Anasayfam Yap    -
Reklam     -
Kunye     -
Son Mansetler    -
Iletisim                                 
Facebook    -
ABD'NİN İRAN'A ASKERİ SALDIRI SEÇENEKLERİ VAR MI?
MUHARREM TÖRENİNDE KENDİ KAFASINI KESTİ
ABD'NİN FAVORİ DİKTATÖRÜ SİSİ
ABD'DE UYGUR TÜRKLERİ TASARISI

Karakter boyutu :13 Punto15 Punto17 Punto19 Punto

CUMHURBAŞKANININ TARAFSIZLIĞI

03.05.2017 / 17:16


Yürütme yetkisinin hangi organlar arasında nasıl paylaşılacağı her zaman ciddi tartışmalara neden olmuştur. Çünkü her kurum ve onu temsil eden şahıslar bu yetkilerin daha çok kendisinde toplanmasına isteklidir. Konu hakkında çıkan anlaşmazlıklar görüş ayrılıkları da kolayca bir kararla giderilecek bir içerikte değildir.



Parlamenter sistem diye adlandırılın idari yapılarda yürütme yetkisi özellikle seçilmişleri temsilen başbakanda toplanmıştır. Cumhurbaşkanının yetkileri ise daha sınırlı bir düzeydedir ce seçilmiş başbakanı engellemeyecek şekilde düzenlenmiştir.



Osmanlı döneminde 1877’de meclisin açılması ile parlamenter sistem başlamış sayılmaktadır. Elbette padişahın yetkileri çok fazladır ve yasama yürütme ve yargının temel belirleyicisidir. Yine de öncesine göre Meşrutiyet döneminde kuvvetler arasında bir ayrılık başlamış ve padişahın yetkilerinde bir daralma görülmüştür.



Ağustos 1921’de çıkarılan başkomutanlık yasası ile TBMM’nin yetkileri resmen ve fiilen M. Kemal Paşa’ya devredilmiştir. Dünyada bir kişinin aldığı kararların kanun sayılması ya da meclisin yetkilerinin bir generale bırakılması örneği demokrasilerde yoktur. Üç aylığına bu yetkiyi alan Kemal Paşa, resmi olarak 1924 anayasasına kadar bu yetkisini kullanmıştır. 1924’den sonra ise yine tek başına aldığı kararlar meclis kararı gibi kanun sayılmış ama anayasaya bu yazılmaksızın bu uygulama sürdürülmüştür. Kemal Paşa  ölünceye kadar cumhurbaşkanlığı süresince CHP’nin genel başkanlığını sürdürdüğü gibi ardından gelen İsmet Paşa’da hem cumhurbaşkanı hem de CHP genel başkanlığını devam ettirmiştir. Celal Bayar’ın da cumhurbaşkanlığı esnasında partisi ile ilişkisinin sürmüştür.



Cumhurbaşkanlarının tarafsızlığını sadece partisiz olması ile açıklamak inandırıcı değildir. Bir kişi resmen bir parti üyesi görevlisi olmadığı halde pekala taraflı olabilir. Üstelik Türkiye’de milletvekili ve cumhurbaşkanı yemin metinlerinde “Atatürk İlkelerine bağlı kalma” yemini de yapılmaktadır. O ilkelere yemin etmiş birisinin tarafsızlık iddiası anlamsızdır. Hatırlanmalıdır ki Atatürk ilkeleri, CHP’nin altı okudur. O altı oka bağlı kalma yemini etmiş birisinin tarafsız olduğu iddiası ancak bir mizah değeri taşıyabilir. Turgut Özal, Süleyman Demirel gibi TBMM tarafından cumhurbaşkanı seçilenlerin, seçimin hemen ardından partisi ile ilişkilerinin kesildiği ve tarafsız oldukları gibi garipliklerde yaşanmıştır. Yürütme yetkisinin çoğunluğunu elinde tutan başbakanın, partisi ile ilişkisinin kesme zorunluluğu aranmazken, o yetkilerin bir kısmını elinde tutan cumhurbaşkanından partisi ile ilişkisini kesmesi ve tarafsız olmasının beklenmesi beyhude bir davranış değil midir?



Aslında cumhurbaşkanının tarafsızlığının bir sorun haline gelmesi demokrasi dönemi ile başlamıştır. Çünkü bu dönemde kemalizmin partisi girdiği bütün seçimleri kaybetmiştir. Bu seçim sonuçları Kemalist çevreler için hep bir kaygı nedeni olmuştur. 27 Mayıs darbesinden sonra hazırlanan anayasada cumhurbaşkanlığı hakkında oluşturulan maddelerle bu makama gelecek kişinin de altı oka bağlılığı temin edilmeye çalışıldı. TBMM bazen tehdit edilerek bazen baskı altına alınarak altı oka sadık birisinin seçilmesi sağlandı. O sadakati taşımayan birisinin seçilmesi halinde ise, bir vesayet organı gibi çalışan ordu, yüksek yargı organları gibi kurumlarla ve zorla cumhurbaşkanlarının kemalizme bağlılığı devam ettirilmek istenildi.



Türkiye’de dördüncüden onuncu cumhurbaşkanına kadar TBMM tarafından seçilmiş olan cumhurbaşkanlarının altı oka sadakatları devam etmiştir. Belki Turgut Özal’ın sadakati şüphelidir ama o da vesayet odakları kurumları eliyle zaptu rapt altına alınmıştır.



Böylece seçim kazanamayanların, kazananların üzerinde bir denetleme ve dengeleme işlevi görmeleri ve seçim kazananların iktidarlarına ortak olmaları temin edilmiştir. Seçimleri kaybetme riski bile taşımadan her kazanan partinin iktidarına ortak olarak hatta bazen onları kapatarak veya kapatmayla tehdit ederek bu ortaklık sürdürülmüştür.



Cumhurbaşkanı tarafsız olsun, partisiz olsun nakaratlarının altında aslında bu geleneğinin devam ettirilme isteği vardır. Çünkü Ahmet Necdet Sezer gibi militanlık sınırlarını bile zorlayacak şekilde kemalizme sadakat gösteren birisinin tarafsız cumhurbaşkanlığına halkın inanmasını beklemek, halkın vicdanının, iradesinin ve aklının yok sayılması demektir.



Buna karşılık cumhurbaşkanı tarafsız olmalı değil midir? Tarafsızlığı bir parti ile ilişkisinin kesilmesi diye açıklamak inandırıcı değildir. Birisi partili iken yetkilerinin hak adalet çerçevesinde kullanabileceği gibi A. Necdet Sezer örneğinde olduğu gibi hiçbir partinin resmi üyesi değilken bile tarifsiz bir bağnazlık içinde olabilir. O halde burada temel mesele bu makama oturan şahsın ahlaki yapısıyla ilgili olmalıdır. Elinde ki imkanları, yetkileri kötüye kullanmak gibi bir takıntısı olan bir şahsın bırakın cumhurbaşkanlığını hiçbir idari makamda olmaması icap eder.



Tayyip Erdoğan’ın partisine üye olmasını, tarafsızlığını kaybetmesi ya da bir görüşün tümüyle devlete egemen olması tehdidi olarak görenlerin, yüz yıldan beri hükümet baskısı ile herkesi kemalizme sadık kalmaya zorlaması karşısında çıkardıkları şamatanın hiçbir değeri yoktur.

Bu 690
Yazarın Diğer Yazıları


YAZARLAR

Ger?? Duymayan Kalmas? Kalemiyet.Com