Anasayfam Yap    -
Reklam     -
Kunye     -
Son Mansetler    -
Iletisim                                 
Facebook    -
ABD'NİN İRAN'A ASKERİ SALDIRI SEÇENEKLERİ VAR MI?
MUHARREM TÖRENİNDE KENDİ KAFASINI KESTİ
ABD'NİN FAVORİ DİKTATÖRÜ SİSİ
ABD'DE UYGUR TÜRKLERİ TASARISI

Karakter boyutu :13 Punto15 Punto17 Punto19 Punto

İSTANBUL'DA TONOS FELAKETİ

13.01.2019 / 21:06


5/6 Ocak 2019’da İstanbul’da Fener Rum Patrikhanesi’nin ev sahiplendiğinde düzenlenen törenle Ukrayna Kilisesi’nin bağımsızlığı “Tomos” adlı bir kararname ile ilan edilmiş oldu. Olaya hangi açıdan bakılırsa bakılsın oldukça önemliydi. Uluslar arası ilişkilerde dinin tayin edici rolünü gösteren yeni bir örnek ortaya çıkmıştı. Toplumların gelişmesiyle birlikte “dinin belirleyici olmaktan çıkacağı” gibi önyargıları yerle yeksan edici bir olaydı. Şehirleşme oranı arttıkça, okuma yazma oranı çoğaldıkça, başka toplumlarla her türlü ilişki çoğaldıkça dinin etkisinin de o ölçüde azalacağı gibi akla ziyan iddiaların aksine dinin toplum üzerindeki etkisi giderek daha baskın hale gelmektedir.



Batı Hıristiyanlık dünyası Roma İmparatorluğunun bölünmesiyle birlikte (395’te) Katoliklik ve Ortodoksluk diye ikiye ayrılmıştı. Bu ayrılık Hıristiyanlık tarihinde çok önemli olmuştu. Taraflar biri birlerini sapıklıkla suçlamışlar ve aralarındaki düşmanlık kanlı savaşlara ve katliamlara yol açmıştı. Ortodoksluğun dini merkezi Doğu Roma (Bizans) olmuştu. Balkanlılar ve Ruslar da İstanbul’daki Ortodoks Kilisesine (Fener Rum Patrikhanesine) bağlanmıştı. Zamanla Bizans’ın kendini koruyamaz duruma gelmesi Patrikhane’nin Ortodokslar üzerindeki etkisini de zayıflatmıştı.



Bizans’ın İstanbul’un fethiyle ortadan kalkması Rus Kilisesinin de yolunu açmıştı. Rus Çarları kendilerini Bizans İmparatorlarının mirasçısı saymıştılar. Rus Çarlarının siyasi ve askeri gücünün artmasına bağlı olarak Rus Kilisenin de nüfuz alanı Patrikhanenin aleyhine olacak şekilde genişledi.



Rusya’da Komünist iktidarın kurulması, bütün dinlere bu arada Hıristiyanlığa karşı da savaş edilip kiliselerin kapatılması ile birlikte Patrikhane en önemli rakibinden kurtulmuş oldu. Ancak Patrikhane’nin hayalini alıp götüren gelişmeler Balkanlarda peş peşe yaşandı. Sırbistan, Bulgaristan, Romanya gibi ulus devletlerin ortaya çıkması bu ülkelerde ki kiliselerin de Patrikhaneden ayrılıp bağımsız olmalarına yol açmıştı. Ulus devletlerin kiliseleri de uluslaşmıştı. Bağımsız olan bu ülkeler Slav kökenli olmaları nedeniyle kendilerini Rusya’ya ve Moskova Kilisesi’ne daha yakın gördüler. Ancak Sovyetler Birliği’nin genişlemesi Yunanistan dışındaki Balkan ülkelerini de kapsaması bu ülkelerdeki kiliseleri de varla yok arası bir duruma getirmişti.



Patrikhane fiilen Türkiye ve çevre ülkelerdeki Rumlar ve Yunanistan ile sınırlanmış oldu. Zamanın akışı patrikhanenin aleyhine oldu. Osmanlıya Balkanlardaki bütün etnik, milliyetçi kalkışmalar kilisenin öncülüğünde gerçekleşti. Bu ülkelerde kilise kültürün, kimliğin ve siyasetin temel belirleyicisi oldu. Sovyetler Birliği’nin din karşıtı siyasetleri kiliseyi zayıflattı ama ortadan kaldıramadı. 1991’de Sovyetler Birliğinin dağılması ile birlikte Balkan ülkelerinde ve Rusya’da kilise kaldığı yerden, 70 yıllık bir aradan sonra yoluna daha hızlı bir şekilde devam etmeye başladı.



Türkiye’de de benzeri bir durum yaşandı. Rum/Yunan isyanlarına Patrikhane öncülük ettiğinden dolayı II. Mahmut’un emriyle, Patrik Gregorios 22 Nisan 1822’de Patrikhane’de idam edilmişti. Osmanlı devleti en zayıf anında bile kendisine ihanet etmiş saydıklarını cezalandırma kudretini göstermişti. Sonraki yıllarda ortaya çıkan gelişmeleri fırsat bilen Patrikhane bu idamın intikamını almaya çalıştı. Özellikle Birinci Dünya Savaşı’nda ve Milli Mücadele döneminde beklediği fırsatları fazlası ile buldu.



Milli Mücadele 1922’de bitince herkes Patrikhane kapatılacak ya da Türkiye’den çıkarılacak beklentisindeydi. Üstelik Türkiye Yunanistan arasındaki Nüfus Mübadelesi de Rumları Yunanistan’a gönderdiği için Patrikhaneyi Türkiye’de tabansız bir duruma getirmişti. Rum nüfusunun gitmesi patrikhane için ölümcül bir darbe olmuştu. Ne var ki Lozan Anlaşması Patrikhane’yi kurtardı. Türkiye’de kalmasına, ihanet ettiği ülkede faaliyetlerine devam etmesine imkan sağladı.



Lozan Anlaşması, Patrikhane’yi Türkiye’de (İstanbul’da) kalan Rumlarla sınırlandırmış ve içinde bulunduğu Fatih İlçesi Kaymakamlığına bağlamıştı. Görünüşte bu bir felaket gibiydi. Ama kapatılmasından Türkiye dışına çıkarılmasından çok daha iyi bir sonuç olmuştu. Çünkü ilerde şartların değişmesi halinde Patrikhanenin kendisini Fatih kaymakamlığı ya da İstanbul Valiliği ile asla sınırlandırmayacağı görülecekti.



Türkiye’de cumhuriyet yönetimi patrikhanenin istekleri konusunda, beklentilerin aksine cömert davranmıştı. Müslüman çoğunluğun vakıflarının tümüne devlet el koymuşken Patrikhaneye bağlı vakıflar bütünüyle aynı uygulamaya uğratılmadı. Patrikhanenin eskiden beri en büyük isteği Ayasofya’nın kendisine teslim edilmesiydi. İstanbul’un işgal altında olduğu dönemde (1918-1923) bile bu isteği gerçekleşemedi. Ancak ABD heyetlerinin peş peşe Türkiye’ye yaptıkları ziyaretlerin ardından Ayasofya Camisi 1932’de Müze yapıldı. Ayasofya’nın müze yapılması o kadar önemli olmuştu ki İngiltere Kralı VIII. Edward bile bu olaydan birkaç yıl sonra “özel ziyaret” için Türkiye’ye gelmiştir. Kral Ankara’ya gitmeye tenezzül bile etmemiştir. Ama Ankara’daki herkes İstanbul’a taşınmıştır. Osmanlı devleti’ni bitiren İngiltere kralını memnun etmek için minarelere mahyalar asıldı bütün sokaklar onun adı ve fotoğrafları ile kirletildi. Kral İstanbul’da en başta “Ayasofya Müzesini” ziyaret etmiştir. İstanbul ziyaretinin ardından Kemal Paşa’nın “özel treniyle” Viyana’ya gitmiştir.



ABD başından beri Patrikhaneyi uluslar arası etkili bir kurum haline getirmeyi siyaset olarak benimsemiştir. Bu siyaset özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Moskova Kilisesi’nin yeniden ortaya çıkması ile daha görünür hale gelmiştir. Çünkü Balkan ülkelerinin Slav kökenli ve Ortodoks mezhebinden olmaları, bağımsızlıklarını Rusya’nın yardımı ile elde etmiş olmaları gibi nedenlere bağlı olarak Rusya Balkan ülkelerini kendisinin doğal bir yayılma ya da etki alanı olarak saymıştır. Balkan ülkelerindeki kiliselerinde İstanbul’daki Patrikhane’ye değil de Moskova’daki Rus Ortodoks Kilisesi’ne bağlanması Rusya’nın temel siyaseti haline gelmiştir.



Rusya’nın kiliseye bağlı olarak Balkanlarda nüfuzunu tesis etmesine karşı olarak ABD ise patrikhaneyi cepheye sürmüş “Patriğin aslında ekümen olduğu” yani evrensel olduğu tezini propaganda etmiştir. Ortodoksluk inancına göre patriğin ekümen sayılmasına Türkiye hangi hakla müdahale edebilir diye bir soru olabilir. Ancak bu soru iki nedenle yersizdir ve gereksizdir.



Müslümanların inancına göre de Halifelik evrenseldi. Türkiye hangi hakla evrensel olan bu inancın kurumunu, halifeliği ortadan kaldırmıştır? Üstelik Türkiye Devleti sadece Türkiye’de ki Müslümanları yönetme hakkına sahiptir. Oysa Müslümanlar, Türkiye’den ibaret değildir. Bütün Müslümanların ortak inancı sayılan halifelik kurumun Türkiye sahip olmadığı bir yetkiyle kaldırmıştır. İlginçtir ki aynı Türkiye Lozan Anlaşması ile bazı Ortodoksların evrensel/ekümenik bildikleri bir inancın kurumu olan patrikliği kaldır(a)mamıştır. Ezici çoğunluktaki Müslüman vatandaşlarının inançlarını hiçe sayarken yüzdeye bile girmesi kuşkulu olan Ortodoks Hıristiyan vatandaşlarının evrensel inancının karşılığı olan patrikliğe dokunmamıştır. Vatandaşlar arasında bundan daha büyük bir eşitsizlik örneği, adaletsizlik örneği bulmak zordur.



Ukrayna Kilisesi’ne Tonos belgesinin verilmesinde Türkiye hangi taraftadır? Yani ABD tarafında yer alarak Patriğin böyle bir yetkisi vardır ve verdiği Tonos belgesi de meşrudur diyen bir kararı mı vardır? Ya da aksine Rusya’nın desteklediği Moskova Kilisesi’nin iddiasına göre patriğin böyle bir yetkisi olamaz verdiği Tonos belgesi de meşru değildir görüşünde midir? yetkililerin suskunluğuna bakılırsa, Türkiye bu konu da kendisini taraf görmemektedir, tarafsızlığı tercih etmektedir. Yani Türkiye kendi toprağı olan İstanbul’da evrensel bir organizasyonun faaliyetleri, kararları konusunda bir görüş/bir karar sahibi değildir. Tuhaf değil mi?



Bir süre Almanya’da kalan ve orada kendisini İslam Halifesi ilan eden Cemaleddin Kaplan (ö.1995) ölünce cenazesi memleketi Erzurum’a getirip defnedilmişti. Taraftarları eski harflerle “İslam Halifesi” diye mezar taşı yazdırmıştır diye adliyeye şikayet edilince bağımsız yüce yargı, olayı mahkeme konusu yapmış bilirkişi heyeti kurarak mezar taşında böyle bir ifadenin yer alıp almadığı tespit edilmiş ve söz konusu mezar taşına da el konuşmuştur. Evrensel bir inanca sahip olmak ya da evrensel bir organizasyon yapmak için Ortodoks ve Rum olmak mı gerekir? Uygulamalara bakılırsa Türkiye’de bu hakkın sahibi sadece günümüzde sayıları 2.500 kadar olan İstanbul Rumları için geçerlidir. Ezici Müslüman çoğunluğun mezar taşında bile olsa böyle bir inanç taşıması suç olarak görülmektedir ve o taşlar için mahkemeler harekete geçmektedir.



Erzurum’daki mahkemeyi sorumlu tutan mevzuat İstanbul’daki mahkemeyi neden sorumlu tutmamıştır? Üstelik Patrik Bartholomeos da bu inancını Erzurum örneğinde görüldüğü gibi mezar taşına yazdırmış değildir. Uluslar arası bir toplantıya ev sahipliği yaparak ortaya koymuştur. Kendisini hala Bizans döneminin patrikleri gibi balkanlılara, Doğu Avrupalılara papaz gönderen, kilise kuran bir makamda bir iktidarda görmektedir.



Ukrayna Kilisesi, Moskova Kilisesi’nden ayrılıp bağımsız olmak istiyor. Elbette bu Ukrayna ve Moskova kiliseleri arasındaki bir meseledir. Patrikhane Moskova Kilisesi’nden ayrılmak isteyen Ukrayna Kilisesi’ne bağımsızlık belgesi (Tonos) verme hakkını nereden alıyor? Normal de bu hakkın ayrılmak istenen kiliseye yani Moskova Kilisesi’ne ait olması gerekmez mi? Bu konu da sessizliği ile tarafsızlığını ortaya koyan Türkiye bu tutumu ile Moskova Kilisesi’ne karşı patrikhaneyi desteklemiş olmuyor mu? Patrikhanenin bağlı sayıldığı fatih Kaymakamı, Patriği çağırıp bu işin esbabı mucibesini sormuş mudur? Muhtemelen sormamıştır hatta hiç ilgilenmemiştir.



Patriğin bağlı sayıldığı İstanbul fatih Kaymakamı olan muhterem zat, patriği çağırıp da “bu ne haldir, kimden izin aldın” diyebilmiş midir? Diyebilir mi? Elbette diyemez. Ama fatih’te birisi çıkıp da kendisini Müslümanların halifesi ilan etse, çeşitli İslam ülkelerinden gelen temsilcilerin katılımı ile böyle bir toplantı yapsa muhtemelen fatih Kaymakamı olan zat kaymakamlığını kendisi hatırlayacağı gibi toplantıyı düzenleyenlere de bunu bir güzel hatırlatacaktır. Elbette fatih’te bulunan ilgili mahkeme heyeti de bir alarm haliyle duruma el koyacaktır.



Laikliğin “dinler arasında eşitliği esas aldığı, farklı dinlerin özgürlüğünü temin ettiği” iddiaları ise tamamen bir mitolojik anlatımdır. Dünyanın başka ülkelerindeki laiklik uygulamaları için konu tartışılacak içerikte olabilir. Ancak Türkiye’de laiklik çoğunluğa baskı yapma, çoğunluğu temel insan haklarından sayılan din ve vicdan özgürlüğünden yoksun bırakma buna karşılık uluslar arası anlaşmaların bile yok sayılması pahasına Rum azınlığın Bizans dönemindeki dini hegemonyasını örtülü bir şekilde devam ettirme çabalarının bahanesidir.



Türkiye’de ki ezici çoğunluğun üzerindeki baskının bahanesi laikliktir. Bu bahane devam ettikçe bu çoğunluğun temel insan haklarına sahip olması hayaldir. Artık Türkiye’de tabansız bir duruma düşmüş olan Patrikliğin Türkiye’den kovulmadan gitmesi en uygun ve gerçekçi çözümdür. Türkiye’deki kiliselerine din adamı yetiştirecek kadar bile nüfusu olmayan bir minik azınlığın Türkiye’de üstlenerek, Balkanlarda Moskova Kilisesi ile rekabet etmesi, hegemonya tesis etmesi akıl dışıdır. Türkiye’nin egemenliğini yok saymaktır. Batı Trakya’daki Türklerin, “Lozan anlaşmasında yer almamıştır” diye Türk adını bile kullanmalarını engelleyen, Atina’da yıkılmış olan camilerin yerine on yıldan beri bir tanesinin yapılmasını kabul etmeyen Yunanistan’a mütekabiliyet gereği olarak, patrikliğin bu faaliyetlerinin engellenmesi gerekmez mi? Engellenemez çünkü Lozan Anlaşması ona bazı hakları vermiştir. Anlaşmanın sadece Patrikhane konusundaki maddeleri bile Türk halkı için nasıl bir yıkım/felaket belgesi olduğunu göstermeye yetebilir.

Bu 140
Yazarın Diğer Yazıları


YAZARLAR

Ger?? Duymayan Kalmas? Kalemiyet.Com