (Türkler ve İngilizler) dövüşsün, biz bulaşmayalım.” şeklinde olduğunu söylemiştir.



1916-1918 yıllarında Şerif Hüseyin’in resmi gazetesi el-Kıble’nin editörlüğünü yapan ve daha sonra Şerif’in kendi sülalesinin menfaatini güden, Arapların hürriyetleriyle ilgilenmediğini ve kendisinden iğrendiğini ifade eden Muhibbuddin el-Hatip’te Mısırlıların o dönemde, “Türklere uzaktan başarı dilediklerini” belirtir. Eşref Bey, kendisiyle yapılan bir röportajda, Mısır’da casusluk yapmanın ve İslam birliği yolunda propaganda yapmanın güçlüklerini anlatırken: “İngilizlerin Mısır’ı yetmiş yıl idare edebildiklerine hiç şaşmamalı.” demiştir. (3) Cema Paşa’nın kanal harekatları da dahil olmak üzere İngilizler karşısında alınan sürekli mağlubiyetler, ayrılıkçı ve örgütçü Arap milliyetçilerine yönelik, 1915 yılında 4. Ordu Aliye Divan-ı Harbi Örfisinde alınan kararlarla 32 kişinin idam edilmesi ve pek çoğunun sürgüne gönderilmesi, Ekim 1918’de imzalanan Mondros mütarekesi, Osmanlının ağır mağlubiyeti veİttihatçı liderlerin ülkeyi terk etmeleri ile de Mısır ve Arap dünyası ile bağların tamamen kopması sonucunu doğurdu. 1914’te İngiltere, Osmanlı yanlısı Hidiv II. Abbas Hilmi’nin yerine İngiliz yanlısı Hüseyin Kamil’i getirince de Mısır üzerindeki kısmen bürokratik Osmanlı egemenliği de son bulmuş oldu.



Osmanlıların Almanlarla birlikte Mısır’ı ele geçirmek için yaptıkları sayısız girişim ve propaganda sonuçsuz kaldı. Sonuçta İngilizlerin daha çok para saçması, II. Abdülhamit devrinden kalma sürgünler ve Cemal Paşa’nın gizli polis teşkilatından Mısır’a kaçan İttihat ve Terakki aleyhtarı adem-i merkeziyetçi milliyetçilerin sürekli karşı propagandaları Mısır’a yönelik Osmanlı politikalarını bitirdi. Son dönem Osmanlı-Arap ilişkilerinin ve bölge politikalarının en önemli aktivistlerinden Eşref Kuşçubaşı, izlenen tüm politikaların total sonucunu şöyle özetlemiştir: “İttihad-ı İslam kampanyamız netice vermedi..., ama bu kampanyanın İngilizleri rahatsız ettiğine ve bir şey yapmadan beklememize kıyasla onlara daha fazlaya mal olduğuna inanıyoruz…İngiltere, Gelibolu’dan çekildikten sonra (Suriye ve Irak’a doğru) ilerlemek yerine, Suriye’deki Osmanlı gücünü ve Mısır’a tehdidimizi gözünde fazla büyüttü. Aynı zamanda, İngiltere’nin Mısır’da almak zorunda kaldığı tedbirler, oradaki problemlerini uzun vadede halletmesini daha da zorlaştırdı. Bu, belki de, bizim askeri mücadelemizin ve propaganda faaliyetimizin bir yan ürünüdür. Çok çalışmaya karşılık, bize bir faydası dokunmayacak kadar geç gelen bir mükafat.”(4)           



Mısır’da 23 Temmuz 1952’de İngiliz eğitimi almış genç subaylardan oluşan Hür Subaylar Hareketi Kral Faruk’u devirerek Devrim Konseyi kurdular ve Albay Nasır sivrilerek başkan oldu. Bu tarihten sonraki Mısır tarihi, aslında günümüz Mısır paradoksunun temellerini oluşturur.



Burada vurgulanması gereken en önemli noktalardan birisi, hür subaylar üzerindeki Aziz Ali el-Mısri etkisidir. Aziz Ali el-Mısri, 1879-1968 yılları arasında yaşamış, Kahire doğumlu bir Çerkesdir. İstanbul’daki Harbiye Mektebini ve ardından Kurmay okulunu bitirerek Osmanlı Ordusuna kurmay yüzbaşı olarak katılmış, İttihat ve Terakkiye üye olmuş, Meşrutiyetin ilanında, 1909’da Harekat Ordusu’nda önemli görevler almış, Yemen’de İmam Yahya ile Osmanlı arasında bir antlaşma imzalanmasına katkıda bulunmuş, 1911-1912 yıllarında Enver, Mustafa Kemal Paşa ve Eşref Kuşçubaşı ile gönüllü olarak Libya’ya gidip, Derne ve Bingazi cephelerinde İtalyanlara karşı savaşmış, 1914’te İstanbul’da vatana ihanetten yargılanıp ölüm cezası almış ve pek çok nedenlerden dolayı Sultan Mehmet Reşat tarafından affedilip Mısır’a dönmesine izin verilmiş, 1916 yılında Şerif Hüseyin isyan edince Hicaz’a giderek O’nun yönetiminde Harbiye Nazırlığı ve Arap Orduları Komutanlığı yapan ve sonra Şerif Hüseyin ile anlaşmazlığa düşerek Mısır’a dönüp, 1. Dünya Savaşından sonra da kendi ifadesiyle “ teftiş edilecek ordusu olmayan Mısır ordusuna genel müfettiş olan”, II. Dünya savaşında Libya’daki İtalyan ve Alman kuvvetlerine karşı mücadele etmek amacıyla Mısır’daki İngiliz yönetiminden memnun olmayan genç subaylarla Mısır Hava Kuvvetlerine ait bir uçakla kaçmak isterken uçağın yere çakılması sonucu 5 yıl hapis yattıktan sonra serbest kalıp, bir süre Avrupa’da dolaştıktan sonra ülkesine dönen ilginç bir kişiliktir. İşte İttihatçı geleneğin bu en önemli simalarından birisi olan Aziz Ali el-Mısri, eski bir ordu genel müfettişi olarak Mısır askeri çevreleriyle sürekli iç içe oldu. (4) 



Libya’ya kaçış girişimindeki uçağın pilotu olan Ali Sabri ile temas kurarak Mısır ordusu içindeki genç ve geleceği parlak subaylarla tanıştı. Zamanla bu genç subayların kurduğu ‘Hür Subaylar’ adlı gizli örgütün akıl hocası oldu. 1948 Arap-İsrail savaşının ardından pek çok Arap ülkesinde olduğu gibi Mısır’da da Kral Faruk devrilerek General Necip başkanlığındaki konsey yönetime el koyar. Devrimden sonra Nasır, Aziz Ali el-Mısri’yi, Mısır Devriminin “Manevi Babası” olarak ilan eder. Nasır, 22 Temmuz 1962’de yaptığı uzun konuşmada dakikalarca onu över ve aynı ay Paşa’ya Mısır’ın en yüksek nişanı olan “Nil Kolyesi” tevdi edilir. Uçağın pilotu Ali Sabri’de hem Nasır’ın hem de Sedat’ın Başkan Yardımcılıkları görevlerini yürütür. Bu genç subayların yaptığı devrimle, Osmanlı İmparatorluğunun İttihat ve Terakki dönemi arasındaki benzerlikler, o kadar şaşırtıcıdır ki İngiltere, Amerika ve Arap dünyası bunu çok sonraları fark etmişlerdir. Ancak Nasır’ın açıklamalarıyla durum netleşti.



Bir Osmanlı devrimcisi olan Aziz Ali el-Mısri, Hür Subaylar örgütünün kuruluşu, hareket tarzı, planları ve planların uygulanma biçimlerini adeta birebir İttihat ve Terakki’ninkine benzer şekilde organize etmişti. Hayatının sonuna doğru kendi tecrübelerini de katarak kendi İttihatçılığını Mısırlı genç subaylara aşıladı. 1968’de Aziz Ali Kahire’de vefat ettikten sonra genç subaylar Ortadoğu’nun çetrefilli yollarında yollarına devam ettiler. Mısır Ordusunun İngiltere’den koparak Amerika ile yollarını birleştirmesi ise çok manidar ve girift zincirleme olayların yarattığı kaçınılmaz bir sonuç olarak ortaya çıkmıştır.



Mısır ordusunun Amerika ile tamamen yakınlaşması Enver Sedat döneminde gerçekleşir. Bu yakınlaşmada Sedat’ın 17 Eylül 1978’de Camp David’de İsrail devletini tanıması tek sebep değildir, ama en önemli sebeplerden birisidir. Camp David ABD başkanı Jimmy Carter’ın gözetiminde yapılmış ve ABD dış politikasının da önemli başarılarından birisi olarak görülmektedir. Mısır ordusu, gerek Nasır, gerekse Sedat dönemlerinde uygulamak zorunda kaldığı pek çok politikalardan dolayı gittikçe kendisini merkeze koyan elit bir çevrenin temsilcisi konumuna düşmüş, kendisini Mısır halkına anlatmakta sürekli problemler yaşamıştır. Ordu, özellikle İhvanı Müslimin ile 1948 Arap İsrail savaşı dışında sürekli ters düşmüştür.



Reel politiğin getirdiği koşulların sürekli baskısı altında kalmak durumunda olan ordu, İhvan’ın daha İslami, daha radikal görüşlerini asla karşılayamayacağı kanaatine sahip oldu. Pek çok İhvan ve diğer İslami hareket liderlerini ya idam etti ya da hapishanelere doldurdu. Mısır ordusunun İslami hareketlere karşı tutumu Suriye’de Hafız Esed,  Irak’ta Saddam Hüseyin ve Libya’da Kaddafi rejimlerinin hemen hemen benzeridir. Bu rejimler, İslami hareketleri ütopik, reel politiğe aykırı ve ülke güvenliğine tehdit olarak görmekteydiler. Kendi içlerinden çıkardıkları başkanlarla otoriter rejimler oluşturmak zorunda olduklarına inanıyorlardı.



Sonuç olarak, Mısır ordusunun tarihinde hiç yaşamadığı ve bilmediği bir durum olan, seçilmiş bir iktidarın emrinde olması, demokratik, özgürlükçü bir anlayış sergilemesi kendi mantaliteleri açısından kabul edilebilir değildir. Mısır ordusu belki de kuruluşunda Aziz Ali el-Mısri sayesinde pek çok özelliğini taşıdığı Türk Ordusunun son yıllarda demokratik sistemle özdeşleşmede sergilediği performansı örnek alabilir. Başka bir çaresi de yok zaten.



 



 



Kaynakça:



1. Teşkilat-ı Mahsusa, Philip H. Stoddard, Arma Yay, İst, 2003, sayfa, 195



2. Daha fazla örnek için bknz. Başbakanlık Osmanlı Arşivleri, 1914, 1915, 1916 yılı Gazete Ve Mecmualar



3. Teşkilat-ı Mahsusa, Philip H. Stoddard, Arma Yay, sayfa, 196



4. Hayber’de Türk Cengi, Eşref Kuşçubaşı, Yay. Haz. Dr. Philip H. Stoddard, İst, 1997, sayfa, 243-247



 





Etiketler: mısır ordusu
Bu 1866
Yazarın Diğer Yazıları


YAZARLAR

Ger?? Duymayan Kalmas? Kalemiyet.Com