Anasayfam Yap    -
Reklam     -
Kunye     -
Son Mansetler    -
Iletisim                                 
Facebook    -
ABD'NİN İRAN'A ASKERİ SALDIRI SEÇENEKLERİ VAR MI?
MUHARREM TÖRENİNDE KENDİ KAFASINI KESTİ
ABD'NİN FAVORİ DİKTATÖRÜ SİSİ
ABD'DE UYGUR TÜRKLERİ TASARISI

Karakter boyutu :13 Punto15 Punto17 Punto19 Punto

KUŞATMA VE İŞGAL

11.02.2019 / 12:27


Filistin Sorunu “Kudüs Sorunu” gibi görünüyor ise de aslında işin doğru adı Filistin Sorunu’dur. Çünkü Filistin bir ülke, bir bölge adı iken Kudüs yalnızca o ülkenin, o bölgenin bir şehridir. Sorunun yalnızca bir şehirden ibaret olarak görülmesi yanlıştır.



Kudüs ise Filistin Sorunu’nun odak noktasıdır. İsrail işgalinin en çok görünen tarafıdır. Üç Semavi Din (İslam, Hıristiyanlık ve Yahudilik) tarafından aziz bir mekan olarak kabul edilmesi, Kudüs’ü kendiliğinden Filistin Sorunu’nun odağı haline getirmektedir.



Kudüs’ü Müslüman Araplar 638’de Bizans’a bağlı Patrik Sophronios’tan bir anlaşma ile teslim almışlardı. Anlaşmaya göre, Hıristiyanların can ve mal güvenliği teminat altında olacak ve her türlü din özgürlükleri olacak dini mekanları ise dokunulmaz sayılacak, şehre Yahudi nüfusunun girişine izin verilmeyecekti. Özetle Müslüman Araplar Kudüs ve çevresini Yahudilerden değil Bizanslılardan almışlardı.



Kudüs’ün İslami dönemi böylece Hz. Ömer ile başlamıştı. İsrail işgaline, yıkımına rağmen günümüzde bile eski Kudüs diye anılan bölgede Hz. Ömer adı şehrin İslami kimliğinin bir karşılığıdır. Hıristiyanların hacı olmak için ziyaretle sorumlu tutuldukları Kıyamet Kilisesi’ni ziyaret ettiğinde kilise de namaz kılma teklifini, “namaz kılarsam ilerde Müslümanlar bu kilise de hak iddia edebilir” diye geri çevirerek ileri görüşlülüğün çarpıcı bir örneğini verirken farklı dinlere karşı nasıl adaletle davranılabileceğinin de güzel bir uygulamasını yapmıştır. İsrail işgaline rağmen Hz. Ömer adını taşıyan cami ve cadde isimlerinin varlığı onun adaletine karşı tarihin bir cevabı, bir kadirşinaslığı gibidir.



Hz. Ömer Kudüs’e geldiğinde Mescid-i Aksa’yı sormuş, ona bir mezbelelik enkazının olduğu yer gösterilmişti. Kudüs ve Mescid-i Aksa hakkında artık tevatürleşen hikayelerin anlatılması bakımından da O’nun Kudüs seferi öğreticidir. Çünkü O geldiğinde ortada bir Mescid-i Aksa yoktu.



Hz. Ömer’den sonra Kudüs’ün imarı konusunda ve Kudüs hakkındaki rivayetlerin ortaya çıkışında Emeviler Döneminde (681-750) adeta bir patlama yaşanır. Emevi Halifesi Abdülmelik bin Mervan’a karşı Zübeyir bin Avvam isyan ederek Mekke ve Medine gibi şehirleri ele geçirmişti. Mervan ise “Kudüs’ün kutsallık bakımından Mekke ve Medine’den geri olmadığı” görüşlerini yaydığı gibi başta Kubbetü’s Sahra olmak üzere pek çok anıtsal eser yaptırmıştı. Kudüs Müslümanlar için Mekke ve Medine’den daha önemli bir yer haline belki getirilemedi ama Mervan’ın çabaları ile zaman içinde tartışmasız bir şekilde üçüncü aziz bir şehir durumuna gelmiş oldu.



Kubbetü’s Sahra günümüzde üçüncü Harem-i Şerif diye bilinmektedir. Bir tepe üzerine kurulan oldukça geniş bir külliyedir. Şehrin hemen her tarafından rahatlıkla görünmektedir. Başta Kıyamet Kilisesi olmak üzere Hıristiyanlarca kutsal sayılan hiçbir yapı Kubbetü’s Sahra’nın görkemine bırakın rekabet etmeyi yaklaşması bile mümkün değildir. 1967’de Kudüs’ün İsrail tarafından işgal edilmesiyle Mescid-i Aksa’nın Minberinin yakılması gibi pek çok saldırıya, hasara uğratılmasına karşılık Harem-i Şerif bütün ihtişamı ile ayaktadır.



Kudüs için birinci felaket 1099’da Haçlı işgaliyle başlamış ama bu felaketi 1183’te Selahaddin Eyyubi sona erdirmiştir. Kudüs’ü ele geçiren Haçlılar şehirdeki Müslümanların tamamını katletmişken Selahaddin benzeri bir işi yapmamıştır. Selahaddin’in kısa süre sonra ölmesi şehirde kalıcı imar eserlerine muhtemelen engel olmuştur. Bugün Kudüs’te Selahaddin adını taşıyan bir caddenin olması, Müslümanlara yaptığı hizmet kadar, Hıristiyanlara can ve al güvenliği vermiş olmasının bir karşılığı olmalıdır. Şehrin imarında Hz. Ömer ve Emevi zamanından sonra üçüncü önemli faaliyet dönemi Memlüklüler döneminde (1250-1517) yaşanmıştır. Bazıları İsrail işgaliyle yıkılmış olsa bile çeşitli camileri ile Memlük dönemi eserlerinin bir kısmı halen varlığını sürdürmektedir.



Kudüs için Memlüklülerden sonra şehrin imarında en çok iz bırakan dönem Osmanlı Zamanı (1517-1917) olmuştur. Eski Kudüs’ü kuşatan surların tamamı Kanuni döneminde (1520-1566) yenilenmiştir. Günümüzdeki Kudüs surları bu dönemden kalmıştır. Şehrin su ihtiyacının karşılanması ve yoksulların, kimsesizlerin bakımı gibi pek çok sosyal içeriğe sahip olan vakıflar bu dönemde kurulup Kudüs’te çalışmaya başlamıştır. Kudüs surlarının doğu tarafına paralel olarak uzanan caddenin adının “Kanuni Caddesi” olması da tarihin kadirşinaslığının başka bir örneği olmalıdır. Kudüs’te kurduğu vakıf ile çok uzun bir dönem binlerce yoksulun ihtiyacını karşılayan vakıfların kurulmasına öncülük edenlerden birisi de Kanuni’nin eşi Hürrem Sultan olmuştur.



Kudüs için Hz. Ömer, Mervan, Selahaddin, Kanuni’den sonra unutulmayacak bir isim de II. Abdülhamit olmuştur. Onun zamanında (1876-1909) Dünya Siyonist Kongresi, Filistin’in Yahudiler için bir anavatan olmasını ve Yahudilerin Filistin’e dönmelerinin sağlanması kararlarını almışken Abdülhamit canla başla bu kararlara karşı durmuştur. Bugün aklı başında olan, gözü ve gönlü açık olan her Filistinli Abdülhamit’in Filistin, Kudüs mücadelesinin kadrini bilir ve teslim eder.



Abdülhamit’in bir ayaklanma sonunda iktidarını kaybetmesi, Filistin için de ikinci felaketin başlamasına neden olmuştu. Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Ordusunun vuruşarak çekildiği yerlerden birisi de Filistin olmuştur. Aralık 1917’de Kudüs İkinci bir Haçlı işgaline uğradı. İngilizlerin eline geçti. Filistin’in doğu bölgesi ise 19 Eylül 1918’de başlayan İngiliz saldırılarının sonunda işgal edildi. Dört yılda işgal edebildiklerinden daha fazlasını İngilizler savaşın son kırk gününde işgal etmişlerdi.



Kasım 1917’de İngiltere Dış İleri bakanı Balfour, Dünya Siyonist Kongresi başkanı Lord Rothschild’e gönderdiği mektupla “Filistin’i Yahudi yurdu olarak kabul ettiklerini ve bunun için Yahudilere lazım gelen desteğin verileceğini” vaat etmişti. Aralık 1917’de başlayan ve 1947 sonuna kadar süren otuz yıllık İngiliz işgali İsrail Devletinin kuruluşu için bir hazırlık dönemi olmuştur.



İkinci haçlı işgalinde Araplar her türlü silahtan tecrit edilirken dünyanın dört bir yanından Filistin’e taşınan Yahudi nüfusu ise silahlandırıldı, askeri eğitimden geçirilerek organize edildiler. Hazırlıkların yeterli seviyeye ulaştığı bir sırada İngiltere çekildi ve İsrail’in kuruluşu 14 mayıs 1948’de ilan edildi.



İsrail işgalcileri 1967’de Kudüs’e ulaştığında bugün Doğu Kudüs diye bilinen bölge Ürdün Krallığına bağlıydı. 6 gün savaşı olarak bilinen bu savaşta Ürdün birliklerinin tutumu daha çok İsrail hesabına sonuçlanmıştır. Haziran 1967’de Moşe Dayan komutasındaki İsrail işgal birlikleri Doğu Kudüs’ü ele geçirmiş ve Ağlama Duvarı dedikleri yere ulaşmışlardı. Yahudiler Romalılar tarafından kovuldukları Kudüs’e 1897 yıl sonra ulaşmıştı.



Kudüs’ü İsrail 1980’de başkent ilan etti. BM genel kurulunda bu karar reddedilmişti. Ama İsrail hiçbir BM kararı gibi bu kararı da ciddiye almamıştı. Eski başkent Telaviv’de yabancı ülke temsilcilileri kalmaya devam etti. ABD Başkanı Donald Trump’ın ABD elçiliğini Kudüs’e taşıması ile bu durumda yavaş yavaş değişmeye başladı. AB üyesi ülkelerin de zamanla elçiliklerini Kudüs’e taşımaları ile bu iş de bitirilmiş olacaktır.



Filistin’in en acil ve önemli sorunu işgalin devam etmesidir. Çünkü İsrail Arapların elindeki toprakları zorla gasp ederek dünyanın dört bir yanından topladığı Yahudileri bu işgal topraklarına yerleştirmeye devam ediyor.



Çoğunluğu İşgal altında olacak şekilde Filistin bugün ikiye bölünmüştür. Bir kısmı işgal diğer bir kısmı ise kuşatma altındadır. Kuşatma altındaki Filistinlilerin hiçbir şekilde işgal bölgesinde mesela Kudüs’e gelmeleri mümkün değildir. İşgal bölgesindeki Arapların ise bazen 18 yaş altı bazen de 40 yaş altındakilerin Harem-i Şerif’e girmeleri yasaktır. Kuşatma bölgesindeki yerlerin de biri biriyle doğrudan bağlantısı yoktur. İsrail iznine bağlıdır.



İşgal bölgesinde Arapların evleri-dükkanları ve ibadethaneleri her an bir bahaneyle gasp edilmektedir. En dramatik örneği dördüncü harem sayılan Halil kentindeki İbrahim Camisidir. İsrail caminin yarısından fazlasını işgal ederek Müslümanların ziyaretine, ibadetine kapatmıştır. Müslümanların ziyaretine bırakılan kısım ise elbette İsrail askerleri denetiminde ve onarlın iznine bağlanmıştır.



25 Şubat 1994’te ABD vatandaşı radikal bir Yahudi teröristi Barush Goldstien sabah namazını kılmakta olan cemaate saldırarak 29’unu katletmiş 300’ünü ise yaralamıştır. İsrail işte bu katliamı bahane ederek önce camiyi ibadete kapatmış sonra 1997’de Filistin yönetimine kabul ettirilen anlaşma ile şehrin su kaynakları, giriş çıkış yollarını ve İbrahim (Halilürrahman) Camisinin bir bölümünü de içine alacak şekilde işgal etmiştir.



Filistin’de hangi yaş grubundan olursa olsun bir Filistinli ile karşılaştığınızda Türk, Türkiye adını duyduğunda yüzünün bir sevinçle kaplandığına şahit olursunuz. Türkiye ve Tayyip Erdoğan adı Filistinlilerin dilinde Türkleri selamlamanın, hoş geldin demenin bir karşılığı olarak söylenmektedir. Filistin Kudüs tarihinde çok ayrıcalıklı yerleri olan Hz. Ömer, Mervan, Selahaddin, Kanuni ve Abdülhamit adlarına eklenen bir ad gibidir Tayyip Erdoğan ismi. Tayyip Erdoğan’ın Filistinlilerin işgal ve kuşatmasını ortadan kaldıran bir eylemi elbette yoktur. Sahip olduğu imkanlar itibarı ile belki yakın bir zamanda da olması söz konusu değildir. Ancak Filistinlilerin ona olan bakışı beklentisi böyledir.



Bu beklenti Filistinlilerle sınırlı değildir. Kudüs’te haremi Şerif’e girerken Polis denetim yerlerinde Türklerin çantalarında yalnızca Türk bayrağı olup olmadığına bakılmaktadır. Haremi Şerifte en etkili en ağır silah, İsrail askerleri/polisleri için Türk bayrağıdır. Bunu sadece İsrailli Yahudilerin bir fantezisi olarak görmek de yanlıştır. Çünkü Filistinlilerin gözünde Türk bayrağı, umudun, kurtuluşun sembolüdür. İsrail ise işte bu umudun sembolünden duyduğu korkuyla Türk bayrağını orada engellemektedir.



Kabul edilmelidir ki Filistin barışı ve sükuneti Osmanlı/Türkleri döneminde yaşamıştır. Burada Türk idaresinin yıkılmasından sonra bir daha barış ve huzur bu topraklara gelmemiştir. Filistin’in yeniden Türkiye’ye bağlanması beklentisi elbette yoktur. Ancak Filistin’in işgal ve kuşatmadan kurtulması belli ki Türkiyesiz olmayacaktır. Memlüklüler de hesaba katıldığında Filistin’de 600 yıllık bir barış ve huzur dönemi Türklerin eliyle tesis edilmiştir. Filistinlilere yardım, Türkiye’nin üzerine hem tarihin hem de onlarla kardeş olmanın getirdiği bir yükümlülüktür.

Bu 201
Yazarın Diğer Yazıları


YAZARLAR

Ger?? Duymayan Kalmas? Kalemiyet.Com