Anasayfam Yap    -
Reklam     -
Kunye     -
Son Mansetler    -
Iletisim                                 
Facebook    -
28 ŞUBAT DARBECİLERİNİN CEZASI ONAYLANDI
TERÖRİST BAYIK ABD VE AB'YE YALVARDI
AYASOFYA KARARNAMSİ
CHP CAMİLERİ MÜZE YAPACAK

Karakter boyutu :13 Punto15 Punto17 Punto19 Punto

ÇÖKÜŞÜN NEDENİ ZAFERE GÖTÜRMEZ

28.01.2017 / 14:51


Günümüz “İslam Dünyası” oldukça perişandır. Bunun dışarıdan kaynaklanan nedenleri aşağı yukarı herkesin malumudur. Bazı çevreler dışarının içerdeki uzantıları gibi davransa da bunları önemli bir yüzdeye tekabül etmezler. Bu dünyayı böyle perişan, malül eden ise tarihten beri süre gelen mirasın bir bölümüdür.



Bir defa hemen herkes veya hizip yahut cemaat hakikatin kendi bildiğinden kabulünden ibaret olmadığını anlamak, teslim etmek istemiyor. Kendisi için çizdiği hakikat sınırları dışında kalan herkesi “düşman” sayıyor. Zayıflığın kaynağı buradadır. Bunu fark etmeden varılacak bir menzil de yoktur.



İnsan bugünden soyutlanamayacağı gibi elbette geçmişten de kopartılamaz. Bugün müşkülat saydığımız, önemli bildiğimiz işlerin tarihteki karşılığını bilmek bazen kaçınılmaz olmaktadır. Her şeyi yeniden keşfetme, yeniden tesis etme eğilimi bir fantezidir ve gerçeğe tekabül etmez. Bu gün yaşanan yakıcı sorunların önemli bir kısmı tarihin tekrarıdır devamıdır. Bunların çözümü de nasıl ortaya çıktıklarını, nasıl yaygınlaştıklarını bilmekle mümkün olabilir.



Bir dinin içinde gidilen, tutulan yol, usul, felsefi çığır ya da bir dinin şubelerinden birisi demek olan mezhep, İslam Dünyası için ciddi bir “soruna” dönüşmüştür. Aslında felsefi çığır, anlama farklılığı özelliğini de yitirerek gen yoluyla intikal eden bir mirasa, bir çeşit “alın yazısına” dönüşmüştür. Herkes içine doğduğu tarihi mirası, hakikatin kendisi ama diğerlerini ise hakikatin düşmanı gören telkinleri tekrar ederse, zayıflıktan, bölünmüşlükten şikayet etmek beyhude olmaz mı?



Bugünün dünyasında bir toplumun etnik yapısını sorun bilmek, onu değiştirmeye çalışmak, haksız, yanlış ve beyhude bir çaba ise etnik özelliği fiili bir durum, bir veri olarak kabullenip ona göre davranmak “sorunu” ortadan kaldırıyorsa dini anlayış ya da mezhep farklılığı için de aynı yöntemi benimsemek “sorunu” çözecektir. Tarihte siyasi iktidarlar, hanedanlar bazen varlıklarının devamı için, dini anlayış farklılıklarını sonuna kadar sömürmüşler ve bunun için meydan savaşları da yapmışlardır. Belki kendi iktidarlarının bir süre daha uzamasına bu savaşlar katkıda bulunmuştur ancak o savaşların insani kaynağını oluşturan toplumlar için bir şey kazandırdığını söylemek ne ölçüde mümkündür?



Ehli Sünnet, Ehli Şia ya da Ehli Tasavvuf gibi kavramlar sorunlarımızın çözümüne katkı sundukları ölçüde değerlidir, önemlidir, azizdir. Ancak günümüzde bu kavramlar ile bir sorunu çözmek bir yana yeni sorunların ihdası için sonuna kadar kullanmamız acılarımızın kayıplarımızın ana nedenini oluşturmaktadır. Dünyayı Ehli Sünnet etmek, Ehli Şia etmek ya da Ehli Tasavvuf etme çabaları, dünyayı dümdüz etmek, dağsız bayırsız hale getirmek kadar imkansız bir hayaldir. Olmayacak bir iştir.



Bundan 20-30 yıl öncesine göre Ehli Sünnet ve Ehli Şia ilişkileri daha sorunlu daha düşmanca bir hale gelmiştir. Sebebi ise teslim edilmelidir ki İran’ın yayılmacı, saldırgan, işgalci siyasetidir. Buna tepki olarak Ehli Sünnetin içinden ortaya çıkan Neoselefi bir akım ise adeta yeryüzünden “Şia’yı” silme çabası ile İran’ın yaptığı gibi her çeşit vahşeti mübah hatta gerekli saymaktadır. Ancak olup bitenlere bakıldığında Ehli Şia’nın ya da Neoselefiyenin bir zafer kazandığını iddia etmek mümkün değildir. Arap aleminin içine düştüğü yıkım ve enkazın her an İran’a yönelme ihtimali vardır. İran’ın da bir enkaza dönüşmesi Ehli Sünnet için yeni bir zafer sayılmayacaktır.



Bazı iddiaların aksine ne Ehli Sünnet ne de Ehli Şia tek bir görüşten ibaret yeknesak yapılar değildir. Hem Ehli Sünnet’in hem de Ehli Şia’nın için de biri biriyle kolayca uzlaştırılamayacak farklılıklar vardır. Bu iki ana akımın dışında gibi duran Tasavvuf’u ise Ehli Sünnetin bir bölümü ya da Ehli Sünnet’in kendisi bilmek tarifi çok zor bir tahrifat ya da cehalet örneği olmalıdır. Konuyu anlamak isteyenler için Süleyman Uludağ’ın İslam Düşüncesinin Yapısı adını verdiği kitap iyi bir başlangıç olabilir.



Ehli Sünnet Ehli Şia gibi mezhebi akımların kelami konulardaki ihtilaflarını bile büyük ölçüde siyasi anlaşmazlıklarının tayin ettiğini söylemek abartı değildir. Buna karşılık siyasi konularda Ehli Sünnete yakın olarak bilinen Tasavvuf’un, dinin temel ilkelerinin anlaşılmasında açıklanmasında Ehli Şia’nın devamı gibi bir niteliğe sahip olduğu da açıktır. İran’da 16. Yüzyılda Şiiliğin yayılıp Sünniliğin ortadan kaldırılmasında ise Safaviler öncesinde İran’da Tasavvuf’un yaygın ve etkili olması inkar edilemez bir gerçektir. Mehmet Çelenk’in 16-17. Yüzyıllarda İran’da Şiiliğin Seyri adını verdiği kitabı bu konuda oldukça faydalı bilgileri derlemiştir.



Şiiliğin vazgeçilmez saydığı ilkelerinden olan, ölü imamlardan bilgi alma, onların tasarruflarının ölümlerinden sonra da devam etmesi gibi inanç ilkeleri Tasavvuf’ta da aynen devam etmektedir. Nurculuğunda benzeri görüşleri fazlası ile benimsediği hatırlandığında bir tarafın diğerini yok sayması, hakikat adına ona savaş ilan etmesi sonuç alınamayacak bir iştir. 

Bu 687
Yazarın Diğer Yazıları


YAZARLAR

Ger?? Duymayan Kalmas? Kalemiyet.Com