Anasayfam Yap    -
Reklam     -
Kunye     -
Son Mansetler    -
Iletisim                                 
Facebook    -
TTB HEMEN KAPATILMALIDIR
YAPARIZ DİYORSAK YAPARIZ
KARİYE CAMİSİ DE MÜZELİKTEN KURTARILDI
KÖTÜ BEYAZ ADAMIN KÜSTAHLIĞI

Karakter boyutu :13 Punto15 Punto17 Punto19 Punto

TÜRKÇE İBADET KİMİN ESERİDİR

10.05.2017 / 17:25


Son günlerde Mehmet Akif ve Hamdi Yazır’ın mektuplaşmalarının haber olması ile “Türkçe ibadet” konusu bir kere daha gündeme gelmiş oldu. 21 Şubat 1925’te TBMM’de Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) bütçesinin görüşülmesi esnasında , Kur’an-ı Kerim ve Sahih-i Buhari’nin tercüme edilmesi için DİB bütçesine 20 bin TL’lik bir pay ilave edilir. O günün şartlarına göre küçümsenmeyecek bir meblağ’ın Kur’an ve bir Hadis kitabı tercümesi için ayrılması önemli bir gelişmeydi.



Çeviri için DİB yetkili sayılır. DİB Kur’an Meali için Mehmet Akif Ersoy’u, Tefsir için Hamdi Yazır’ı ve Buhari için de Babanzade Ahmet’i görevlendirir. Elbette o döneme kadar Kur’anın çevirisi Türkçeye hiç yapılmamış değildir. Dönemin şartlarında çeviri dillerinin belki ağır olması gibi hususlar dikkate alındığında yeni bir çeviri gerekli de olabilir.



Mehmet Akif bu karardan kısa bir süre sonra Mısır’a gider. Yapacağı meal çevirisinin “Türkçe ibadet için” kullanılacağı haberleri üzerine meal çevrisini yarım bırakır. Çevirdiklerini ise DİB’e teslim etmez. Hamdi Yazır tefsirini yazıp DİB’e teslim eder. Babanzade de Buhari tercümesini tamamlayarak DİB’e teslim eder.



Ortada Türkçe ibadet diye bir kampanya ve uygulaması yokken DİB bütçesine böyle bir meblağın ilave edilmesi, muhtemelen DİB çevresinde ve TBMM’de bu kararın alınmasında katkısı olanların hepsi yahut çoğunluğu meseleyi yalnızca Kur’anın dolayısı ile İslam’ın daha iyi anlaşılması için başlatılan bir çaba olarak görmüş olmalıdır. 1930’lardan itibaren hükümet baskısı ile bütün Türkiye’de başlatılan Türkçe ibadet, Türkçe hutbe ve Türkçe ezan zorlamaları için bu tercümelerin bir çeşit ön hazırlık olduğu Şubat 1925’te kimsenin aklına gelmemiştir.



Çünkü ilk cumhurbaşkanı 1931’de Türk Tarih Kurumu başkanlığına yazdığı 21 sayfalık mektubunda Kur’anın Türkçeye çevirtilmesinin amacını: “Kur’an’ı Türkçeye çevirttim ki Arap oğlunun hezeyanlarını Türk gençleri öğrensinler de onun peşinden gitmesinler” diye açıklamıştır. Belli ki onun din bilgisine göre “Kur’an Hz. Muhammed’in sözlerinden oluşmaktadır.”



Sonradan başta Yaşar Nuri Öztürk olmak üzere pek çok kimse tarafından “M. Kemal şahsi parasından da katkıda bulunarak Kur’an’ı Türkçeye çevirtmiştir” gibi oldukça mesnetsiz bazı iddialara neden olmuştur. Oysa orta yerde M. Kemal’in şahsi bir parası olmadığı gibi eğer Şubat 1925’de alınan çeviri kararı M. Kemal’in isteğine göre alınmış ise bambaşka bir amaç için bu işin yapıldığını mektubunda kendisi açıklamaktadır. Onun ilan ettiği amaç ile sonradan yazılan amaç arasında büyük farklar olduğunu teslim etmek lazımdır.



Türkçe İbadet fikrinde ısrarlı olanların günlük hayatlarında ibadete yer vermedikleri halde başkalarının hayatlarında var olan ibadetin Türkçe olmasında neden ısrar ettikleri de henüz anlaşılmış değildir. Madem Türkçe ibadet iyidir gereklidir de neden kendileri bunu yapmazlar?



Emeviler döneminde anlatılan bir olayda bu Türkçe ibadet fikri için bir kaynak olarak gösterilmeğe devam edilmektedir. Buhara alındıktan sonra (M.S.710), halk “biz Arapça kelimeleri cümleleri söylemekte ezberlemekte güçlük çekiyoruz, namazda okunan sureleri duaları biz kendi dilimizde okuyalım” diye istekte bulunur. Dönemin Emevi Halifesi de namazda okunacak bazı kısa surelerin Farsça çevrilerek gönderilmesini ister. Halifenin bu isteği yerine getirilir. Sonradan Ebu Hanife’nin de bu doğrultuda bir görüşü uygun gördüğü de bilinmektedir.



Bu haberler esas alındığında ilerlemiş yaşta olan insanların Arapça kelime ve cümleleri söylemekte ezberlemek de zorlandıkları görülür. Oysa binlerce yıldır Müslüman olan Türklerin, binlerce yıldır medreselerinde camilerinde Arapça okunan Türklerin 1930’larda birden bire Arapça ayetleri okuyamaz telaffuz edemez duruma gelmesinin gözlenmesi büyük bir keşif olmalıdır. Üstelik bu keşfi yapanlarda günlük hayatlarında ibadete hiç yer vermeyen kimselerdir.



Dönemin Türkiye’sinde dokunulmaz sayılan tek kutsal laikliktir. Halen ders kitaplarında yer alan tanıma göre ise “Laiklik din işleri ile devlet işlerinin biri birinden ayrılmasıdır.” Türkçe ezanın ya da Türkçe ibadetin “bir din işi” olduğu tartışma götürmez. Hal böyle iken devlet hangi hakla Müslümanların ibadet dili için karar alır ve bunun için de bütçeden ödenekler ayırır?



Dönemin Türkiye’sinde ibadet örneğinde de görüldüğü gibi devlet dinin her işine karışır. Hangi dilde ibadet edileceğine, hacca gidilip gidilmeyeceğine, din derslerinin okullarda yer alıp almayacağına, hangi dilde ezan okunacağına, kurban derisinin nereye verileceğine kadar her türlü “din işine” devlet müdahale ederken, din devletin hiçbir işine karışamadığı gibi laikliğin cenderesi içinde tutulur. Bütün bu uygulamalar ise “devlet işleriyle din işlerinin bir birinden ayrılması” gibi bir nakarata dönüşür.



 

Bu 883
Yazarın Diğer Yazıları


YAZARLAR

Ger?? Duymayan Kalmas? Kalemiyet.Com