Anasayfam Yap    -
Reklam     -
Kunye     -
Son Mansetler    -
Iletisim                                 
Facebook    -
ABD'NİN İRAN'A ASKERİ SALDIRI SEÇENEKLERİ VAR MI?
MUHARREM TÖRENİNDE KENDİ KAFASINI KESTİ
ABD'NİN FAVORİ DİKTATÖRÜ SİSİ
ABD'DE UYGUR TÜRKLERİ TASARISI

Karakter boyutu :13 Punto15 Punto17 Punto19 Punto

LAİKLİĞİN ANAYASADAKİ YERİ

04.05.2016 / 06:16


TBMM Başkanı Sayın İsmail Kahraman’ın hazırlanacak olan “Yeni Anayasa’da laiklik yer almamalıdır” şeklinde görüş açıklaması eski bir tartışmayı yeniden başlatmış oldu. Gerçi son 14 yıllık Ak Parti döneminde laiklik konusunda epeyce mesafenin alındığı herkesçe görülmektedir. Ancak alınan bu mesafenin bir iktidar değişimi halinde başa dönmesi ihtimali de her zaman varlığını ağırlığını sürdürmektedir.



Eski Yunan şehir devletlerine kadar kökeni uzanan laiklik esas olarak ruhban olmayan kişilerin oluşturduğu bir sınıfın “laikos” diye adlandırılması ile ortaya çıktığı kabul edilmektedir. Batı toplumlarının sınıflı bir yapısı olduğu bilinmektedir. Sınıflar arası farklılıklar batı tarihinde büyük kanlı mücadelelerinde ana nedeni olmuştur. Tanrı adına bütün orta çağ boyunca hemen her alanda egemenlik tesis eden Kilise ve onun ruhban sınıfı, Rönesans, reform ve aydınlanma hareketleriyle bu sınırsız egemenliğini, gücünü kaybetmiştir. Avrupa toplumlarının idari ve sosyal hayatlarına Kilisenin, ruhbanın müdahelesi ile olabildiğince sınırlandırılmıştır.



Bireysel hayattan dinin etkisinin silinmesi çabaları daha çok sekülerizm diye adlandırılmışken, toplumun yönetimin üzerinden dinin etkisinin ortadan kaldırılması daha çok laiklik kavramı ile karşılanmıştır. Türkiye’de cumhuriyet döneminde en çok kullanılan, hemen her derde deva gibi sunulan kavram şüphesiz ki laiklik olmuştur. Her insanın, her kurumun yapıp ettikleri, bir münasebeti olsun olmasın, “laiklik ile ilgisine” göre ölçülüp biçilmeye, ayarlanmaya çalışılmıştır. Laiklik iktidarların değişmesine göre de anlam ve içerik kazanmıştır. 1923/1950 arasındaki laiklik uygulamaları daha çok Sovyet tipi bir içerikle yapılmışken özgür seçimlerin olduğu dönemlerde bu Sovyet tipi laiklik uygulaması giderek ağırlığını kaybetmiştir.



Laiklik daha çok din işleri ile devlet işlerinin biri birinden ayrılması yada farklı din ve mezheplerin eşit tutulması, devletin bu farklı din ve mezhepler arasında taraf olmaması her birine eşit davranması gibi tanımlar, laikliği oldukça sevimli ve matah bir hale getirme çabalarının sonucu olmalıdır. Din işleri ile devlet işlerinin ayrılması tanımının en çok rağbet gördüğü dönemlerde, dini konuların en çok devlet müdahalesine, baskısına maruz kaldığı dönemlerdir. DİB aracılığı devlet toplumun bütün dini faaliyetlerini kendi hesabına ayarlamaya denetlemeye çalışırken, tekke ve zaviyelerin kapatılması, keyfi kararlara göre camilerin yıkılması satılması yada amacı dışında kullanılması örnekleri bu dönemde fazlası ile ortaya çıkmıştır. İslam ile ilgili her çeşit dini yayınların eğitim çalışmalarının yasaklanması, okullardan dinle ilgili her türlü faaliyetin dersin kaldırılması, ezanın asli şekli olan Arapça okunmasının bir ceza konusu



olması hatta hacca gitmenin yasaklanması bile hep din işi ile devlet işlerinin ayrıldığı bu 1923/1950 arasında ki döneme tekabül etmiştir.



Farklı din ve mezheplere eşit davranılması yada devletin hepsinin haklarını koruması şeklinde laikliği sempatik hale getirmeye yönelik bu tanım da dikkat çekicidir. Batılı toplumlar için bu tanımın bir karşılığı olabilir. Ancak Türklerin tarihinde böyle bir karşılık bulunabilir mi? Çünkü bu tanım esas alındığında, sanki laiklikten önce Türkiye’de farklı din ve mezheplere hayat hakkı yokmuş gibi bir sonuç çıkmaktadır. Tarihin sadece Osmanlı dönemi bile dikkate alındığında bu tanım oldukça iğreti durmaktadır. Çünkü millet sistemi diye adlandırılan uygulama ile gayri Müslimlerin hukukları kuruluş döneminden itibaren geçerli sayılarak resmileştirilmiştir. Doğrudan Müslüman ahaliyi ve yönetim işlerini muhatap alan şeri ve örfi hukukun varlığı bile oldukça öğreticidir.



Bütün bunlar yok sayılarak 1924’te şeriye mahkemelerinin ve şeri kanunların geçersiz sayılması, halifeliğin kaldırılması, ardından 1928’de Anayasadan “devletin dini islam’dır” hükmünün çıkarılması, nihayet 1937’de “devlet laiktir” biçiminde bir hükmün anayasaya yerleştirilmesi örneklerinde görüldüğü gibi, laikliğin yerleştirilmesi çabaları İslam ile ilgili işlerin ortadan kaldırılması şeklinde uygulanmıştır. Bu yüzden Türkiye’de laikliğin tarihi önemli ölçüde “İslam dışı, İslam aleyhtarı işlerin” yapılması tarihidir. Bu yüzden Türkiye şartlarında laikliğin, din ve vicdan özgürlüğü olarak tarif edilmesi inandırıcı olmaktan hayli uzaktır.



Yeni bir Anayasa çalışmalarının yapıldığı bu dönemde, laikliğin yine bir oldu bitti ile anayasa maddesi olması hiç de demokratik bir tutum değildir. Ak Parti Genel Başkanı Davutoğlu’nun “bizim anayasanın ilk üç maddesiyle bir sorunumuz yoktur” diyerek laikliği de kabul ettiklerine göndermede bulunması, hükümetin gündeminde TBMM başkanının açıkladığı isteğin yer almadığını göstermektedir. Ancak 1937’de dönemin demokrasi dışı şartlarına bağlı olarak anayasaya yerleştirilen bir maddenin değişmez bir içerik ve şekilde bütün anayasalarda yer alması halk egemenliğine de önemli ölçüde aykırıdır. Laikliğin bir referandum ile halkın onayına sunulması doğru olan gerçekçi olan bir tutumdur.

Bu 707
Yazarın Diğer Yazıları


YAZARLAR

Ger?? Duymayan Kalmas? Kalemiyet.Com