Anasayfam Yap    -
Reklam     -
Kunye     -
Son Mansetler    -
Iletisim                                 
Facebook    -
TTB HEMEN KAPATILMALIDIR
YAPARIZ DİYORSAK YAPARIZ
KARİYE CAMİSİ DE MÜZELİKTEN KURTARILDI
KÖTÜ BEYAZ ADAMIN KÜSTAHLIĞI

Karakter boyutu :13 Punto15 Punto17 Punto19 Punto

DARÜ'T TAKRİB İLE İSLAM BİRLİĞİ

11.10.2019 / 18:52


“Sanayi Devrimi” sonrasında Avrupa’da hemen her alanda büyük atılımlar yaşandı. Demiryolları kurulması, buharlı makinelerle çalışan gemiler yapılması ile ulaşım daha hızlı, güvenli, ucuz hale geldi. Limanlar kuruldu, ticaret gelişti. Tıp ilerledi. Ölümcül olarak bilinen hastalıklar tedavi edilmeye başlandı. Madencilik ve dokumacılık alanı da bu ilerlemeden etkilendi. Giderek Avrupa ülkelerinin refah seviyesi arttı. Ordularını, donanmalarını yenilediler. Daha çok ve daha hızlı öldüren silahlar geliştirdiler. Bütün bunların sonunda Avrupalılar sömürgeciliklerini daha çok yaygınlaştırdı.



Bu hengamede “İslam Dünyası” ne durumdaydı? İslam Dünyası’nın cehalet, fakirlik ve orta çağ şartlarında yaşamasına karşılık ırk ve mezhep esaslı bölünmelerin içindeydi. Her bir parça diğeri ile kıya sıya bir mücadelenin içindeydi. Ulaşım hala hayvanlarla yapılırdı. Üretim faaliyetleri yine kol gücüne bağlıydı. Demiryolu ise kimsenin bildiği ve heveslendiği bir iş değildi. İslam Dünyasının sefaleti, geriliği, zamanla Avrupa ülkelerinin devamlı pazarı durumuna gelmesine yol açmıştı. O pazar olmayla birlikte işsizlik, yoksulluk da yaygınlaşmıştı. İslam Dünyası’nın üzerinde bir ölü toprağı serpilmiş gibiydi. Geçmişle övünme neredeyse herkesin ortak özelliği olmuştu. Övünülen geçmişin nasıl kurulmuş olduğu sorusunun cevabı ile kimse meşgul değildi.



İslam Dünyasının bu yürekler yakan perişan durumu Avrupalı sömürgecilerin işlerini kolaylaştırmıştı. Irk, mezhep hatta kabile-aşirete dayalı ihtilaflar aşılamaz ilahi engeller gibi ömürlerin, kaynakların tükenmesine sebep oluyordu. İşte böyle bir hengamede, 19. Yüz yılın ikinci yarısında “İslam Birliği” sesi bir fısıltı gibi kulaktan kulağa yayılmaya başlamıştı.



Binlerce yıl öncesinden beri Müslümanların inandıkları Kur’an’da birlik olmaları öngörüldüğü halde zaman içinde bu birlik ortadan kalkmış adeta unutulmuştu. Cemaleddin Afgani’nin (1838-1897) ilim-dost meclislerinde seslendirdiği bu “İslam Birliği” görüşünün yankısı özellikle 1884’te Paris’te çıkardığı Urvetü’l Vüska adlı dergi ile daha çok duyulur hale gelmişti. Benzeri görüşleri yaklaşık on beş yıl önce yine Paris-Londa gibi şehirlerde Yeni Osmanlılar adıyla bilinen bir arkadaş grubu da yaymaya çalışmıştı. Ancak onların daha çok Osmanlı Devleti’ni muhatap almaları etkilerini de Osmanlı Devleti ile sınırlandırmıştı.  Afgani ise, Afganistan, Hindistan, İran, Türkiye ve Mısır gibi ülkelerde bir takım siyasi, ilmi çalışmaların içinde olmasından dolayı daha çok ilgi odağı haline gelmişti.



Afgani daha hayatta iken, birlik çağrılarını ömrüne sığdırmaya çalışırken takdir edilmesi yerine bazı çevrelerin “Niçin birlik istiyor?” gibi akıl dışı sorularına, suçlamalarına, kuşku uyandıran aşağılamalarına muhatap olmuştu. Çünkü ayrılık kanıksanmıştı. Birlik isteği adeta ayıplanır, yadırganır hale gelmişti. Afgani’nin sohbetlerinde, yazılarında birlik için, “Kur’an’ın, Hz. Muhammet döneminin esas alınması” isteği de akla hayale gelmeyecek suçlamaların nedeni olmuştu. Afgani bundan dolayı, aynı anda hem İngiltere’nin, hem Rusya’nın hem de Fransa’nın ajanı sayılmıştı. Bazen mezhepsiz, bazen deist bazen de ateist ilan edilmişti. Memleketi ile bir suçlama, bir mahkum etme nedeni olarak görüldü. Bazı kesimler ısrarla onu takiyye yapan İranlı bir Şii olarak görürken başka bazı kesimler ise onu Afganistanlı görmüştü. Kendisinin konu hakkındaki görüşünü ise kimse önemsemiyordu. Çünkü her taife kurtuluş için kendi görüşlerini tartışmasız formül sayarken, birlik için başka bir formülün ortaya atılmasını mutlak bir kötülüğün hatta fesadın kaynağı olarak görüp ona göre bir saldırı nedenine sahip oluyordu. Afgani’nin değişik çevrelerin saldırısına muhatap olmasının temel nedeni de o değişik çevrelerin “birlik formüllerinin dışında başka bir yol, başka bir usul” teklif etmesi olmalıdır.



Oysa İslam Dünyasında sömürgecilik giderek daha kalıcı hale geliyordu. Sömürgeciler bütün kaynakları talan ediyordu. O halde onlara karşı mücadelenin ilk şartı ise içerde biri birine karşı savaşmak yerine sömürgecilere karşı birlikte ortak bir mücadele etmekti. Bunun için de Müslümanların ihtilaf etmedikleri iki temel kaynağa, Kur’an ve Hz. Muhammed’in uygulamalarına dayanmaları, onları esas almaları gerekirdi. Her mezhebin, her ekolün kendine göre bir tarihi birikimi, tecrübesi vardı. Onlardan her hangi birisinin temel alınması diğerinin, itirazına hatta düşmanlığına neden oluyordu.



İslam Dünyasında, neden bu kadar ayrıyız, bu yönetici seçkinleri neden birleştirici olmaz, ilmiye sınıfı neden ayrılığı kaldırmak için çaba göstermez demek yerine “birlik” çağrısının bir suçlama ayıplama nedeni olması da aslında İslam Dünyası’nın içinde bulunduğu şartları gösteren dikkat çekici ibretlik bir örnektir.



Siyasi planda birliğin en önemli unsuru Osmanlı devleti idi. Ancak Osmanlı giderek kendini koruyamaz duruma geliyordu. İran, İslam Dünyası içinde kendini soyutlamış bir haldeydi. Her Müslüman toplumun kendi ülkesini korumakla işe başlaması diğer komşu Müslüman toplumla bilgi ve tecrübe alış verişi yapması, dayanışma için çareler araması gibi görüşlerde bir çeşit “bölücülük” sayılmıştı.



Milliyetçilik günümüzdeki kadar etkili ve yaygın değildi. Mezhepçilik daha baskındı. Bu yüzden Afgani ve takipçileri için, “mezhepçilik yerine, herkesin kendi mezhebinde kalarak, diğeri ile yakın olması, işbirliği yapması” dönemin şartları içinde daha makul bir yoldu. Ancak bu görüş, İslam Dünyası’nda etkili olan çevreler tarafından genel olarak tepkiyle, şiddetli muhalefetle karşılanmıştı. Afgani’nin takipçisi Muhammed Abduh, sürgün edildiği Lübnan Beyrut’ta bu amaçla bir cemiyet tesis etmişti. Ancak dönemin şartları içinde bu cemiyet etkili ve kalıcı olamadı. Bir süre sonra kendiliğinden ortadan kalkmış oldu.



Son Osmanlı uleması da Mezheplerin Yakınlaştırılması çabasına, “bu mezheplerin birleştirilmesidir yani tefliktir” diye şiddetli tepki göstermişti. Belki işin özünde birlik isteği baskındı. Ancak bu istek her mezhepten bir parça alarak yepyeni bir mezhep oluşturmak böylece de birlik sağlamak diye açıklanabilecek anlayıştan çok uzaktı. Çünkü Müslüman toplulukların, hiziplerin, ekollerin ilmi bir zeminde bir araya gelerek, ortak sorunları müzakere etmeleri hem gerekliydi hem de sömürgecilere karşı bir tedbirdi.



1950’li yıllarda Ezher Şeyhi Mahmut Şeltut ile Ayetüllah Burucerdi “Mezhepleri yakınlaştırma” fikrini sahiplendi. Burucerdi, Şeltut’ta yazdığı mektuplarda “Şiiliğin Ezher tarafından resmi mezhep statüsüne alınmasını” istemişti. Bu isteği iki bakımdan ele almak icap eder. Madem mezheplerin yakınlaştırılması çabası ile dışarıya karşı dayanışmaları sağlanacaktır. O halde bunların biri birlerini tanıması, kabul etmesi kaçınılmazdır. Gereklidir. Aksi halde biri birini reddedecek, tanımayacak olan mezheplerin arasında bir yakınlık ya da bir dayanışma beklenemezdi.



Ancak mezheplerin tarihi birikimleri biri birine karşı bazen düşmanlık telkin eden görüşlere de yer vermektedir. O görüşler terk edilmeden bir yakınlaşma beklemek iyi niyetle ya da ne kadar makul olabilirdi? Madem taraflar biri birine yakın olma isteğindedir, o halde biri birlerini düşman sayan, aşağılayan, suçlayan görüşlerini de tashih etmeleri, gözden geçirmeleri gerekmez miydi? 1979 İran Devrimi’nin tanınmış öncülerinden Ayetüllah Mutahhari, Mezheplerin Yakınlaştırılması (Darü’t Takrib) için; “Bazıları zannediyor ki biz bu teşebbüsle mezhebi görüşlerimizin bir kısmını bırakarak Ehli Sünnet ile orta bir yol bulacağız. Hayır biz mezhebimizin bir mekruhundan bile vazgeçmeyiz. Mezheplerin Yakınlaştırılması çabası ile biz, mezhep fıkhımızın, görüşlerimizin Ezher gibi yerlerde okunabilmesini, tanınmasını temin etmeye çalışıyoruz.” Diyerek amacını özetlemiştir.



Aslında Mutahhari’nin bu görüşü kişisel bir istek, temenni değildir. İran’da temsil yeteneği oldukça yüksek olan bir görüştür. Bu yanı ile de ayrıca önemlidir. Nitekim Devrimden sonra Mezheplerin Yakınlaştırılması çabasını önce Ayetüllah Müntazıri yürütürken, iktidar mücadelesine bağlı olarak, onun üzeri çizilip, “zıddı inkılap” muamelesi görünce, onun bu işi de “Rehber” unvanlı Hamaney’e kalmış oldu. 1990’da Hamaney’in isteği ile kurumsallaşmıştır. Her yıl dünyanın değişik bölgelerinden davetlilerin katıldığı konferanslar Tahran’da düzenli olarak yapılmaktadır.



Tahran Konferansları daha çok Şiiliğin yayılması ile İran hükümetine bağlılığın temin edilmesi ile sonuçlanmıştır. Çünkü bu konferansın katılımcılarının bir kısmının teşeyyü ettiği (Şiileştiği) görülmektedir. Bir Müslüman’ın özgür iradesiyle mezhep değiştirmesinde ne sakınca olabilir, denilebilir. Özgür iradeye dayalı seçimler belki sorgulanamaz. Ancak bu seçimlerin tek taraflı olması ister istemez Mezheplerin Yakınlaştırılması çalışmasının, farklı mezheplerin Şiileştirilmesi ile sonuçlandığını görünür hale getirmektedir. Dolayısı ile yakınlaştırma isteği ve çabası Mutahhari’nin beklentisi lehine işlemektedir. Böyle bir çabanın “yaklaştırma isteği” ile açıklanması mümkün değildir.



İran’da mezhepleri yakınlaştırmak isteyenler iktidar sahipleridir. İran’da ise bırakın mezheplerin yakınlaştırılmasını, Şiilik dışındaki mezhepler üzerine büyük bir baskı kurulmuştur. Tahran’da Sünnilerin cami yaptırma izni bile yoktur. Ancak bodrum katlarında küçük mescitleri vardır. O mescitlerden de hoperlo ile ezan okuma izinleri bile yoktur. Şimdi Tahran vb yerlerdeki bu uygulama ile mezhepler nasıl yakınlaşmaktadır?



Üstelik Kerbela ve Gadir-i Hum gibi törenlerin devlet desteği ve çabası ile milyonluk katılımlarla yapılan törenlerinde Ehli Sünnet için kabul edilemez görüşlerin ortaya konulması ile bırakın yakınlığı, Büveyhiler dönemindeki düşmanlıklar diriltilmektedir. Görünen odur ki Ehli Sünnet kesiminin hassasiyet gösterdiği başta ilk üç halife ve Hz. Aişe gibi sahabeler hakkında bu törenlerde ortaya konulan tercihler tarihteki düşmanlıkları çoğaltıp yaygınlaştırmaktadır. İran’ın örtülü işgalinde olan Irak’ta ilk üç halife ve Hz. Aişe’nin isimlerini taşıyanların can ve mal güvenlikleri yoktur. Oysa İran yönetimi isteseydi Irak’ta bu zulümler olmazdı.



İran yönetimi Arap yarım adasını istila etmeyi Perslerden beri süre gelen bir hak gibi görmektedir. Irak, Suriye ve Lübnan’da büyük ölçüde işgal tamamlanmıştır. Yemen’de ise işgal savaşı devam etmektedir. İran yönetimi bu işgallerini, Mezheplerin Yakınlaştırılması iddiası ile Tahran Konferansları ile eş zamanlı olarak sürdürmektedir. Arap ülkelerinin işgalinde hiçbir insani sınıra, hassasiyete yer verilmemektedir. İran yönetiminin dış siyasetini önce Farslık, sonra Şiilik en sonunda da Müslümanlık hassasiyeti oluşturuyor diye özetlemek mümkündür. Böyle bir sıralamaya dayalı ilke ise yakınlık değil yeni düşmanlıkların ana nedeni olmaktadır. Moğol işgali döneminde Şiiliği yaymak ve daha etkili hale getirmek için Moğol işgalcileri ile işbirliği yapan onların sofralarından ayrılmayan Nasreddin Tusi’nin ilkesizliği ile Hamaney’in Arap yarım adasını işgal etmek için yaptığı katliamlar ve ilkesizlikler şaşılacak ölçüde yakınlık göstermektedir. İran ve onun örtülü işgalindeki ülkelerde yaşayan Ehli Sünnet kesimi için Mezheplerin Yakınlaştırılması iddiası, kendileri için katliam ve kabustan başka bir anlama gelir mi?



Afgani gibilerinin tarihte Müslümanları birleştirmek, sömürgecileri kovmak için bir çare olarak gördükleri Mezheplerin Yakınlaştırılması görüşü günümüzde İran yönetimi eliyle Şiiliğin yayılması ve Şiilik eliyle İran işgallerinin ve nüfuz alanlarının çoğaltılmasından başka bir şey değildir. İran yönetimi gerçekten bu yakınlaştırma isteğinde samimi olsa Gadir-i Hum bayramı diye bir şey olur mu? Hz. Muhammed’in resul olduğu gün bile bayram sayılmazken, Hz. Ali’nin ilahi bir tasarruf ile imam ilan edildiği iddiası nasıl bir bayram gününe dönüştürülerek, onun imametini kabul etmeyenler için kin ve düşmanlıkların camilerde, meydanlarda kitleselleştirilmesi bayram olabilir? Müslümanların büyük çoğunluğuna karşı kin ve düşmanlığın çoğaltılarak kitlelere mal edilmesinden sonra o kitle ile düşmanı olduğu topluluk arasında bir yakınlık olabileceğini beklemek için Tahran Konferanslarının abonesi olmak icap eder. Hiçbir özgür akıl ve vicdan bu tür işlerden bir yakınlığın olacağını beklemez. 

Bu 172
Yazarın Diğer Yazıları


YAZARLAR

Ger?? Duymayan Kalmas? Kalemiyet.Com