Anasayfam Yap    -
Reklam     -
Kunye     -
Son Mansetler    -
Iletisim                                 
Facebook    -
ABD'NİN İRAN'A ASKERİ SALDIRI SEÇENEKLERİ VAR MI?
MUHARREM TÖRENİNDE KENDİ KAFASINI KESTİ
ABD'NİN FAVORİ DİKTATÖRÜ SİSİ
ABD'DE UYGUR TÜRKLERİ TASARISI

Karakter boyutu :13 Punto15 Punto17 Punto19 Punto

HANİ HUKUKUN DEĞİŞMEZLİĞİ KÖTÜ BİR ŞEYDİ

29.07.2017 / 14:59


Nikah evlilik anlaşması, sözleşmesi anlamına gelen Arapça bir kelimedir. Osmanlı döneminde evlik/nikah kayıtlarını yapmak/tutmaktan doğrudan kadı veya onun vekili sayılan bir kişi sorumluydu. Evlenmelerin mutlaka kaydı tutulurdu. Çünkü ölüm halinde miras davaları için, askerlik işleri için, ceza davaları için hatta vergi işleri için evlilik kayıtları gerekliydi. Bu konuda en önemli değişiklikler 1881’de Nüfus Sicil Nizamnamesi ile II. Abdülhamit tarafından yeni bir takım kurallar ile düzenlendi. Kadı bu alanın yine tek otoritesi sayıldı. Evlilik öncesinde tarafların evliliğe uygun olup olmadıkları kararı kadıya bırakıldı, “izinname” diye adlandırıldı. Türkçe de uzun bir dönem resmi nikahın “izinname” diye adlandırılması bu dönemdeki düzenlemeye dayanmıştır.



1917’de ise İttihatçı yönetimi, çocukların, kadınların haklarını hükme bağlama ve koruma amacıyla bir “aile kararnamesi” çıkardı. Bu kararname aslında kadı vekillerinin yetkilerini suistimal etmeleri, özellikle kadın tarafı hazır olmadan onun sözlü beyanı, irade beyanını almadan, vekilinin beyanı ile evlilik nikahını gerçekleştirmesi gibi durumları önlemek dolayısı ile kadın tarafını korumak amacını gütmüştür.



Osmanlı döneminde Belediye Nikahı/Resmi Nikah ile İmam Nikahı gibi bir ayırım olmazdı. Çünkü nikahı kıyan Kadı veya O’nun vekili bir hoca efendi olduğundan tarafların ilgili kanuna göre evlilik şartlarını taşıyıp taşımadıklarına, kendi iradeleriyle evliliği isteyip istemedikleri, şahitlerin huzurunda kayda geçirilir bir hayır duası ile nikah töreni sonuçlandırılırdı.



Bütün bu uygulamaları yok sayan “Medeni Kanun” 1926’da yürürlüğe konuldu. Çünkü Lozan’da Hıristiyan azınlıkların dini inançlarına/törelerine göre bir medeni kanuna sahip olmaları öngörülmüştü. Bundan dolayı Hıristiyanlar dikkate alınarak İsviçre Medeni Kanunu 1926’da alındı ezici çoğunluğu Müslüman olan Türkiye’de uygulanmaya başlandı. Laik sayılan Avrupa ülkelerinin tümünde medeni kanunlar, o ülkelerin halkının dini inançlarına göre düzenlenir hatta bu düzenleme laikliğin icabı sayılırken, Türkiye’de ise laiklik için İslami kurallara göre düzenlenmiş olan medeni kanun (Mecelle) uygulamadan kaldırıldı bunun yerine İsviçre Medeni kanunu alındı.



Hukuk metinlerinde de şartlara ihtiyaçlara bağlı olarak bazı değişimler olabilir. İslam Hukukuna yöneltilen eleştirilerin temelinde ise “onun değişmez” olduğu iddiası yer alır. Oysa bu doğru değildir. İslam Hukuku ilkeleri de şartlara ve ihtiyaçlara bağlı olarak uygulamada değişiklik örneklerine sahiptir. Buna karşılık günümüzde hukuk alanında yapılan her değişiklik “değiştirilemez değiştirilmesi teklif dahi edilemez” gibi garip bit Anayasa maddesine (174) aykırılık iddiası ile yanlış sayılmaktadır.



Nüfus Hizmetlerinde Değişiklik öngören kanun teklifi ile birlikte medeni kanun tartışması da yeniden başladı. Bu teklife göre “müftüler de nikah kıyacaktır.” Teklif anayasaya, laikliğe ve Atatürk devrimlerine aykırılık iddiası ile eleştirilerin hedefi oldu. Daha da vahimi ise bu teklifle birlikte, “kadınların çocukların kanunla korunan haklarını kaybedecekleri, çocuk evliliklerinin ortaya çıkacağı” iddialarına yer verildi.



Oysa kadın hakları ve evlilikte başta yaş sınırı olmak üzere aranacak şartlar kanunla belirlenmiştir. Nikah kıyma yetkisinin belediye memuru ile birlikte müftüye verilmesi ile evlilik şartlarının ortadan kalkacağı iddiası tümüyle yalan bir propagandaya dayanmaktadır. Çünkü hali hazırda nikah kıymakla yetkili sayılan belediye görevlisi, ilgili mevzuata göre nikah kıyarken, bu durum bir soruna yol açmazken, yine bir devlet memuru olan müftünün de ilgili mevzuata göre nikah kıymakla yetkili sayılması, çocuk yaşta evliliklere neden olur diye gülünç itirazlara yol açmaktadır.



1926’da medeni kanun adıyla yapılan düzenlemeyi hukuk açısından “değişmez değiştirilmesi teklif dahi edilemez” diye hiçbir özelliği yoktur. Çünkü o düzenlemeyi getirenler, Lozan’da yabancıların baskısı ile anlaşmada yer alan Azınlık hakları çerçevesinde İsviçre’den alınan medeni kanun istisnasız bütün vatandaşlara uygulanmıştır. Dönemin şartları içinde o değişiklikleri yapan idare özgür seçimle, halkın rızası ile işbaşına gelmiş bir yönetim de değildi.



Günümüzde özgür seçimlerin sonunda oluşan meclisin, bazı konularda kanun değiştiremez, değiştirilmesini teklif dahi edemez diyerek, kanun yapma yetkisinin kısıtlanması, aslında halk iradesinin yok sayılması, vesayetçi bir idari yapının sürdürülmesini istemekten başka bir şey değildir. Müftüye de verilecek bir nikah kıyma yetkisinin ama Müslüman olmayanlar da var diyerek itiraz konusu yapılması, uygulana gelen medeni kanunun “Müslüman olmayanlara göre” düzenlendiğinin itirafından başka bir şey değildir. İsteyen nikahını belediye görevlisine, isteyen de müftüye yaptırabilir. Yapılmak istenen değişiklik bundan ibarettir gerisi şamata çıkarmaya hevesli çevrelerin yersiz itirazlarından ibarettir.

Bu 407
Yazarın Diğer Yazıları


YAZARLAR

Ger?? Duymayan Kalmas? Kalemiyet.Com