Anasayfam Yap    -
Reklam     -
Kunye     -
Son Mansetler    -
Iletisim                                 
Facebook    -
TTB HEMEN KAPATILMALIDIR
YAPARIZ DİYORSAK YAPARIZ
KARİYE CAMİSİ DE MÜZELİKTEN KURTARILDI
KÖTÜ BEYAZ ADAMIN KÜSTAHLIĞI

Karakter boyutu :13 Punto15 Punto17 Punto19 Punto

CEMAATLERİN İKTİDARLA SINAVLARI

10.12.2016 / 11:50


Bilindiği gibi Ehli Sünnet ekolü “zahiri” temsil eder ve kendini herkesçe bilinen, görülen metinlerle bağlı sayarken buna göre bir dini anlayışı temsil ederken Tasavvuf ekolü ise bunun aksine zahiri değil “batını” temsil etmek onu değerli saymak iddiasını sürdürmüştür. Bu farklı anlayışları nedeniyle tarihte bu iki ekol arasında ciddi anlaşmazlıklar sorunlar yaşanmıştır.



Ancak bu farklı ekolleri birleştirme çabaları da hiç eksik olmamıştır. Bu çabaların en çok bilinen örneği ise Gazali’dir (ö.1111). Gazali gibilerinin çabalarına rağmen bu ekoller arasında sorunlar elbette tümüyle çözülmüş, sulh sağlanmış değildir. her iki ekole mensup olanlar arasında karşı tarafı acımasızca eleştiren örnekler de görülmüştür.



Türkiye’de hoşgörünün en önemli temsilcilerinden birisi olarak tanınmasına rağmen Celaleddini Rumi’nin(ö.1273), zahiri ekole karşı “biz hakikatin özünü/etini aldık kemiğini ise zahir ehline bıraktık” gibi oldukça ağır ifadelerle ehli sünnete/zahir ekolüne yüklendiği de bilinmektedir.



Zaten Tasavvuf ekolü, hakikatin bilgisini zahirde değil batında, çalışılarak öğrenilen kesbi bilgide değil, Allah tarafından armağan edildiğine inanılan Vehbi bilgide arama ilkesinden hiçbir zaman vazgeçmemiştir. Vehbi bilginin sahibi sayılan şeyh efendi ise daima “bir çeşit insan üstü şahsiyet” olarak bilinmiştir. Bu bilginin doğal bir sonucu olarak tasavvuf mensubu/mürit olan kişinin şeyh efendiye karşı olan tutumu cenaze ile gassal arasında ki ilişkiye göre açıklanmıştır. Bu açıklama sadece Mehmet Zahid Kotku’nun Tasavvufi Ahlak kitabı ile onun uygulamaları ile sınırlı değil elbette bütün tasavvuf ekollerinde görülebilecek bir uygulamadır.



Tasavvuf ekollerinin özellikle Nakşibendiliğin, naslara rağmen davrananları, naslara çektiği, norma bağladığı iddiları da hayli zayıftır. Evet tasavvuf geleneğinin medrese/zahir ekolü ile uyumlu hale gelme çabalarının bir sonucu olarak, kendini ehli sünnet diye isimlendiren tesavvuf ekollerinin diğerlerine göre, nassın/norm’un çizdiği ölçülere karşı bir titizlik içinde oldukları da bilinir. Ancak bu titizliğin kendilerine has uygulamalarla her zaman malül olma potansiyeli ile yola devam ettiği de malumdur. Gassal cenaze ilişkisinde, insan iradesini yok sayan, bir faniye mutlak teslimiyeti esas alan ve herhangi bir nassa dayanmaktan ile kendini müstağni addeden tercihin zahir’in mesnet saydığı kurallarla uzlaştırılamadığı açıktır. Yine Nakşibendiyenin neredeyse bütün kollarının vazgeçilmez bildiği rabıta’ya karşı zahir ehlinin muhalefeti asırlardır devam etmektedir. Bunlara rağmen, ehli sünnet /zahir ekolünü tasavvuftan ibaret bilmek, tasavvufu ehli sünnet saymak, var olanı değil, gerçeği değil, olması istenenin tekrarı gibidir.



Tasavvuf ekolünün özellikle Nakşibendiye’nin Türkiye gibi bazı ülkelerde ki etkisini ise onun ehli sünnet ile bir ve aynı olduğu iddialarından çok tarih ile siyasi tercihler ile açıklamak daha gerçekçidir. Yeniçeri Ocağının 1826’da kapatılması ile birlikte Yeniçeriliğin tarikatı sayılan Bektaşiliğe bağlı bütün vakıflar, tekke, zaviye ve dergahlar Nakşibendiliğe devredilmiştir. Bu siyasi bir karardır. Teslim edilmelidir ki bu siyasi karar ile Türkiye’de o dönemde Nakşibendilik benzeri görülmemiş bir güce ulaşmıştır. Benzeri siyasi uygulamalar tarihin başka dönemlerinde elbette değişik tarikat örnekleri için de geçerli olmuştur.



Tasavvufun sahip olduğu imkanları, halk içinde gördüğü rağbeti onun gördüğü siyasi desteklerden kayırmalardan bağımsız olarak sadece “tasavvufi ekolün görüşlerinde ki isabetle” açıklamak gerçekçi değildir. Benzeri bir durum Nurculuğun bazı kolları için de söz konusu edilebilir. Gülen, Kırkıncı, Kutlular Cemaati gibi isimlerle bilinen Nurcu Hiziplerinin elde ettiği halk desteği, sahip oldukları imkanlar kendi görüşlerinin isabeti ve halk tarafından anlaşılıp içselleştirilmesinde değil ilişki halinde oldukları siyasi iktidarların tahsis ettiği iktidar nimetleriyle açıklanması daha inandırıcı olacaktır.



Genel olarak tasavvufun bağlılarına bir dayanışma zemini de hazırladığı bilinmektedir. Başka ekollerde benzeri görülmeyecek bir yardımlaşma örneğine tekkelerde rastlanır. Yardım edenler ve edilenler arasında bir sosyalleşmede kendiliğinden ortaya çıkar. Şeyh efendinin sahip olduğuna inanılan üstünlük vasıfları da takipçileri/müritleri arasında ki cemaat/örgüt bağlılığını kuvvetlendirir. Müridin gassal elindeki bir cenaze/meyyit sayılması da şeyh efendinin sevk ve idaresini kolaylaştırır. Şeyhin takipçilerinin giderek artması onun dikkatini siyasi iktidara çevirmesine de yol açar. Nitekim iktidarı al aşağı edecek ya da ona kendi isteğine göre çeki düzen verecek güce sahip olduğunu düşünen şeyh efendiler hiçbir zaman iktidarla çatışmaktan hatta ona karşı isyan etmekten vazgeçmemiştir.



Günümüz Türkiye’sinde cemaatler büyük ölçüde tasavvuf cemaat özelliği taşımaktadır. Ehli Sünnet ekolünü karşılamak bir yana o ekolün vazgeçilmez saydığı ilkelerle ciddi uyumsuzluk sorunları yaşamaktadırlar. Bu cemaatleri tarihte “bir lokma bir hırka” diye özetlenen tarikat ekolleri ile de bir ve aynı tutmak hayli müşküldür. Kuşatıcılık iddiaları kendi bağlıları ile sınırlıdır. Hoşgörüleri daha çok en uzakta olanlara ayarlıdır yakındakilere hoşgörüleri yoktur. Bağlılarından hayatlarını cenaze gibi sürdürmelerini temin ettikleri gibi bütün toplumunda benzeri bir tercihe sahip olmasını beklemeleri, onları yenileme, ihya ve yeniden yapılandırma özelliklerinden yoksun bırakmaktadır.

Bu 1022
Yazarın Diğer Yazıları


YAZARLAR

Ger?? Duymayan Kalmas? Kalemiyet.Com