Anasayfam Yap    -
Reklam     -
Kunye     -
Son Mansetler    -
Iletisim                                 
Facebook    -
28 ŞUBAT DARBECİLERİNİN CEZASI ONAYLANDI
TERÖRİST BAYIK ABD VE AB'YE YALVARDI
AYASOFYA KARARNAMSİ
CHP CAMİLERİ MÜZE YAPACAK

Karakter boyutu :13 Punto15 Punto17 Punto19 Punto

İRAN DEVRİMİNİN KIRK YILI

13.02.2019 / 23:49


İran’da yönetimin el değiştirmesi “devrimin kırkıncı yıl dönümü” olarak kutlandı. Başkent Tahran vb şehirlerde sokaklarda askeri araçların çektiği irili ufaklı değişik silahlar halka gösterilerek bir kutlama daha yapıldı. Her yönetimi olduğu gibi İran yönetimini de ya da tercih edilen kavramla İran devrimini de kendisinin kırk yıl önce ortaya atıp sahiplendiği idealleri ile bugün elde ettiği sonuçlara göre değerlendirmek daha daletli ve daha gerçekçi olacaktır.



Kırk yıl önce İran’da şahlık yönetimi vardı. Halkın üzerinde bir korku hakimiyeti tesis edilmişti. Kimin ne zaman hangi bahaneyle tutuklanacağını, ne zaman nerede infaz edileceğini kimse bilemezdi. İnsan hakkı sayılanların hiç birisini güvencesi yoktu. İran’da halk da şahın özel mülkü gibi işlem görürdü. Halkı sindirmenin, infazların uygulayıcısı ise Savak adıyla bilinen istihbarat şebekesiydi.



Buna karşılık İran devriminin şah despotluğuna karşı bayraklaştırdığı sloganı ise azatlık idi. Azatlık içerde özgürlüğün dışarıda ise ABD’ye bağımlı dış politikanın terk edilmesi İran’ın gerçekten bağımsız yapılması demekti. Bu halkın büyük çoğunluğunun teveccüh ettiği bir idealdi. Şartların olgunlaşması ile birlikte halkın büyük bedeller ödemesinin sonun şah despotluğu yıkılmıştı. İnsanlar böylece azatlığa, özgürlüğe ulaşmış sayıldılar.



Devrim ortamında yapılan Anayasa referandumu ile birlikte İran’da temelini “velayet-i fakih” denilen bir idari yapı tesis edilmişti. Ulema sınıfından birisi yönetim sisteminin başında olacaktı. Artık şahlık gibi babadan oğla geçmeyecek adına imam ya da rehber denilen kişi seçimle belirlenecekti. Anayasaya göre Hubregan Meclisi adı verilen ve mollalardan oluşan bir meclis tarafından seçilmiş olacaktı. Zamanla görüldü ki meclis üyeleri ömür boyu seçiliyor. Kim tarafından? Rehber denilen kişi tarafından. Aslında seçim demek de abartı sayılır. Atanıyor. Rehber ölürse onun yerine gelecek kişiyi de işte bu meclis tayin edecektir. Çünkü rehber denilen kişinin görevi de ilk çağ seçimle sistemlerinde olduğu gibi ömürlüktür.



Rehberin yönetim yetkileri ise şahın yetkilerinden farklı değildir. Gerçi şah, müçtehit sayılmaz, içtihat edemezdi. Şimdi rehber denilen kişi aynı zamanda müçtehit de sayılıyor. Yani yasama yürütme ve yargı alanında ki yetkilerine ek olarak içtihat yetkisi de vardır. Rehberin yetkileri şahı kıskandıracak ölçüdedir.



Şah elbette yapıp ettiklerinden dolayı kanunlar önünde sorumlu sayılmazdı. Mecliste ve başka bir kurumda icraatları için soruşturulamazdı. Hakkında mahkemelerde dava açılamazdı. Kimse ona bunu niye yaptın ya da yapmadın diye sorgu sual edemezdi. Elbette aynı sorumsuzluk yetkisi rehber içinde geçerlidir. Yönetimin her alanında yetki sahibi sayılmasına ve her işe müdahil olmasına karşılık kimse onun yapıp ettiklerini sorgu sual konusu yapamaz. İstihbarat doğrudan şaha bağlıydı. Şahlık rejimine muhalif olanların akıbetini kimse bilemezdi. Şimdi de eski istihbaratın adı savak’tan savama’ya değişerek rehbere bağlanmış ve yönetime muhalif olanları İran içinde ve dışında adım adım izlemeye almıştır. Muhalif olanlar için şahlık ile rehberiyet ya da velayet-i fakihlik için değişen bir şey yoktur.



Böylece İran’da rejim değişikliği özgürlüğün önünü açmış değildir. Eski şahlık rejimi içinde yeni velayet-i fakih (ya da rehberiyet) rejimi için de özgürlük önemli bir beka sorunudur. Rejime göre özgür düşünenler, davrananlar ya ajandır ya da haindir. Ajan ya da hain olanların hakkından da elbette eski savak yeni savama gelecektir. Bireysel haklar bakımından kırk yıl öncesine göre olumlu anlamda değişen bir şey yoktur.



Devrim kırk yıl önce bireysel alanda özgürlük gibi toplumsal kesimler anlamında da geniş bir vaad listesine sahipti. Çünkü şah, İran’da “şehinşahlığın 2500. Yılı” gibi anlamsız ve ülke bütçesini alt üst eden kutlamalarla İslamiyet öncesi İran tarihini kendisi için referans noktası almış ülke nüfusunun en az yarısı oluşturan Fars olmayanları yok sayan uygulamalar yapmıştı. İslam devrimi ise elbette bunu reddetmiş herkesin doğal hakkını teslimi öngören bir ideal listesine sahip olduğunu ilan etmişti.



Oysa gelinen sonuç hiç de iç açıcı değildir. Fars olmayan toplum kesimleri, Türkler, Kürtler, Beluçlar ve Araplar için şahlık yönetimi ile velayeti fakih yönetimi arasında değişen hiçbir şey olmamıştır.İran’da Yahudilerin, Ermeni gibi Hıristiyanların sahip oldukları toplumsal haklara adı geçen Müslüman topluluklar sahip değildir. Şahlık yönetiminin yıkılması bu topluluklar için yeni olumlu hiçbir değişime yol açmamıştır.



İran basın özgürlüğü de bir tarih, bir hayal alemi konusu olmaya devam etmektedir. İsteyen kişi bir yayıncılık faaliyeti yapamaz. Gazete, tv ve radyoların büyük çoğunluğu devletindir. Özel şahısların medya alanında faaliyeti sadece rejim yanlıları ile sınırlanmıştır. Bu yüzden İran’da medya sabah akşam resmi görüşleri tekrarlayan bir koro gibidir. Farklı eğilimi olan bir medya organı zaten olamaz. Kimse rejime muhalif görüşleri, haberleri yayınlayamaz. Şahlık döneminde ki medya organlarının, şahı övmekle yükümlü sayılmaları gibi günümüz İran medyası da sadece ve sadece rehberi, velayet-i fakihi övmekle sorumludur. Bu sorumluluğunu unutanlar öncelikle yayın hakkını kaybederler. Sonra kendilerine neler olacağını ise tahmin etmek zordur ve tehlikelidir.



İran’da halkın seçtiği meclis, öyle gelişi güzel ve rehberi de bağlayacak şekilde kararlar alamaz. Türkiye’deki anayasa mahkemesine benzer kurumlar meclisi denetlediği gibi zaten meclisin oluşumu da bir tayin sistemine bağlıdır. Çünkü isteyen herkes milletvekili adayı olamaz. İlgili kanunun öngördüğü şartlara sahip olanlar aday olmak için İç İşleri bakanlığına müracaat ederler. Ancak bakanlığın uygun gördükleri aday olma hakkına sahip olurlar. Türkiye’de 1923-1950 arasında ki tek parti dönemine benzeyen bir atanmış meclis düzeni vardır.



İslam devrimi kırk yıl önce dış siyasetini İslami ilkelere göre düzenleyeceğini ilan etmişti. Ona göre mazlumların yanında olacaktı. Tağutlara/Diktatörlere karşı mazlumlara yardım edecekti. İşgal sömürge altındaki toplumların da sesi olacaktı. İran İslam Cumhuriyeti bu dış siyaset ilkelerini daha çok bayram törenlerinde seslendirdi. Ermenistan, Kuzey Azerbaycan topraklarının dörtte birini işgal ettiğinde milyonu aşkın Şii/Müslüman Türk evsiz yersiz yurtsuz ortada kaldığında İran Hükümeti Ermenistan’ı destekledi. Onun petrol, doğalgaz ihtiyacını karşıladı. Müslüman kardeşliğini hatta aynı mezhepten olmayı Ermenistan siyasetinde hiç ciddiye almadı.



İran’ın dış politikasındaki ideallerini yalnızca bir propaganda düzeyinde tuttuğunun ibretlik örneği Suriye oldu. 20. Yüz yılın belki en acımasız diktatörlerinden olan Esat’ı her zaman sonuna kadar destekledi. İlginçtir ki Şah ile Saddam Hüseyin arasındaki rekabetten dolayı Hafız Esat, Saddam Hüseyin’e karşı İran şahını desteklemiştir. Böylece İran ile Suriye arasında Irak’a karşı yakın bir işbirliği oluşmuştur. Tuhaf olan şahın Suriye politikası rehberiyet/velayeti fakih yönetiminde de aynen devam etmiştir. 1982’de Suriye’nin hama şehrinde isyan çıktı diye on binlerce insanı Hafız Esat katlederken Ayetüllah Humeyni idaresindeki İran İslam Cumhuriyeti sonuna kadar Esat’ın yanında olmuştur. Mart 2011’de başlayan Suriye Arap baharına karşı da İran Hükümeti bütün imkanları ile Sosyalist Baas Partisinin müttefiki oldu. Oysa İran zalim diktatörlere karşı her zaman mazlum halkların yanında yer alacağını vaad etmişti. İran yönetiminin gözünde, milyonlarca kayıp vermesine rağmen Suriye halkı hiçbir zaman “mazlum halk” statüsünde olmadı. Daima ABD’nin kurguladığı bir terör/ajan güruhu olmaya devam etti.



Lübnanlı Musa Sadr, Lübnan’da ki Şiileri örgütlemek için İran şahından ve Hafız Esat’tan olağan üstü yardım almış ve Emel adıyla bilinen örgütü kurmuştu. Sadr’ın Libya’da kaybedilmesinden sonra emel İran hükümeti için verimlilik özelliğini kaybetmişti. İslam Cumhuriyeti ise Emel’in yerine büyük harcamalarla Hizbüllah örgütünü tesis ediverdi. Hizbüllah elbette Lübnanlı Şiilerden oluşmuştu. Hedefleri ise Lübnan Sünnileri ve İsrail idi. İsrail’e karşı yaptığı eylemler ise İran’ın dış siyasetinin bir propaganda unsurunun teşkil etti. Suriye Arap Baharına karşı Hizbüllah, İsrail’e karşı yapmadıklarını Suriye halkına karşı yapmaktan kaçınmadı.İsrail saldırılarından kaçıp Suriye’ye sığınan Filistinlilerin Yermük kampını senelerce kuşatma altında tutarak binlercesinin açlıktan kırılmasına salgın hastalıklarla ölmesini bir savaş başarısı olarak seyretti. Hizbüllah’a, Suriye ve Filistin halkına karşı bu katliamcı tutumlarını görev olarak elbette İran hükümeti vermişti.



İran Devriminin dış siyasetindeki en büyük iddialarından birisi de İsrail ve ABD’ye karşı düşmanlık söylemleri olmuştur. Çünkü ABD sonuna kadar şahı desteklemiştir. Şahı deviren yeni yönetiminde bundan dolayı ABD’ye karşı düşmanlığının anlaşılır bir tarafı olmuştur. Ne var ki ABD’nin 2001’de Afganistan’ı 2003’te ise Irak’ı işgal etmesinde İran ile birlikte hareket etmesi, ittifak etmesi, İran’ın ABD karşıtı söylemlerinin takiyye icabı olduğu kanaatini güçlendirdi. Çünkü Saddam Hüseyin rejimini deviren ABD, Irak yönetimini İran yanlısı hiziplere teslim etmişti. ABD’nin bu teslimatı bilmeden ve tesadüfen yapmış olması ihtimali yoktur. İran rejimine düşman olan onu yılmak için kırk yıldan beri uğraşan ABD neden Irak yönetimini İran’a bırakmış olsun? Irak’ta IŞİD’e karşı nasıl İran ve ABD birlikte ortak operasyonlar yapsın? Benzeri sorular Afganistan için de geçerlidir.



İran ve ABD arasındaki kavganın şüpheli tarafları zaman içinde artmıştır. İsrail’i çevreleyen Arap ülkelerinin başında, ABD ve İsrail yanlısı diktatörleri koruyan ABD bir yandan da İsrail’e yakın uzak Arap ülkelerini İran eliyle harabeye çevirerek, yakın bir gelecekte Arapları, İsrail için bir tehdit olmaktan çıkarmıştır. Yemen, Bahreyn, Suriye ve Irak bu çerçevede hatırlanacak olan ülkelerdir.



İran doğalgaz kaynakları bakımından dünyada ikinci, petrol kaynakları bakımından ise dördüncü sırada olmasına karşılık kişi başına düşen yıllık geliri ise beş bin dolar seviyesindedir. Petrolü ve doğalgazı olmayan Türkiye’nin bile gerisindedir. Komşuları olan Kuzey Azerbaycan, Türkiye, Arabistan ve Körfez ülkelerine göre refah seviyesi oldukça geridir. Hak ve özgürlüklerin yok edilmesi bakımından şah dönemi ile aynı seviyededir. Bir korku rejimi altındadır. İran’da Fars olmayan toplulukların, Şii olmayan kesimlerin hiçbir hakkı güvence altında değildir. Şiilik İran’ın dış siyasetinde bir araç haline gelmiştir. Arap ülkelerini ele geçirmenin, tehdit etmenin bir yoludur. İslam Cumhuriyeti, İslam devrimi gibi iddialarına karşılık İran, genel olarak Müslümanlar için büyük bir hayal kırıklığıdır. Kırk yılın sonunda, şahlık yönetimine göre, İran’ın ABD yardımı ile Irak ve Suriye’de hakimiyet kurmasından başka değişen bir şey yoktur.

Bu 298
Yazarın Diğer Yazıları

YAZARLAR

Ger?? Duymayan Kalmas? Kalemiyet.Com