Anasayfam Yap    -
Reklam     -
Kunye     -
Son Mansetler    -
Iletisim                                 
Facebook    -
TTB HEMEN KAPATILMALIDIR
YAPARIZ DİYORSAK YAPARIZ
KARİYE CAMİSİ DE MÜZELİKTEN KURTARILDI
KÖTÜ BEYAZ ADAMIN KÜSTAHLIĞI

Karakter boyutu :13 Punto15 Punto17 Punto19 Punto

DEMOKRASİLERDE CEMAAT OLUR MU -I-

06.09.2017 / 15:57


Cemaat; topluluk, (namaz gibi) dini bir iş için bir araya gelen topluluk, bir imamın arkasında namaz kılan topluluk, bir dine mensup olan topluluk, dini topluluk, din veya meslek farkı nedeniyle farklı olan topluluk (Ermeni cemaati, esnaf cemaati gibi) vb anlamları olan cemaat kelimesi siyasi ve sosyal karşılığı olarak aslında İslam toplumunda doğrudan dini bakımdan farklı olanı, azınlık olanı nitelemek için kullanılmıştır. Ermeni Cemaati ya da Rum Cemaati gibi. Mesleki bir zümreyi karşılamak için kullanılsa bile İslam toplumunda Cemaat kavramı doğrudan gayri Müslim azınlıklara tahsis edilmiştir. Bunun belki en yaygın istisnası Cami Cemaati şeklinde ki kullanımdır.



Osmanlı döneminde başından itibaren tarikat grupları/hizipleri yaygındı. Bunlar daha çok tarikat adları ile bilinirdi. Nakşi, Bektaşi gibi. Bunun dışında dini özellikleri baskın olan bir topluluk ise Kadızadeliler gibi ulemadan birisinin çevresinde oluşan topluluktur. Özellikle tarihi kökleri çok eski olan Tarikat/Tasavvuf hiziplerinde tarikat liderine (şeyhe) bağlılık ve o tarikata mensubiyet duygusu ile birlikte bazı bölgelerde aşiret bağları oldukça önemlidir, etkilidir.



Cumhuriyetle birlikte özellikle tarikat ve aşiret bağlılığını, mensubiyetini ortadan kaldırma çabası ortaya çıkmıştır. Cemaat kavramı yine azınlıklar için kullanılmakla birlikte tarikat ve aşiret grupları için de yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır. Kemalist kadro aşiret ve tarikat mensubiyetini ülke için, dönemin iktidarı için zararlı görmüştür. Dönemin liderine bağlılık ve sadakatin dışında bütün bağlılıklar “gerilik, cahillik” sayılmıştır. Özellikle tarikat şeyhlerinin bağlılarının hayalinde “tartışılmaz otorite” sayılmaları Kemalist iktidar için de bir kaygı nedeni olmuştur. Baba İshak, Şeyh Bedreddin, Baba Zünnün vb tarikat isyanları bu kaygıları beslemiştir. İslamcı siyasetin öncüsü bilinen Abdülhamid bile bazı şeyh efendilerle sorun yaşamış, Şeyh Ubeydullah Efendi ve Menemen olayında adı çok duyulan Erbilli Esat Efendi’yi bu yüzden Kerkük’e sürgün etmiştir.



Şeyh Said İsyanı, tarikat öncülüğünde muhtemel bir isyanın şakaya gelir tarafının olmadığını ortaya koymuştur. Bu isyanın sonucu olarak önce Takrir-i Sükun sonra Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasını öngören yasalar çıkarılmış, tarikat faaliyetleri bütünüyle yasaklanmıştır. Dönemin iktidarından başka hiçbir otoritenin olmadığı olamayacağı kabul ettirilmeye çalışılmıştır. Çünkü aşiret ve tarikat liderlerinin önünde bağlıların birey olamadıkları, onlar adına hep aşiret ağası tarikat şeyhinin karar verici olduğu bu yüzden toplumun geri kaldığı görüşü bu baskıcı uygulamalar için birer bahane sayılmıştır.



Tek parti döneminin tarikat ve aşiret yapısı üzerindeki baskısının, insanları bu yapıları korumaya savunmaya yönelttiği ancak özgür bir ortamda tarikat ve aşiret bağlılığının çözülebileceği tezi zaman içinde epeyce taraftar toplar. 1950’de Türkiye’de başlayan demokrasi uygulaması bu tezi önemli ölçüde gözden düşürür. Çünkü demokrasi döneminde zamanla rakip partilerin tarikat ve aşiret mensuplarını oy toplamak için seçimlerde listede uygun yere koymaları ve hükümetleri döneminde de aşiret ve tarikat liderlerinin her neredeyse her talebinin tereddütsüz karşılanması tarikat ve aşiret bağlılığını çözmediği gibi aksine güçlendirmiştir.



Tarikatın/Tasavvuf’un ortaya çıktığı dönemden itibaren özellikle zahir ehli diye bilinen kesimden büyük eleştiri aldığı bilinmektedir. Başta Mutezile ileri gelenleri olmak üzere Ehli Sünnetin içinden Maturidi gibi öncü şahıslar Tasavvufa/Tarikata önemli eleştiriler yöneltmiştir. 14. Yüzyıla gelindiğinde İbni Teymiye gibi Moğol işgalcilerine karşı savaşan ve bunun için uzun yıllar hapis yatan alimlerde haklı/haksız tasavvufa ciddi eleştiriler yöneltmiştir. Bu örneklerde görüldüğü gibi Tasavvuf eleştirisi oldukça eskidir. Tasavvuf eleştirisini 18. Yüzyılda yaşayan Abdülvehhab’a bağlamak ve XIX. Yüzyılda ortaya çıkan oryantalizme bağlamak ya cehaletin ya kötü niyetin ya da hem cehaletin hem de kötü niyetin ortak sonucu olmalıdır. Binlerce yıldır süre gelen bir tartışma da “solcular tasavvufu eleştiriyor” ya da “ABD tarikat ve cemaatlerin yasaklanmasını istiyor” denilerek İslami kesimden tarikatlara cemaatlere yönelen eleştirileri engellemek mümkün değildir.



Özellikle oryantalistlerin içinden başta Celaleddini Belhi olmak üzere pek çok tasavvuf liderinin çokça beğenildiği bilinmesine karşılık, tasavvuf eleştirilerini “oryantalizmin sonucu” olarak görmek mesnetsiz anlamsız bir karalama ve ön almanın beyhude çabasıdır.



Demokrasinin sonunda Türkiye’de tarikat cemaatlerinin epeyce güçlendiği açıktır. Cemaat bağlıları sağa sola saldırmak yerine, tevhit ilkesine ne kadar sadık kaldıkları, demokrasi ile eklendikleri siyasi iktidarın tercihi ile elde ettikleri imkanları hak edip etmedikleri, bütün millete ait olması geren imkanların nasıl olup da yalnızca kendi bağlılarına tahsis edildiğini, kendi tarikatlarından olmayanların hangi yolla tasfiye edildiklerini, kendilerine verilen devlet imkanlarının diğer cemaat bağlılarına ve cemaat bağı olmayanlara karşı nasıl bir baskı aracı olarak kullanıldığını iyice düşünmelidir. Bir Şiilik tezi olan Mehdi inancını sahiplenerek, bu tezi kabullenmeyenleri Ehli Sünnet dışı kalmakla suçlamaları ise oldukça düşündürücüdür. Tarikat ve Nur cemaatlerini bu halleriyle Ehli Sünnetin omurgası/kendisi/çatısı gibi görmek insan aklını, birikimini çiğnemekten başka bir şey değildir.



 

Bu 573
Yazarın Diğer Yazıları


YAZARLAR

Ger?? Duymayan Kalmas? Kalemiyet.Com