Anasayfam Yap    -
Reklam     -
Kunye     -
Son Mansetler    -
Iletisim                                 
Facebook    -
ABD'NİN İRAN'A ASKERİ SALDIRI SEÇENEKLERİ VAR MI?
MUHARREM TÖRENİNDE KENDİ KAFASINI KESTİ
ABD'NİN FAVORİ DİKTATÖRÜ SİSİ
ABD'DE UYGUR TÜRKLERİ TASARISI

Karakter boyutu :13 Punto15 Punto17 Punto19 Punto

TARİHİN KIRILDIĞI YER MALAZGİRT

26.08.2018 / 00:00


Malazgirt Savaşı’nda Selçuklu ve Bizans askeri güçleri kesin olarak bilinmemektedir. Ama Bizans kuvvetlerinin Selçukluların birkaç katı olduğu neredeyse kesin bir bilgidir. Buna rağmen Selçuklular dünya tarihini alt üst eden bir büyük zafer kazanmıştır. Bu da “nice inanmış az bir topluluğun, inanmamış nice kalabalık topluluğa galip geldiği” gerçeğini bir kere daha göstermiştir. Alpaslan’ın “gönüllü olarak savaşmayacakları serbest bıraktığını” ilan etmesi sadece bir komutanlık yeteneğini değil İslam için yapılacak savaşın ancak bir gönüllülük” işi olduğu bilincine işaret edebilir.



Malazgirt Savaşı’nda “Selçuklulara şunlar bunlar yardım ettiği için bu zafer kazanılmış” söyleminin hakikat payı yoktur. Kim yardım etmiş ise Allah ondan razı olsun. Ancak bir yarım ile böylesi büyük bir zaferin kazanılmasını mümkün kılanların, Bizans’a karşı kahredici darbeyi vurmak için Selçukluları niye beklediklerinin hala bir cevabı yoktur.



Malazgirt’i takiben Anadolu’ya Türkler aileleriyle geldiler. Belki bir yeri sömürme ile vatanlaştırma arasındaki önemli bir farktır. Başka bir ülkeyi, bölgeyi işgale giden topluluklar beraberlerinde asla ailelerini götürmezler. Oraya yerleşip de orayı imar etmezler. Aksine orada bulabildikleri para eder her ne varsa onları ele geçirmeye ve kendi yurtlarına taşımaya çalışırlar. Amerika kıtası dışında dünyanın dört bir yanını ele geçiren Avrupalılar hep böyle yapmıştır. Amerika’da da başlangıçta böyle davrandıkları halde sonradan, Amerika zenginliklerini Avrupa’ya taşımak yerine oraya yerleşerek sahiplenmeyi tercih ettiler.



Selçuklu öncesinde Müslüman Türkler, gazayı çoğunlukla Müslüman olmayan Türklere karşı yapmıştı. Malazgirt’ten sonra ise Hıristiyanlara karşı, Rum, Ermeni, Sırp vb karşı yaptı. Bu durum İslamiyet’in 11. Yüzyıl sonu itibarı ile Türklerin arasında mutlak bir üstünlük sağlamış olmaları kadar, İslamiyet’i başka ülkelere ve topluluklara da taşıma isteğini göstermiştir. Bu yayma döneminde Türklerin elbette hatalı davranışları da olmuştur. Ama Anadolu’da Balkanlarda hatta Kafkaslarda İslamiyet’i kalıcı hale getirmiş olmaları doğru işlerinin uygulamalarının daha fazla olduğunun açıklaması olabilir. Anadolu ya da bugünkü adıyla Türkiye, bin yıla yakın zamandan beri açık gizli bir Hıristiyanlık Müslümanlık (Haçlı-Hilal) savaş alanıdır.



Selçuklular İslam Dünyasını Hıristiyan saldırılarına karşı korudukları kadar o dünyanın içindeki Şii Fatımi/Büveyhi saldırılarına karşı da koruyucu oldular. Günümüz dünyasında siyasi gerçekliği tartışma götürse de Malazgirt Savaşı döneminde İslam’ı yaymakla, Şii Fatımi/Büveyhilere karşı Ehli Sünnet anlayışını korumak eş değerde görülmüştü. Günümüz dünyasında mezhep daha çok bir din ve o dinin farklı anlayışları gibi takdim edilmeye çalışılsa da başlangıçta büyük ölçüde siyasi özelliği baskındır. Dört halife ile başlayan siyasi egemenlikleri kabul edenler, etmeyip de benzer bir egemenlik tesisi için uğraşanların yaptıkları tercih evvelemirde siyasi bir tercihti. Fakat Şii hanedanlıkların egemenlik kurdukları bölgelerde ezanı değiştirmeleri, Sünnilerin saygı gösterdikleri kimselerin mezarlarını, türbelerini yıkmaya yönelmeleri, halkı zorla Şiileştirmeye uğraşmalarına karşılık Selçuklu gibi hanedanlıkların ise bütün bu zorbalıklardan uzak durmaları daha çok kabul görmelerine ve siyasi hakimiyetlerinin de kalıcı olmasına yol açmıştır. Üstelik Selçuklu hanedanlığı gibi yönetimler idareleri altındaki toplulukları Müslüman olmaya ya da Sünni olmaya zorlamayışları, o topluluklar nezdinde din ve vicdan özgürlüğünü de garanti etmiştir.



Din ve vicdan özgürlüğünü garanti etmeyen hiçbir siyasi anlayış Türklerin tarihteki bu misyonlarını kuşatıcı olamaz. Ancak bu kuşatıcılığı doğrudan İslam’ın temel ilkelerinde aramak yerine yalnızca Türk ırkının özelliklerinde ya da laikliğin Türk ırkının özellikleri içinde olduğu gibi akla ziyan iddialar gülünç olduğu kadar tarihten de kopuktur. Üstelik Türk halkının din ve vicdan özgürlüğü üzerindeki en büyük baskılara da “laikliğin resmileştiği” dönemde muhatap olması bu iddiaların akıl dışı ve sadece siyasal propaganda içerikli olduğunu gösterebilir.



Kuzey Afrika, Arap yarım adası (Suriye-Lübnan vb) istisna tutulursa Hıristiyan egemenliğinden Müslümanların fethettiği yerleri Hıristiyanlar tekrar geri almıştır (İspanya-Balkan yarım adası gibi) ama Anadolu’yu alamamıştır. Bu yüzden Anadolu, İslam Dünyası’nın batı sınırı ya da Hıristiyan Alemi ile çatışma cephesi olma özelliğini hep korumuştur.



Malazgirt öncesinde Tarsus’tan Erzurum’a uzanan çizginin doğusunu çeşitli İslam Devletleri fethetmiş olmalarına rağmen Bizans buraları peyder pey geri almıştı. Malazgirt ile eski İslam beldeleri sayılan bu beldeler yeniden fethedilmiştir.



Malazgirt’ten sonra Anadolu’nun İslam yurdu olması iki aşamalı olmuştur. Birinci aşama, Diyarbakır’dan başlayarak Van Gölü’nün güneyinde az bir Kürt nüfusu vardı. Aynı bölgede Kürtlerden daha fazla Arap nüfusu vardı (Urfa-Diyarbakır-Siirt-Mardin gibi). Urfa’yı Bizanslılar geri almış Diyarbakır’ı Bizans’a bağlamıştı. Selçuklu egemenliği Bizans’ın ilerlemwsini engellemiş, Kürt Arap nüfusu korumanın dışında Irak’tan Kürt ve Arap, Suriye’den ise Arap nüfusun Anadolu’ya gelmesini mümkün hale getirmiştir. Sonraki bazı siyasi olaylar (Akkoyunlu-Osmanlı ve Safavi-Osmanlı gibi) Kürt nüfusunun doğu bölgesinde etkisini de oranını da arttırmıştır.



Anadolu’nun Müslüman yurdu olması büyük ölçüde Azerbaycan, Horasan ve Türkistan’dan Büyük Selçuklu ve Moğol işgal döneminde Müslüman Türklerin Anadolu’ya göç ederek ezici bir sayı üstünlüğü ve buna bağlı olarak siyasi hakimiyet tesis etmelerinden sonra olmuştur.



İkinci aşamada ise Balkanların ve Kafkasların Hıristiyan egemenliğine geçmelerinin ardından oraların yerlisi olan Müslüman toplulukların (Arnavut-Pomak-Abhaz-Çeçen-Çerkez-Gürcü gibi) zorla Anadolu’ya tehcir edilmeleri ile oluşmuştur.



Asya-Afrika hatta Avrupa örneğinde olduğu gibi önceden Hıristiyan olup da sonradan toplu halde Müslüman olan topluluk örneği (Arnavut-Boşnak dışında) yoktur. Belki bunun bir uzantısı olarak Anadolu’da da Türklerden önce burasının yerlisi olup aynı zamanda Hıristiyan olan Ermeniler ve Rumlar da Hıristiyan olarak kalmıştır. Bunların arasından Müslüman olanlar istisna düzeyini geçmemiştir. Anadolu’da Müslüman Türk olarak bilinenlerin önemli bir kısmının aslında ihtida eden Ermeni ve Rum oldukları iddiaları hiçbir bilgiye mesnede dayanmaz. Oryantalistlerin temelsiz iddialarına ve muhtemelen Ermeni Rum kökenli olan bazı Müslümanların bu oryantalist iddialarından etkilenmelerinin sonucu olmalıdır.



Kafkaslardan ve Balkanlardan tarihin çeşitli dönemlerinde Hıristiyanların yaptıkları büyük baskılar ve zulümlerden dolayı Türkiye’ye göç etmiş Müslüman toplulukların varlığı Anadolu’daki Türkler için sadece bir zenginlik nedeni değil aynı zamanda yeni bir kuvvetin de kaynağı olmuştur. Ancak bu zenginlik asla “Türkiye toplumu bir mozaiktir” söylemini de haklı etmez. Yüz yılların içinde harmanlanmış bir kitlenin yapısını elbette bu mozaik söylemi açıklamaktan çok uzaktır. Belki ortak bir tarihe sahip olmaları, ortak bir gelecek beklentileri ve ortak kaygılara sahip olmalarından dolayı da yeknesak (homojen) sayılmaları da bir abartı işareti olmayacaktır. Balkanlardan ve Kafkaslardan Türkiye’ye gelmek zorunda kalan Müslüman toplulukların varlığı ne Türk adını gereksiz edebilir ne de onun ile Anadolu’nun “İslam yurdu” olduğu gerçeğini yok edebilir. Herkes kendine ait saydığı özellikleri ile özgür ve başı dik olarak Türkiye’de yaşaması herkesin ortak isteğidir. Mozaik söylemleri bu bu isteğin üzerine gölge düşüremez. Düşürmemelidir.



Türklerin (en azından Anadolu’ya gelmiş olanların) tarihinde elbette Malazgirt Savaşı bir milat olmuştur. Ancak Türkleri sadece Anadolu’ya gelenlerden ibaret saymak nasıl bir yanlışlık ise onların Malazgirt Savaşı öncesinde İran-Horasan-Türkistan-Irak ve Suriye’de yapıp ettiklerini yok sayan görüşler de bir o kadar gerçeklikten uzaktır. Türkler Malazgirt Savaşı ile hiç yoktan ortaya çıkmış olmadılar. O savaşla birlikte batı (Hıristiyanlık) dünyasına karşı İslam’ın belki öncü gücü, ön cephesi haline geldiler. Teslim edilmeli ki Anadolu’nun İslam Diyarı olması da öyle bir çırpıda ve kolayca olmadı. Asırlar süren büyük bir mücadele ile tükenmeyen bir enerji ile bu sonuç ortaya çıkmıştır.



Haç-Hilal mücadelesinde elbette Malazgirt Savaşı dönüm noktalarından birisidir. Ancak yüz yıldan beri Türkiye, tarihteki bu misyonu resmen reddetmiştir. Resmi söylem ile yüzünü batıya çevirmiş ve tarihteki misyonunu da İzmir İktisat Kongresi’nde Şubat 1923’te “serserilik” diye ilan etmiştir. Akla ziyan bu iddia Türkiye’nin hiçbir sorununu çözmediği gibi Haçlıların Türkiye’ye bakışını da değiştirmemiştir. Malazgirt Savaşı giderek önemsizleşmiş, Türklerin tarihteki yerini açıklayan örnek olay olmaktan çıkmıştır.



Ancak bazılarının altının değerini bilmeyişleri ya da iradi olarak o değeri yok saymaları altını, altınlıktan çıkarmaya yetmediği gibi, Türklerin geçmişini böylesi aşağılayıcı ifadelerle kerih görenlerin sorunlu bakışlarındaki maluliyeti de ortadan kaldırmamıştır. O kerihlikten ve sorundan uzak bakışları Malazgirt Savaşı’ndaki ruh coşturmaya, sevinç doldurmaya devam etmiştir.



Elbette tarih Malazgirt ile başlamamıştır. Ama bir dönüm noktasıdır. Bu toprakların İslam’a doğru evrilmesinin yeni bir yurt olmaya doğru gidişin de önemli bir başlangıç noktası olmuştur.



Günümüzde Malazgirt ve çevresinde yerleşik olan nüfusun bir bölümünün terör eylemleri için bir zemin oluşturmasına da hangi nedenlerin hataların yol açtığını da anlayıp içselleştirmek o Malazgirt ruhunu kavramanın bir yoludur. Malazgirt ve çevresinin  o ruha bu kadar yabancılaşmış olmasında payı olanlar utanmalıdır. Bütün bunları inceden inceye ele alıp nedenlerini ve yol açtığı sonuçlarını görmek herkesin ama en çok da karar alıcıların üzerlerine düşen tarihi bir borçtur.



Malazgirt ve çevresi “Türk’ün maküs talihinin yeri” olamaz, olmamalıdır. O maküs talihi hatırlatan hemen bütün unsurların oralarda nasıl kökleştiğinin anlaşılması, o köklerin ortadan kaldırılmasının da yolunu açacaktır. Karar alıcıların artık “tek parti döneminin işlerini” bu sorunun miladı olarak görmekten vazgeçerek sadece sorunun bir evresi olarak görmeleri de iyi bir başlangıç olabilir.

Bu 510
Yazarın Diğer Yazıları


YAZARLAR

Ger?? Duymayan Kalmas? Kalemiyet.Com