Anasayfam Yap    -
Reklam     -
Kunye     -
Son Mansetler    -
Iletisim                                 
Facebook    -
ABD'NİN İRAN'A ASKERİ SALDIRI SEÇENEKLERİ VAR MI?
MUHARREM TÖRENİNDE KENDİ KAFASINI KESTİ
ABD'NİN FAVORİ DİKTATÖRÜ SİSİ
ABD'DE UYGUR TÜRKLERİ TASARISI

Karakter boyutu :13 Punto15 Punto17 Punto19 Punto

AB İLE YOLUN SONUNA GELDİK

19.11.2016 / 11:35


Avrupa Birliğini Türkiye için için vazgeçilmez sayanlar, Türklerin 1353’te Süleyman Paşa’nın idaresinde Çimpe Kalesine gidişlerini başlangıç sayarlar. Buna karşılık yönetimin iyileştirilmesi reforme edilmesi anlamında batılılaşmanın gerileme döneminde Lale Devri (1718-1730) ile başladığını iddia edenlerin yanında asıl batılılaşmanın, batılı değerleri benimseyerek alma döneminin Tanzimat (1839) ile başladığını savunanlar da vardır. Bunun yanında Osmanlı Devleti’nin bir “Avrupa Ülkesi” sayıldığı 1856 Paris Anlaşmasını da başlangıç olarak görenler vardır elbette.



Bu görüşlerin hepsinde bir doğruluk payı vardır, Türkiye’nin batılılaşma tarihi içinde bunların hepsinden söz edilmelidir ama hepsi kadar ağırlığı olan gelişmelerin 1922’de başladığını da teslim etmek gerekir. Bu tarihten sonra sömürgeci, işgalci Avrupalılar isim değiştirerek Türkiye’nin resmi söyleminde “Muasır Medeniyet Seviyesi” olmuştur. İsimlendirmeye bakılırsa Türkiye oldukça aşağıda çukur bir yerde iken Avrupa imrenilen yüksek bir seviyededir. Çukur yerdeki Türkiye’ye düşen “ulusal görev” ise o yüksek menzile yani “muasır medeniyet seviyesine” çıkmaktır. 1922’den başlayarak Türkiye’de yapılan bütün değişimlerin temel amacı bu ulusal görev için olmuştur.



Avrupa’da yönetimin temel anlayışı halka dayalı ve onun rızasını esas almışken ilginçtir ki Türkiye’de bu dönemde halkın rızası hakir görülen, tenezzül edilmeyen bir şeydir. AB’nin kurucusu sayılan, sonradan katılanların da çoğusun da AB’ye katılmak için referandum yapılmışken Türkiye’de yapılmamıştır. Türkiye’nin AB hikayesini resmileştiren asıl anlaşma ise 1963’te Başbakan İsmet İnönü’ye nasip olmuştur. Aradan geçen 53 yıla rağmen Türkiye’nin “uzun ince bir yol” saydığı AB hikayesi sonuçlanmamıştır.



Türkiye’nin AB’ye katılmasında her kesimin beklentileri de farklı oldu. 1990’ların başında SHP Genel Başkanı A. Güven Gürkan AB’yi “Fundementalist İslam’a karşı bir set bir çare” olarak ilan etmişti. Gürkan’ın iddiası aslında yeni de sayılmazdı. 1922’lerde devlet zoruyla başlatılan, Türkiye’yi tarihi birikiminden koparma, Türkiye’yi tarihsizleştirme çabaları içinde Avrupa hem bir ilham hem de güç kaynağı olmuştur. 2000’lere gelinceye kadar zaten İslami çevrelerde de şiddetli bir AB aleyhtarlığı vardı.



Ak Parti iktidar olduğunda beklentilerin aksine AB’ye katılma amacını sahiplenerek “Muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkmak” diye söylemini ayarlamıştı. Bu daha nazik bir söylemdi. Hiç olmazsa Türkiye’yi aşağıda, çukurda gören bir anlamı çağrıştırmıyordu. İslami çevrelerde ise Ak partinin bu söylemi muhalefet yerine sessizlikle tepkisizlikle karşılandı. AB uyum yasaları adıyla Ak Parti iktidarı döneminde yapılan değişimler ise temel hak ve özgürlüklerin üzerindeki baskıyı giderek azalttığından genel bir memnuniyete yol açmıştı. Bu değişimler için Ak Parti’nin AB’ye katılma söylemi kolaylaştırıcı olmuştur.



Ak Parti iktidarının ilk döneminde Almanya’da Gerhard Schröder, İngiltere’de Tony Blair, Fransa’da  Jacques Chirac gibi isimler iktidardaydı ve unların söylemi Türkiye’nin AB’ye katılmasından yanaydı. Adı geçen bu liderlerin iktidardan uzaklaşmaları zamanla AB içinde Türkiye’nin lehine gibi görünen havanın da uçup gitmesine neden oldu.



Türkiye’de bütün tarihsizleştirme ve Avrupa’yı kayıtsız şartsız taklit etme çabalarına rağmen AB için Türkiye “potansiyel ve tarihi bir rakip” olma durumundan bir türlü uzaklaşamadı. Müslüman kimliğinin baskın olması, 80 milyonluk nüfusu AB’nin nüfus ve siyasi dengeleri için her zaman bir sorun olarak görüldü. Türkiye’yi AB’ye üye yapmak yerine üye gibi bir statü vererek, ayrıcalıklı ortaklık” diye de isimlenidrdiler, Türkiye’yi AB’ye katmadan ama AB’den de koparmadan arada bir yerde kendilerine bağlı tutmayı tercih ettiler.



Zaten Türkiye AB için gönüllü değil miydi? Lozan Anlaşması döneminde yarım kalan bazı işlerin de bu sayede sonuçlandırılması mümkün olabilirdi. AB’nin aklı Sevr’de kalmıştı. Hala Türkiye Ermenistan sınırlarının belirsizliğinden söz eden AB yöneticileri bile olmuştu. Ermeni meselesi Türkiye için bir fantezi ve tarih alanına intikal etmişken Kürt meselesi devam etmekteydi. AB için Türkiye’ye karşı Kürt meselesi bir çeşit oyun bozma aracına dönüştü. Türkiye, AB’ye bağlı kaldığı süre içinde, Kürt meselesi bir PKK meselesi gibi görüldüğünden Kürtler için yapılan bütün girişimler doğrudan PKK’lılar için yapılır oldu. 1980 darbesinden başlayarak AB üyesi ülkelerde PKK’lılar “önemli mülteciler” sayılmaya başlanmıştı. Türkiye’den AB’ye giden vatandaşlar Kürt olduklarına kanıtlar iseler kolayca çalışma, iskan ve mültecilik hakkı elde etmeye başladılar. Bu sayede AB’de ciddi bir PKK diasporası oluştu.



15 Temmuz darbesine AB destek verdiği gibi başarısız darbeciler içinde korunma imkanı kolaylığı sağladı. Doğrudan darbeye karşı çıkmak yerine darbecilerin hayali mağduriyetleri AB için daha değerli oldu. Evrensellik iddiasında ki AB değerleri PKK’lılar ve darbeciler için geçerliliğini kaybetti. Ak Parti iktidarı için de bu haliyle AB doğrudan tehdit kaynağı oldu. Şimdi Türkiye ile AB arasında ki iplerin koparılmasını her iki taraf karşıdan beklemeye başlamıştır.

Bu 823
Yazarın Diğer Yazıları


YAZARLAR

Ger?? Duymayan Kalmas? Kalemiyet.Com