Anasayfam Yap    -
Reklam     -
Kunye     -
Son Mansetler    -
Iletisim                                 
Facebook    -
TTB HEMEN KAPATILMALIDIR
YAPARIZ DİYORSAK YAPARIZ
KARİYE CAMİSİ DE MÜZELİKTEN KURTARILDI
KÖTÜ BEYAZ ADAMIN KÜSTAHLIĞI

Karakter boyutu :13 Punto15 Punto17 Punto19 Punto

KADIN HAKLARI NASIL GELİŞTİ?

09.12.2019 / 19:37


Türkiye’de kadın hakları konusunu Lozan’dan Kapitülasyon görüşmelerinden bağımsız düşünmek mümkün değildir. Çünkü Tanzimat döneminde, kadın hakları alanında epeyce gelişmeler yaşanmıştı. Yurt sathında yayılan düzenli okulların (nizami mekteplerin) bir bölümü doğrudan Kız Lisesi, Kız Ortaokulu idi. Bunu 1868’de Kız Öğretmen Okulu, 1915’de ise İnas Darülfünun’u (Kadın Üniversitesi) gibi okullar takip etmişti.



Mecelle’de Kadın hakları konusunda bazı ileri maddelere yer almışken 1917’deki Aile Kararnamesi ile bu ileri adımlar genişletilmişti. İlginç olan İstanbul işgal edildikten sonra İngilizlerin baskısı ile bu Aile Kararnamesi iptal edilmişti. Kadın hakları konusunda Osmanlı Devletini yerden yere vuran Batılı sömürgecilerin İstanbul’u işgal etmelerinden sonra Aile Kararnamesini iptal etmelerinin temel nedeni bu kararname ile aile hukuku alanında azınlıklara bazı sınırlamalar getirmiş olmasıydı. Türkiye’de Medeni Hukuk alanında ki gelişmeler doğrudan ya da dolaylı azınlık hukukuyla, kapitülasyon hukukuyla ilgili olmaya devam etti.   



Bu gelişmelere toplumun tepkisi nasıl olmuştu? Giderek kadınların değişik alanlarda meslek sahibi olmalarına, daha görünür işler yapmalarına bir itiraz olmamıştı. Mayıs 1919’da İstanbul’da yüz binlerin katıldığı mitinglerde ise Halide Edip (Adıvar) gibi kadın konuşmacıları herkes coşkuyla alkışlamıştı. 1877’de Erzurum Savunmasında görülen kadın kahramanların benzerleri Milli Mücadele döneminde cephede yeni kahramanlık örnekleri gösterdiler ve bunlara sembolik de olsa (çavuş-onbaşı gibi) askeri unvanların verildiği de bilinmektedir.



Bütün bu gelişmelerin sonunda başlayan Lozan Görüşmelerinde, Türk tarafının Kapitülasyonların kaldırılması isteğini İtilaf Devletleri reddetmişti. Çünkü onlara göre Kapitülasyonun hukuki ve iktisadi diye iki kolu vardı. Kaldırılması halinde, Hıristiyan azınlıklara da İslam hukukunun uygulanması kaçınılmaz olacaktı. Bu yüzden kapitülasyonlar kaldırılmamalı idi. Türk tarafı ise Hıristiyan azınlıkların memnun kalacağı bir değişikliği, Medeni Hukuk konusunda yapacağı garantisini vermişti. Lozan Tutanaklarında bu garantinin açıklamaları da yer almıştır.



Seçimsiz olarak tek parti yönetimi ile başlayan Cumhuriyet döneminde 1926’da “Hıristiyan azınlıkları memnun edecek” İsviçre Medeni Kanunu Türkçeye çevrilerek “Türk Medeni Kanunu” başlığı altında atanmış kişilerden oluşan TBMM’nin onayı ile uygulanmaya başlandı. Ermeni, Rum ve Yahudi azınlıkları Türk Hükümetine peş peşe müracaat ederek, Lozan Anlaşmasının kendilerine temin etmiş olduğu azınlık haklarından yararlanmak yerine, İsviçre Medeni Kanunu’nun kendileri için de uygulanmasını istemişlerdi. Böylece içlerinde İngiltere’nin de olduğu İtilaf Devletlerinin, Kapitülasyonları kaldırmak için Medeni Hukuk alanında İslam’ın etkilerinin tümüyle kaldırılması isteği bütünüyle yerine gelmiş oldu. İslam Hukuku, Hıristiyan azınlıklara uygulanmadı ama Hıristiyan İsviçre Medeni Hukuku Müslüman çoğunluğa uygulanmaya başlandı. İtilaf devletlerinin isteği de bundan başka bir şey değildi.



Buna rağmen kadın hakları alanında ciddi sorunlar yaşandı. Elbette bu yaşanan sorunlar azınlıklardan olan kadınlar için değil Türk kadınları için geçerliydi. Bir defa başını, inançları icabı örten kadınlar orta dereceli okullarda ve üniversitede okuyamadılar. İnançları onların okuma haklarının önüne bir engel olarak konuldu. Sonra başlarını açmayan kadınlar hiçbir şekilde her hangi bir devlet kuruluşunda çalıştırılmadı. Medeni Hukuk, Türk kadının sosyal ve siyasi hayatta ilerlemesinin, statü elde etmesinin önünde engel olmaya devam etti.



Seçme ve seçilme hakkı için de aynı durum fazlası ile geçerlidir. Kadın nüfusu Türkiye’de inançları ile daima karşı karşıya getirilmiştir. Başını açmayan kadınların okuma, çalışma hakları engellendiği gibi seçimlere katılmaları da engellenmiştir. 1930’da yerel seçimlerde, 1934’de genel seçimlerde kadınlara seçme ve seçilme hakkının verildiği iddiasına karşılık, kadın nüfusun ezici çoğunluğu baş örtülerini çıkarmadıkları için bu haktan yoksun tutulmuştur. 2015 yılına gelinceye kadar Türkiye’de hiçbir belediye meclisinin başı örtükü kadın üyesi, başı örtülü belediye başkanı ve başı örtülü milletvekili yoktur. Erkek nüfusunun seçme ve seçilme haklarının bulunmadığı 1930’ların Türkiye’sinde kadınlara seçme ve seçilme haklarının verildiği iddiası, hatta pek çok Avrupa ülkesinden önce bu hakkın verildiği bir mitolojik hikaye olarak tekrarlanmaktadır.



Bazı kısıtlamalar başını açmış olan kadınlar için de devam etmiştir. 1990’lara kadar başını açmış bile olsa bir kadın vali olmadığı gibi 1980’lere kadar başı açık bile olsa kadın diplomat kadın subay örneği de yoktur. 1926’da İsviçre Medeni kanunu ile birlikte kadınlara istedikleri her mesleği yapabilme hakkının verildiği iddiası külliyen yanlıştır.



1926 İsviçre Medeni Kanunu ile birlikte, erkeklerin birden fazla kadın ile aynı anda evli olmaları, yasaklandığı gibi kadınların babalarından kalan mirasta da erkek kardeşleriyle eşit pay hakkına sahip olmaları başlamıştır. Kadın nüfus için bu uygulamanın “memnuniyet verici” olduğu bilinmektedir. Ancak kadın nüfusun bu memnuniyetinin asıl nedeni Lozan Anlaşmasındaki İngiltere ve müttefiklerinin tutumudur. Kapitülasyon nedenine bağlı olarak, Mecelle ve Aile kararnamesinin kaldırılmasını buna karşılık Hıristiyan azınlıkların beklentilerine göre yeni bir Medeni kanun getirilmesini şart koşmaları bu değişikliğin temel belirleyicisidir.



Cumhuriyet ile birlikte CHP idaresinin zaten İslami olarak bilinen bütün kanunları ve uygulamaları tasfiye edeceği bu yüzden Lozan’da böyle bir konu olmasa bile Medeni Kanun alanında da doğrudan İslami referanslı uygulamaları terk edeceği söylenebilir. Ancak İslami referanslı uygulamaların terk edilmesi kadınlar için adaletin ve eşitliğin garantisi olmamıştır. Nitekim 1980’lere 1990’lara kadar bazı mesleklerin başını açmış olan kadınlar için bile yasak olması bunun ibretlik örneklerinden sayılabilir.



Kadın nüfus için istediği her mesleği seçme hakkı İsviçre medeni kanunu ile tanındığı iddia edilse bile kadınlar için en çok geçerli olan işlerin başında asgari ücretle çalışılan iş kolları olmuştur. Liberal ekonominin yaygınlaşması ile birlikte ucuz iş gücü ihtiyacı da artmıştır. Ucuz iş gücü ihtiyacı için kadın nüfusu en önemli kaynak olmuştur. Zaten Lozan Anlaşmasını bir sonuca bağlamak için Şubat 1923’te toplanan İzmir İktisat Kongresi ile “Türkiye’nin liberal ekonomiden ayrılmayacağı” garantisi de verilerek yabancı sermayede davet edilmişti. Elbette yabancı sermayeden kasıt sömürgeci batılı ülkelerin sermayesi idi. Kadınlar iş hayatının her dalında olmasaydı, özellikle asgari ücretle çalışmaya mecbur edildikleri sektörlerde yerli ve yabancı sermayenin bu kadar büyümesi de mümkün olmazdı.



Kadınların her işi her mesleği seçebilmesi hakkı Türkiye’deki uygulaması itibarı ile önemli ölçüde asgari ücrete mecbur edilmesi hikayesidir. Sermaye sahipleri için bu durum “büyük ve eşsiz devrim çapında bir olay” olsa bile kadın nüfus için aynı olumlu sonuçlara yol açtığını söylemek mümkün değildir.



Cumhuriyet ile birlikte başlayan CHP yönetimi İslami belirtileri hayatın her alanından kaldırmayı kendisi için bir varlık nedeni saymıştır. Bu tutumun ise laiklik ilkesi olarak adlandırmıştır. Bunun bir sonucu olarak karma eğitimi zorunlu saymış, okuma ve devlet kurumlarında çalışma gibi temel sayılacak haklara sahip olmayı bile başörtüsünün terk edilmesi şartına bağlamıştır.



28 Şubat 1997 Darbesinden sonra Metin Bostancıoğlu adlı varlığın MEB’ı olduğu dönemde okul bahçeleri de okul binasından sayılmış, okul öğrencisi ve öğretmenlerinin başı örtülü olarak okul bahçelerine girmeleri engellendiği gibi kadın velilerin bile başı örtülü bir şekilde okul bahçelerine girmeleri yasaklanmıştır. Laiklik ve onun bir uzantısı olarak başlatılan bu uygulamalarda kadınların temel hakları ve onurları “Atatürkçülük ve Laiklik ilkesi” adına çiğnenmiştir. Başı örtülü kadın hastalar bile bu dönemde Kemal Alemdaroğlu’nun İstanbul üniversitesinde rektörlük yaptığı zamanda, üniversite hastanesine alınmamıştır. Laiklik böylece Türkiye’de kadınları, haklarından yoksun bırakılmanın gerekçesi durumuna gelmiştir. Kadın aleyhine bir cinsiyet ayrımcılığını öngören işlerin gerekçesi olmuştur.



Laiklik Kadın Hakları alanında görülen doğal gelişmeleri engellemiştir. Adeta bir din ayrımcılığına dönüşmüş, İslam’ın Kamuda görünür olması bir tehdit gibi engellenmeye çalışılmıştır. Dönemin CB A. Necdet Sezer, Çankaya Sarayında verdiği yemek ziyafetleri için hanımının başı açık olan milletvekillerini eşi ile birlikte, hanımının başı kapalı olan milletvekillerini ise tek başlarına davet edecek kadar bütün insani değerleri çiğnemişti.



Cumhuriyet ile başlayan tek partili CHP yönetimi kadın nüfusunun ezici çoğunluğunu yüz yıla yakın bir zaman mağdur etmiştir. Temel insan haklarını, kamu hizmetlerinden yararlanmasına engel olmuştur. Türkiye’de kadınların laiklikle ancak eşitlik ve adalete ulaştıkları iddiası tümüyle gerçek dışıdır. Aksine kadın nüfusun seçilme haklarının önünde, meslek sahibi olanlarının veya mesleklerini uygulamalarının önünde en büyük engel olmuştur.



Buna karşılık başta Ak Partili kadın milletvekilleri olmak üzere bazı kadın kuruluş temsilcilerinin her 5 Aralık gününde işlerini güçlerini bırakarak, yıllık türbe ziyareti eder gibi Anıtkabir’e koşmaları, orayı kadınların seçme ve seçilme hakları için bir adres olarak görmeleri kendi kimliklerini kadar geçmişte yaşadıkları mağduriyetleri de inkar etmelerinden başka bir şey değildir. Yaşını başını almış olan bu hanım efendilerin tümüyle gerçek dışı olan mitolojik hikayeler için birer nesne durumuna gelmeleri kendileri için utanılacak bir sonuç olmalıdır. Kendi çocuklarına, torunlarına mitolojik nesne olmalarını nasıl izah edebildikleri ise doğrusu dikkate değer bir konudur.



Kendi mağduriyetini yok sayan bir akıl, yaşadıklarını unutmaya çalışan bir vicdan neyin temsilcisi olabilir? Gelecek kuşaklar için ne verebilir? Anıtkabir ziyaretçisi bu hanımefendiler, artık fikren, ruhen bir tükenmişliğin temsilcileri gibidir. Kendi seçmen tabanlarını yok saymaya yönelmişlerdir. Onlar için seçmen tabanlarının hassasiyeti zerre kadar değer taşımazken karşı mahallenin takdirini toplamak giderek bir varlık nedeni olmaya başlamıştır.

Bu 141
Yazarın Diğer Yazıları


YAZARLAR

Ger?? Duymayan Kalmas? Kalemiyet.Com