Anasayfam Yap    -
Reklam     -
Kunye     -
Son Mansetler    -
Iletisim                                 
Facebook    -
FOTOĞRAFÇISI DA CASUS ÇIKTI
AYASOFYA CAMİSİNDE ZULÜM BİTTİ
NASIL BİR ŞEREF YOKSUNUSUN?
28 ŞUBAT DARBECİLERİNİN CEZASI ONAYLANDI

Karakter boyutu :13 Punto15 Punto17 Punto19 Punto

GELENEĞİN KUTSALLIĞI

14.04.2018 / 11:07


Bin dört yüz yıllık bir geçmişi olan İslam’ın bir geleneğinin olması kaçınılmazdır. Hangi din hatta hangi düşünce akımı vardır ki üzerinden bir insan ömrü kadar zaman geçmiş olsun da onunda bir geleneği olmasın? Böyle bir örnek bulmak imkansızdır. Geleneğin tanımı da aslında öğreticidir; bir toplulukta zaman içinde meydana gelen kültür birikiminin neticesi, anane diye açıklanır.



Geleneği aynı zamanda doğrudan tarih diye düşünmek de mümkündür. İslam’ın bir geleneğinin ya da bir tarihinin olması kaçınılmazdır. Ancak “İslam Dünyasının” içinde bulunduğu perişan, işgal hali teslim edilmelidir ki ne o geleneğin sonucudur ne de o geleneğin rağmına ortaya çıkmıştır. Bu sonuçta geleneğin de bir dahli vardır. Ancak bu sonucu sadece gelenekten ibaret bilmek de gerçekçi değildir.



Bir muhasebeye, nerede hangi yanlış yapıldı ya da hangi doğru iş eksik yapıldı ki bu sonuç ortaya çıktı diye bugünden geçmişe doğru ince bir hesabın yapılması zarurettir. Bu muhasebe için kendini gelenekçi ya da geçmiş mirasın takipçisi hatta temsilcisi sayanların kaygılanması beyhudedir. Çünkü sahiplendikleri gelenek doğru ise onun hesaba çekilmesi değerini zayi etmez. Bu yüzden kaygılanmak yersizdir. Geçmişin sorgulanması gelenekçileri niye kaygılandırır? Bu sorunun makul bir cevabı yoktur.



Gelenek denilen bu yığınak ya da müktesebat binlerce yılın içinde gelip geçenlerin mirasıdır. Bu mirasta adı duyulan duyulmayan belki milyonlarca insanın dahli vardır. Bu kadar çok sayıda insanın işin teorik mülahazasında ve uygulamasında hiç hata etmediklerini düşünmek kabul etmek akla ziyan değil midir?



Geçmişten bize intikal eden bu birikimi teşekkül ettiren bizlere kadar ulaştıranların ardından bu gün bizlere düşen sadece geçmişin tekrarı değildir. Geçmişin tekrarı, taklidi bizi hangi düşman saldırısından koruyabilir? İslam Dünyasının işgal edilmiş hangi parçasını kurtarabilir? Keşke bu sorulara olumlu cevap verilebilseydi. Geçmişte adını saygıyla andıklarımızın anmadıklarımızın hesabı bize yazılacak değildir. Tıpkı bizimkilerden onlara yazılmayacağı gibi. Onlar bir ümmetti, gelip geçtiler, onların kazandıkları kendilerinin, bizim kazandıklarımız ise bizim olacaktır.



Bize çok uzak yüz yıllarda geliştirilen tezlerin yapılan uygulamaların içinde bulunduğumuz şartları kapsamadığı açıktır. Evrensel olan bir din neden geçen yüz yılların anlayışları ile sınırlandırılsın? O yüz yılların bilenleri, müktesebatları ölçüsünde tezlerini oluşturdular. İsabetleri oranında çağdaşlarının sorunlarının çözümüne katkı sağladılar.



Ancak onların irtihalinden yüzlerce yıl sonra tekrar onların tezleri ile sorunları çözmeye çalışmak hiçbir sorunu çözmeyecektir. En azından zaman kaybıdır. Yüz yıl önce Mustafa Sabri Efendi büyük bir hışımla “İslam’da sigortanın olmadığını” ispatlamak için uğraşmıştı. Bu gün sigortaya ve onun sonuçlarına hiç itiraz eden yoktur. Bilinmez ama Mustafa Sabri Efendi’nin de dirilip gelmesi halinde onun bile sigortaya itiraz edeceği şüphelidir.



Nedense bazı kimseler İslam ile onun geleneğini bir ve aynı görmek isterler. Oysa gelenek insani anlayışlardan ve uygulamalardan teşekkül eder. Elbette bu müktesebat içinde isabetli olanlar olacağı gibi isabetsiz olanların da olması doğaldır. Geleneği teşekkül ettiren her unsurun hatasız, masum insanlar eliyle oluştuğunu düşünmek insan tabiatını bilmemek demektir. İnsan hata edebilir tarzda yaratıldığından dolayı hesaba çekilecek değil midir? Müslüman diye bildiklerimiz de sonunda birer insandır. Onların yapıp ettiklerinin tümüyle hatadan yanlıştan uzak olduğunu kim garanti edebilir?



Adlarını saygı ile andıklarımızın bile hatalarının olması onları insanlıktan çıkarmaz. Aksine insan olduklarından hata etmişlerdir. Bir münasebetle saygın isimlerden birisinin hatasının zikredilmesi onun isabetlerini de hayırlı işlerini de elbette ortadan kaldırmayacaktır. Zaten onların yapıp ettiklerinin tartısını da bizler yapacak değiliz.



İtiraf etmeli ki gelenek kutsal değildir. Saygı duyduğumuz, yakınlık duyduğumuz bazı isimlerin yapıp ettiklerinde, söylediklerinde, yazdıklarında hataların olduğunun belirtilmesi kimseyi öfkelendirmemelidir. Bir kan davasına malzeme yapılmamalıdır. Yeni düşmanlıklara yol açılmamalıdır.  



Gelenek deyince hemen herkesin aklına mezhep gelmektedir. Her mezhebinde kendine göre ayrı bir gelenek havzası oluşmuştur. Bu işin ayrı bir tarafıdır. Mezheplerin başlangıcına gidildiğinde temel ayrılıkları siyasi konulardır. Kimin hangi yol ile halife olacağı yada olduğu ilk ayrılık konularını oluşturmuştur. Bu siyasi ayrılığın malzemesi sonradan ayetlerde hadislerde aranmaya başlanmış ve taraflar kendi görüşlerini doğruladığını düşündükleri ayet ve hadiste bulduklarına kanaat getirmişlerdir.



Mezheplerin çok olması aslında bir görüş ve anlayış farklılığıdır. Buradan bir düşmanlık malzemesi aramak farklı mezhep bağlılarını da düşman bilmek kabul edilebilir bir yanlış değildir. Mezheplerin çıkış noktasına gidildiğinde ise siyasi ayrılıklar görülür. Halifenin seçimle veya atamayla geldiği gibi iki temel görüşle karşılaşılır. Ardından sahabe hakkındaki değerlendirmelerde yine bu seçim ve atama görüşlerinin bir uzantısıdır.



Yüz yıllar içinde kelami, fıkhi konulardaki farklı mülahazalara sonradan tasavvufta eklenmiştir. Bunların her birinin siyasi, kelami konularda apayrı görüşlerinin olduğu bilinmektedir. Buna rağmen aradaki farklılıkların yok sayılması bilimsel bir tespit değildir. Tasavvuf geleneğinden gelenlerin apayrı ekole mensup olmalarına rağmen kendilerine adeta “ehli sünnetin yedi emini” gibi takdim etmeleri de tebessümle karşılanacak bir husustur.



Her ekolün her mezhebin müktesebatının naslar ve akıl süzgecinden geçirilmesi halinde olumlu olumsuz unsurlarına rastlamak mümkündür. Artık bu konulardaki tercihleri doğrudan kişilerin kendi seçimleri olarak görmek belki daha isabetli olacaktır.



Ancak güncel bazı terör olaylarından dola çıkılarak bazı mezhebi geleneklerin mahkum edilmeye çalışılması da hem iyi niyetten hem de bilimsel zeminden uzaktır. Yüz yıla yakın bir zamandan beri yer yüzünde en yaygın terör gruplarından bazılarının temel ideolojisi marksizmdir. Buna rağmen Marksist terör örgütleri nedeniyle Marksist gelenek pek sorgulanmaz. Marksist teori o terörün sorumlusu görülmez. Sadece terör eylemleri yapan grubun yanlışı olarak görülür. Türkiye’de ve başka ülkelerde bilinen sol terör örgütlerinin terörleri nedeniyle onların ideolojilerinin sorgulanması bir yana o ideolojileri bilmek bazı kimseler nezdinde hala bir saygınlık nedeni olarak görülmektedir. Sömürgeci ülkelerin yaptıkları devlet terörü nedeniyle de bir Hıristiyan teröründen asla söz edilmemektedir.



Buna karşılık artık bir istihbarat icadı olduğunda ittifak edilen DEAŞ benzeri terör örgütleri sözkonusu olduğunda batılılar daha çok onları “cihadist” veya “İslami terör” diye nitelendirmektedirler. Onların içerideki uzantıları da aynı kalıpları kullanarak doğrudan “islami terör” demeyi göze alamadıklarından “cihatçı” diyerek kendilerine göre bu terör örgütlerini mahkum etmeye çalışmaktadırlar.



Yine bu anlayışın bir uzantısı olarak son yıllarda DEAŞ’ın yapıp ettikleri nedeniyle, DEAŞ’ın içinden geldiği var sayılan selefi gelenek hatta Ehli sünnet geleneği de hedef tahtası yapılmış durumdadır. Oysa terör konusunda DEAŞ’tan hiç de geri kalmayan bir hizbüllah ya da haşdi Şabi için onların geleneğinin Şii/Caferi geleneğinin tıpkı tarihte bilinen Batıni terör örgütleri gibi bu terör örgütlerinin oluşmasına zemin hazırladıkları söylenilemezken sıra DEAŞ’a gelince suçlamanın formülü birden yön değiştirmekte ve kapsamı da genişlemektedir.



Ehli Sünnet geleneğine sadakatleri ile bilinen Diyanet, İlahiyatlar ve İmam Hatip Liseleri camiası da artık içinden geldikleri geleneğe yönelen düşmanlık nedeniyle oldukça tutuk davranmaktadırlar. Geleneğin içinde var olan yanlışları açıkça reddedemedikleri gibi geçmişte ve günümüzde tasavvuf ekolüne mensup olanların da doğrudan kendi geleneklerinden gelmediklerini bile söyleyememektedirler.



Hiçbir mezhebin geleneğinin kutsal olmadığını, yüzlerce yıl içinde ortaya çıkan müktesebatın da öyle sanıldığı gibi masum olmadığını teslim etmek icap eder. Ancak bunu teslim ederken de bazı terör örgütlerinin işlediği katliamları bir mezhebin geleneğinin sonucu bilmek, böyle bir iddiada bulunmak ne ahlakidir ne de ilmidir. Düpedüz siyasi bir toplumsal mühendislik çabası olmalıdır.

Bu 396
Yazarın Diğer Yazıları


YAZARLAR

Ger?? Duymayan Kalmas? Kalemiyet.Com