Anasayfam Yap    -
Reklam     -
Kunye     -
Son Mansetler    -
Iletisim                                 
Facebook    -
ÇİN'İN EĞİTİM KAMPLARI ETNİK BİR ZULÜMDÜR
HİNDİSTAN'DAN KEŞMİR'E YENİ BİR DARBE
MARAŞ BÖLGESİ OSMANLI VAKIFLARINA AİT
ÖLÜ KUŞ GİBİ ÇOCUKLARI TOPLADIK

Karakter boyutu :13 Punto15 Punto17 Punto19 Punto

ÖZGÜRLÜĞÜN SINIRI

13.08.2019 / 10:54


Türkiye Hükümetinin “Çözüm Süreci” adını verdiği dönemde başta Cizre, Nusaybin, Silopi, Silvan, Sur vb yerlerde PKK’lıların büyük yığınaklar yapmalarının yanında terör olaylarına devam etmeleri ve nihayet Mayıs 2015’te terör örgütü liderlerinden Duran kalkan’ın “Devrimci Halk savaşını başlattıklarını” açıklaması ile aslında bu siyaset fiilen bitmişti. Evlerinde uyumakta olan iki polisin de katledilmesinin ardından, 24/25 Temmuz 2015’te hükümet ara verdiği operasyonları başlatmıştı. Ancak pek çok ilçede böylesi bir çatışma için PKK’nın ciddi bir hazırlık yaptığı görülünce yer yer sokağa çıkma yasakları ile birlikte bu tür yerleşim yerlerinde uzun süreli operasyonlar devam etmişti.



Sokağa çıkma yasaklarının olması, yöre halkının pek çok konuda ciddi sıkıntılara uğramasına neden olmuştu. Hükümete muhalif çevreler ise bu durumu daha çok ve doğrudan bir insan hakları ihlal örneği olarak kullanmışlardı. Ancak operasyonların bir neden değil PKK’nın yaptıklarının bir sonucu olduğu da her nedense ısrarla görmezlikten gelinmişti. Çünkü operasyonların uzamasını hükümet, sivil halka zarar verilmemesi kaygısı ile açıklamıştı. Gerçekten sivil can kayıplarının istisnai düzeyde kalması da bu kaygıyı inandırıcı hale getirmişti. Uzun süreli bu operasyonlarda bine yakın asker ve polisin şehit düşmesi de sözkonusu kaygının bir başka sonucu olmuştu.



Ne var ki Şili, Amerika, Avusturya, Meksika, Mısır, İtalya ve Türkiye’den, 89 üniversiteden 1128 akademisyen adına ilan edildiği açıklanan bir bildiri, İstanbul Taksim’de Gönen Otelinde “Biz bu suça ortak olmayacağız” başlığı ile ilan edilerek, operasyonlar şiddetle eleştirilerek kınanmıştı. Devlet adına yapılan operasyonlar kınanır, suçlanır iken PKK’nın yaptıkları asla eleştirilmemişti. Bildirinin Türkçe metnini Dr. Alper Açık, Kürtçe metnini ise Dr. Yıldız Önen okumuştu.



“Devletin başta Kürt halkı olmak üzere tüm bölge halklarına karşı gerçekleştirdiği katliam ve uyguladığı bilinçli sürgün politikasından derhal vazgeçmesini, sokağa çıkma yasaklarının kaldırılmasını, gerçekleşen insan hakları ihlallerinin sorumlularının tespit edilerek cezalandırılmasını, yasağın uygulandığı yerde yaşayan vatandaşların uğradığı maddi ve manevi zararların tespit edilerek tazmin edilmesini, bu amaçla ulusal ve uluslararası bağımsız gözlemcilerin yıkım bölgelerinde giriş, gözlem ve raporlama yapmasına izin verilmesini talep ediyoruz.”



Görüldüğü gibi akademisyenler operasyonu PKK’ya karşı değil “Kürt halkına ve bölgenin diğer halklarına karşı” ilan etmişlerdi. Bildiride PKK Kürt halkı sayılmıştı. Halklara karşı yapılan bir katliamdan ve sürgünlerden söz edilmişti. Kürt siyasi iradesi olarak adlandırdıkları  PKK ile Hükümetin müzakere etmesi, müzakere için kendilerinin de içinde olacağı bağımsız gözlemcilerin de bulunmasını, Devletin vatandaşlarına karşı uyguladığını iddia ettikleri şiddete son vermesini, sessiz kalarak bu suça ortak olmak istemediklerini, istekleri yerine gelinceye kadar siyasi partiler, meclis ve uluslar arası kamuoyu nezdinde temaslarda bulunacaklarını taahhüt etmişlerdi. Bildirinin retoriği bütünüyle PKK şablonu ile örtüşüyordu. Bildiri operasyonların devam ettiği, şehit cenazelerinin ard arda yurda yayıldığı bir esnada ilan edilmişti.



Akademisyenlerin bildirisine göre PKK, Kürt halkının siyasi iradesiydi. Devlet ise PKK’ya karşı operasyon yaparak aslında Kürt halkına hatta bölgenin diğer halklarına karşı katliam yapıyordu. PKK terörünü kınayan bir tek cümleye yer verilmemişti. Aksine içeride ve dışarıda Devletin, PKK ile müzakereye oturması için her şeyi yapacaklarını da vaat etmişlerdi.



Bu bildiri gerçekten bir fikir-düşünce özgürlüğü kapsamında ele alınabilir mi?



İşte bu bildiride imzası olan akademisyenler 10’nu hakkında, “terör örgütü hakkında propaganda yapakla” suçlanarak KHK ile üniversitedeki görevlerinden uzaklaştırıldılar. Yargılandıkla İstanbul Ağır Ceza mahkemesinde ise 1 ile 3 yıl arasında değişen hapis cezaları vererek bildiride yer alan iddiaları fikir-düşünce özgürlüğü kapsamında görülmemişti. Yargıtay tarafından da onaylanan bu mahkeme kararını görüşen Anayasa Mahkemesi (AYM) ise oy çokluğu ile 21 Temmuz 2019 tarihinde ceza alan bu akademisyenlere yanlış yapıldığını, hak ihlali olduğunu iddia ederek bildiriyi, “bir fikir-düşünce özgürlüğü” kapsamına almıştı. Elbette AYM tarihinde bu tür kararlar vardır. Muhtemelen bundan sonra da olacaktır. Ancak bu iddiaların AYM kararı haline gelmesi, doğrudan PKK’ya destek sayılacak bir bildiriyi fikir-düşünce özgürlüğü alanına taşıyabilir mi?



AYM’nin bu kararını doğru ve kabul edilebilir bulmayan 1071 akademisyen ise 29 Temmuz 2019’da karşı bildiri yayınlamış ve AYM’nin kararını ağır bir şekilde eleştirmişti. Bildiride, AYM’yi kınayan akademisyenler "Terörle mücadeleyi sekteye uğratmayı ve ülkemizi karalamayı amaçlayan her türlü kurum, organizasyon ve inisiyatifin karşısında olduğumuzu ve olmaya devam edeceğimizi beyan ediyoruz. Türk milleti adına karar vermekle yetkili kılınan AYM'nin kararlarının adalete ve kamu vicdanına aykırı olmaması gerektiğine inanıyor, bu yanlış kararda imzası bulunanları kınıyoruz” ifadelerine yer verdi.



Bu ikinci bildiri ise içeriği itibarı ile değil bambaşka nedenlerle eleştiri topladı. Taha Akyol imzacı 1071 ismin arasında “tanınmış hukukçuların olmadığını” iddia ederek bir kıymeti harbiyeye sahip olmadığını iddia etmişti (Karar Gazetesi, 2 Ağustos 2019) Bir mahkeme kararını konu alan basın bildirisinin içeriğinde yer verdiği hususların hangi gerekçeye dayandırıldığına bakılmaksızın, imzacıların ne ölçüde tanınır olup olmadığı ile açıklanması bilimsel bir içerikten uzaktır. Doğruluğu, haklılığı “tanınır olma” ile ölçmeye çalışmak doğrudan doğruya adalete, hukuka ve bilime suikast ile eş anlamlıdır.



Uzun yıllar hükümete yakın medya organlarında yazarlık ya da yöneticilik hatta milletvekilliği yapan bazı kimseler bu organlardan uzaklaştırıldıktan sonra, hak ve özgürlük konularını, ilgilenmeye değer bularak, hükümete karşı da muhalefetin bir gerekçesi olarak yazılarında işlemeye başladılar. Bu isimler arasında 1071 akademsiyenin bildirisini değersiz bulanlardan Elif Çakır ise “imzacıların hukukçu olmadıklarını, alanlarının farklı olduğunu, akademik başarılarının belirtilmediğini, bazılarının rektör olduğunu, hukukçu olanların ise Ak Parti’de görev yaptıklarını, hepsinin akademisyen değil bazılarının doktora öğrencisi olduğunu, AYM kararının ise özgürlüklerin önünü açacak nitelikte bulduğunu” iddia etti. (Karar Gazetesi, 2 Ağustos 2019)



Dikkat çeken noktaların başında “PKK’ya destek” sayılan bildiriyi imza edenler için aranmayan özelliklerin ikinci karşı bildiriyi imza edenler için aranmasıdır. İlk bildiriyi imza edenlerin içlerinde kaç tane hukukçu vardı? Bu hukukçuların tanınırlıkları ne düzeydeydi? Ak Parti’de görev almak bir kişinin hukukçuluğunu zayıflatan bir neden ise aynı mantıkla PKK’dan milletvekili adayı olan Baskın Oran gibi isimlerin bilim insanlığına bir zayıflığın gelip gelmediğinin hatırlanmayışı, yalnızca unutkanlıkla açıklanabilir mi? Üstelik Ak Parti, halk desteği ile iktidar olan bir parti iken PKK bir terör örgütüdür. İlk bildirinin imzacıları için aranmayan akademik başarı durumunun ikinci bildiri için hatırlanması da sadece ikinci bildiriyi değersiz göstermek için bahane arama çabasına benzemektedir. Çünkü PKK’ya destek olarak bilinen ilk bildirinin imzacıları olan akademisyenlerin, hangi ölçülere göre ve ne kadar akademik başarıya sahip oldukları sorusu hiç hatırlanmamıştır. AYM kararlarına karşı  bildiri yayınlayanlarda akademik başarı ve hukukçu olma, Ak Parti’de görev almama gibi ölçüler arayan Elif Çakır ise ilkokul mezunudur. Elbette insanın fikir sahibi olması için üniversite bitirmiş olması şartı aranmaz. Ne var ki akademisyen beğenmeyen, akademisyenleri başarılarına ve tanınırlıklarına göre sınıflandıran, ilkokul mezunlarının hangi akademik ölçüye göre bu değerlendirmeyi yaptıklarını tespit etmenin, akademik bir ölçüsü henüz bulunmuş değildir.



1071 Akademisyenin “AYM terörü meşrulaştıramaz” başlıklı bildirisinden dolayı, Türkiye’deki üniversitelerin, Dünyadaki üniversite sıralamasında ilk 500 üniversite arasına giremediklerini, zaten bildiriyi de emir komuta zinciri içinde imzaladıklarını, ilk bildiriyi imza eden arkadaşlarının hapse atılmalarını, özgürlüklerinin kısılmalarını, üniversiteden atılmalarını istediklerini” ise bir dönem Ak Parti’den bir dönem milletvekilliği yapan Mehmet Ocaktan,  tespit etmiştir. (12 Ağustos 2019)



İktidar odağında bulunarak onun her türlü nimetinden sonuna kadar faydalanmış olanların elinden o nimetlerin alınması, belli ki ayarlarının bozulmasına iktidarı ve muhalefeti alt üst edecek şekilde yer değiştirerek görmelerine neden olmuştur. Türkiye içerden destekli, dışarıdan takviyeli çok uluslu bir terör örgütüne karşı mücadele ederken, akademisyenlerin bu mücadeleye karşı ilgisiz ve sorumsuz olacakları düşünülemez. Akademisyen olmak kişiyi cezai sorumluluktan çıkarmaz. Yapıp ettiklerini dokunulmaz, sorgulanamaz bir duruma getirmez.



Bir insanın akademik bir özelliğe, birikime sahip olması onun topluma ülkeye hatta insanlığa karşı sorumluluğunu arttıran bir sonuç olmalıdır. Yoksa terör örgütleri arasında ayırım gözeterek iyi terör kötü diye bir sonuca götüren bildirilerini haklı ve meşru hale getirmez. İktidara karşı, terör faaliyetlerinden medet umar bir şekilde, o faaliyetlerin suçlularını halkın bir kesiminin “siyasi iradesi” diye görmek terör faaliyetlerini meşru, dokunulmaz, geçerli bir hale getirme çabasından başka bir şey değildir. Teröre karşı can pahasına mücadele edip şehit düşenlerin cenazeleri yurda dağılırken, bu işin doğrudan suçlusu olan teröristleri eleştiren bir tek cümle söyleyemeden, sadece iktidara muhalefet etme ısrarı ile teröre karşı yapılan mücadeleyi haksız ve gayri meşru gösterme hevesi, Türkiye’ye karşı, Türk halkına karşı hatta bütün insanlığa karşı işlenmiş bir suç durumundadır.



IŞİD ile PKK arasında hiçbir mahiyet farkı yoktur. Buna rağmen IŞİD’i terör suçlusu olarak görüp onun güçlenmesine yol açan her işi ya da ihmali haklı olarak eleştirenlerin benzeri tutumu PKK için göstermemiş olmaları elbette PKK’yı terörist olmaktan çıkarmaz. Sadece böyle yapanların PKK’nın suç ortağı olduklarını gösterir. İnsanlık suçu demek olan terörü övme ve ona meşruiyet alanı oluşturma çabası ise bir fikir-düşünce özgürlüğü meselesi değildir. Adli olaylarda suça karışan akademisyenin yasal takibatı nasıl doğal ise terör olaylarına karışan, terörü meşru gösterme çabası içinde olan akademisyenlerin yasal takibata uğraması da bir fikir-düşünce özgürlüğünün kısıtlanması diye görülemez. AYM üyeleri içinde fetö’ye üye olmaktan ihraç edilenlerin de olduğu hatırlanırsa, AYM üyesi olmak da doğrudan kişiyi yanlıştan koruyan, yanlış işlere bulaşmaktan koruyan bir özellik sayılmaz. AYM Türkiye’nin yüksek bir mahkemesi ise Türkiye’nin sorunlarına ve Türkiye’ye yönelen tehditlere karşı bu mahkemenin kayıtsız kalmasını düşünmek gerçekçi değildir.

Bu 10
Yazarın Diğer Yazıları


YAZARLAR

Ger?? Duymayan Kalmas? Kalemiyet.Com