Anasayfam Yap    -
Reklam     -
Kunye     -
Son Mansetler    -
Iletisim                                 
Facebook    -
TTB HEMEN KAPATILMALIDIR
YAPARIZ DİYORSAK YAPARIZ
KARİYE CAMİSİ DE MÜZELİKTEN KURTARILDI
KÖTÜ BEYAZ ADAMIN KÜSTAHLIĞI

Karakter boyutu :13 Punto15 Punto17 Punto19 Punto

ULUSÇULUĞUN TÜKENMESİ

24.12.2018 / 11:09


Milliyetçilik kavramı Sanayi Devrimi ile Fransız İhtilali ile başlatılsa bile aslında kökleri daha eski zamanlara kadar gitmektedir. Çünkü Ortaçağ döneminde genel olarak Katalolik Hırisitiyanların üzerinde Papalığın mutlak bir otoritesi vardı. Rönesans ve Reform hareketleriyle birlikte bu otorite sarsıldı. Papalık otoritesinin baskın olduğu dönemlerde Alman-Fransız-İngiliz milliyetçiliği denilebilecek akımlar henüz ortada yoktu. Zamanla bu akımların ortaya çıkışı da papalık otoritesinin sarsılmasına ya da onun yerini yeni otoritelerin almasına yol açtı. İşte bu otoriteler, bütün Katolikleri kapsamak iddiasında değildi. Sadece Almanları, Fransızları ya da İngilizleri hedef almıştı. İngiltere’deki bütün kiliselerin Anglikan Kilisesine bağlı sayılması, Katolik Kilisesi yerine Alman Protestan Kilisesinin ortaya çıkışı ya da İncilin Almanca, İngilizce gibi dillere çevrilme çabaları sadece dini alanla sınırlı değildi. Dini alanın yanında işin bir de millet ya da milliyetçilik tarafı vardı.



Batı dillerinde milliyetçiliğin karşılığı olarak kullanılan Nation (Nasyonalizm) kavramı bir dini topluluk yerine bir cins topluluğunu ifade eder ki bu da bir cinsin birliğini ya da ırkın birliğini hedef alması bakımından Papa otoritesi etrafında oluşan sosyal/siyasal yapıdan oldukça farklıdır. Bu yüzden Nasyonalizm tabiatı gereği papalık otoritesini reddeden ya da ikincil, önemsiz bir sıraya düşüren bir içeriğe sahiptir. Bunun doğal bir sonucu olarak Nasyonalizm etkisi arttıkça Papalığın etkisi de azalacaktır. Papalık merkezinin de İtalya/Vatikan’da olması hatırlandığında Alman-Fransız ve İngiliz nasyonalizmi için cazip sayılacak bir tutumdur. Nasyonalizm bu içeriği ile Katolik Hıristiyanlığı önemli ölçüde cins/ırk esasına göre bölen bir işlev görmüştür.



Ne var ki Batı toplumları sadece papalık otoritesinden ve onun mazaratlarından oluşmuş değillerdi. Batı toplumlar için cins/ırk birliği kadar belki ondan önce bir sınıf farklılıkları ve onun yol açtığı çatışmalarla da malül idi. İşte Nasyonalizm, Katolik Hıristiyan birliğini bozan özelliğinin yanında sınıf farklılıklarının yol açtığı çatışmalara karşı da birleştirici bir çare olarak görüldü. Fransız İhtilalinin yeniden kuvvetlendirdiği nasyonalist görüş, sınıf çatışmalarına karşı birleştirici bir çare olarak kutsallaştırıldı. Katolik birliğini bozan nasyonalizm artık bölen, ayıran geçmişi yerine cins/ırk esasına dayalı birleştirici bir yapıya sahip oldu.



Zaten Batı toplumları, biri birlerine karşı Katolik ya da Protestanlık gibi dini içeriklerle rekabet edemezlerdi. Almanya, Fransa gibi ülkelerin nüfusları dikkate alındığında bunların önemli bir kesimi Katolik iken diğer önemli bir kesimi de Protestan ya da Kalvenisttir. Dolayısı ile o toplumlarda Kilise, mezhep  merkezli akımlar bölücü olmalarının yanında geçmişte yaşanmış olan mezhep savaşlarının da tekrarlanması, büyük, kitlesel can kayıplarının yaşanması demek olurdu. Nasyonalizm bu yüzden Batı Avrupa toplumları için kurtarıcı bir formül durumuna geldi.



Tarihin bir kurgusu olarak Fransız İhtilali ile Sanayi Devrimi de aynı zamana tekabül etmiştir. Sanayi Devrimi, Batı toplumları için önemli ölçüde ekonomik açıdan yenilenme, büyüme kadar dışa açılmayı zamanla sömürge yarışını da hızlandırmıştır. Büyüyen gelişen bu toplumlarda evet milliyetçilik giderek güçlenmiştir ama sınıf çatışmalarını da ortadan kaldırmak bir yana hızlandırmıştır. Sınıf çatışmalarının hızlanması sol akımların ortaya çıkmasına yol açmıştı. Sol akımları ise sınıf çatışmalarını, sınıf diktatörlüğünü kutsamış olmalarından dolayı, tabiatları gereği hem kilise otoritesine hem de nasyonalizme muhalif olmuşlardı.



İslam dünyasında Nasyonalizmin karşılığı olarak milliyetçiliğin kullanılması uzun bir dönem itirazlara neden olmuştur. Çünkü milliyetçilik kavramına vücut veren millet kelimesi, bir cins/ırk birliğini değil bir inanç/bir bilinç topluluğunu ifade etmiştir. İslam milleti deyimi de buradan oluşmuştur. O İslam milleti ki asla bir cins / bir ırk ile sınırlı, kayıtlı değildir. Ancak zaman içinde millet kelimesi asli anlamından kopartılarak, daralan anlamı ile bir cinsi/bir ırkı ifade etmek için kullanılmaya başlanmıştır.



Anlam kaymasına uğrayan bu haliyle milliyetçiliğin, Fransız İhtilalinden sonra batının etkisiyle İslam dünyasında yayıldığı görüşünün de sağlam delilleri yoktur. Çünkü bir ırkın asabiyesi olarak teşekkül eden siyasi akım Emevi Döneminde (661-750) zaten iktidar olmuştu. Arap olmayan Müslümanlar genel olarak aşağı tabakadan görülmüşler, Mevali diye adlandırılmışlardı. Mevali diye bilinenler de her ne kadar ırki bir çeşitlilik (bu manada bir ümmet özelliği olmuş ise de) zamanla ayrışmalara başka ırki asabiyelere de kaynaklık etmişti. Ne var ki zamanla küllenen bu asabiyenin yerini de hanedanların, mezhebi bağlılıkların aldığı bilinmektedir. Özetle Fransız İhtilali’nin estirdiği hava ile oluşan dalgalar İslam dünyasına ulaştığında zaten yeknesak, bilinçli bir yapının olduğunu iddia etmek tarihi malumatı yok saymakla ya da inkar etmekle eş anlamlıdır.



Sanayi devrimi ve Fransız İhtilali ardından hızlanan batı sömürgeciliğine karşı İslam Dünyasında, İstanbul merkezli olarak bir “İttihad-ı İslam” fikri ortaya çıkmıştır. Sonradan batılılar bu fikri akımı, Panislamizm, Siyasal İslam diye adlandırmışken Cumhuriyet döneminde ise Türkiye’de daha çok İslamcılık, Arap aleminde ise el-islamiyyun diye nitelendirilmiştir. Ne varki Osmanlı devleti örneğinde olduğu gibi eski idari yapıların devam edemeyeceği zamanla görülmüştür.



İşte sömürgecilere karşı kolay olan İttihad-ı İslam, Osmanlıdan sonra varlığını, birleşenlerini sürdürememiştir. Giderek kendini koruma iktidarını kaybeden Osmanlı idaresi, batının (belki İngilizler demek daha doğrudur) bir kurgusu olarak tarihten silinmiştir. Teslim edilmelidir ki bir aileye özel siyasi bir üstünlük tanıyan siyasi yapıların da İslam’ın temel ilkeleriyle bağdaştırılması hayli zordur. Bu yüzden yüz yıllardan beri süre gelen handanlık temelli siyasi yapıların İslam adına devamını talep etmek de fikren sorunlu bir tutumdur.



Ülkeyi ya da milleti yönetme hak ve yetkisinin (egemenliğin) hangi yola kime nasıl intikal edeceği sorusu millet, milliyetçilik kavramının da anlamını yenilemiştir. Avrupa’da kilise egemenliğinden sonra oluşan hanedanlıkların yanında Fransız İhtilali ile birlikte millet egemenliği iddiası ile bu cevap verilmiştir. Osmanlı bakiyesi olan coğrafyada milleti yönetme hak ve yetkisi kimin adına kim tarafından yerine getirilecektir sorusu oldukça heyecanlı anlaşmazlıkların da temelini oluşturmuştur.



Türkiye’de cumhuriyet ile birlikte, millet adına, milletin egemenliği için kurtarıcı sayılan şahsın sınırsız, tartışılamaz otoritesinin başlaması ile aslında milliyetçilik de önemli ölçüde hasara uğramıştır. Kurtarıcı sayılan otoritenin yaptığı işin önemini arttırmak için Türk adı bütün yüceliklerin üstüne çıkarılmıştır. Türk vurguları ister istemez, cins/ırk birliğine bağlı bir tahayyülü öne çıkarmıştır. Ne var ki bu tahayyül, Türk’ün bile tamamını kapsamaktan aciz olarak yalnızca Türkiye ile sınırlı tutulmuştur. Böylece bir ırk/cins birliğini bile kuşatmaktan aciz kalmıştır. Din ve ırk farkı olmaksızın, ülkeye, toprağa dayalı bir millet tanımı ile adları var ama kendileri yok olan her ne kadar hayali topluluk var ise millet tanımının kapsamına alınmıştır. Kurtarıcı sayılan otoriteyi memnun eden bu tezlerin ise milletin hiçbir kesimini memnun etmediği görülmüştür. Kurtarıcı bilinen otoriteye karşı milletin bir teyakkuz hali yaşadığı yapılan bütün özgür seçimlerde ortaya çıkmış, bu otoritenin sahibi hiçbir seçimi kazanamamıştır.



İslam’ın bütün belirtileri ile suç sayılan bir kabus döneminin ardından başlayan nisbi özgürlük döneminde ise İttihad-ı İslam ya da son kullanıldığı şekliyle İslamcılık, bazı kesimler tarafından daha çok ve özellikle “Türk” adına itirazın bir gerekçesi yapılmaya çalışılmıştır. Türk’ten başka bütün kavim adlarının kullanılması olağan ve meşru görülürken, İttihad-ı İslam’ın önünde Türk adı aynı kesimler tarafından adeta biricik engel gibi telkin edilmeye çalışılmaktadır. Türkiye şartlarından, gerçeğinden hayli kopuk v ekendi içinde tutarlılığı olmayan bu telkinlerin İslam Ümmeti arasında yeni birlik tezleri oluşturması bir yana Türkiye’de bile birliğe hayli zarar vereceği açıktır. Ulusçuluk yerine Ümmetçiliği telkin etmek gibi hayli havalı iddialarla yapılan bu telkinlerin İslam Dünyasında yeniden birliğe yol açması hayli şüphelidir ama Türkiye’de bile birliği temelli olarak ortadan kaldırması kuvvetle muhtemeldir.



Ulusçuluk tanımının içeriği yüz yıldan beri doldurulamadığı gibi yapılan tanımların da millet nezdinde rağbet görmediği geçen zamanla anlaşılmıştır. Böyle bir iğreti ulusçuluğa karşı muhalefet iddiaları da oldukça uçuk kaçık bir söyleme sahiptir. Sayı itibarı ile azınlık olan kesimlerin kaygılarını körükleme ve sayıca çoğunluk olan kesime karşı düşmanlık telkinlerine dayalı bir İslamcılık vurgusu tarihte hiç görülmemiştir. Ancak görünen odur ki kurtarıcı sayılan otoritenin öngörülerine göre tezyin edilmeye çalışılan ulusçuluk da ümmet adına ona muhalefet edenlerin iddiası da gerçeklerden kopuk birer fantezi durumundadır. Ulusçuluk da onun fantezi muhalifleri de tükenmektedir.

Bu 224
Yazarın Diğer Yazıları


YAZARLAR

Ger?? Duymayan Kalmas? Kalemiyet.Com