Anasayfam Yap    -
Reklam     -
Kunye     -
Son Mansetler    -
Iletisim                                 
Facebook    -
TTB HEMEN KAPATILMALIDIR
YAPARIZ DİYORSAK YAPARIZ
KARİYE CAMİSİ DE MÜZELİKTEN KURTARILDI
KÖTÜ BEYAZ ADAMIN KÜSTAHLIĞI

Karakter boyutu :13 Punto15 Punto17 Punto19 Punto

İslamcıların Ulus Devlet Sınavı

03.01.2016 / 18:13


İslamcıların Ulus Devlet Sınavı



Türkiye’de İslamcıların önemli bir kesimi “Ulus devlet” fikrinin ve uygulamasının bu günkü sorunların kaynağını oluşturduğu fikrine oldukça yakındır. İslamcılar tek bir kesimden anlayıştan olmadıkları için hemen her kesimin “Ulus Devlet” fikrine olan itirazı da faklı gerekçelere dayanmaktadır. Türkiye’nin yüz yüze olduğu ağır siyasi ve terör sorunlarının da kaynağının “ulus devlet” olduğu fikri de oldukça yaygındır.



Ulus kelimesi, millet kelimesi yerine adeta zorla ikame edildi. Millet bir inanç etrafında toplanan insan grubu olduğundan üstelik bir de Arapça kökenli olduğundan, Cumhuriyet döneminin bir döneminden itibaren, millet kelimesinin yerini ulus almıştır. Milletten türeyen milliyetçilik de altı oktan birisidir. Milletin yerini alan Ulus, Türkiye’de cumhuriyetle yeniden şekillenen devletin de bir sıfatı olmuştur. Ulusal Devlet, Ulusal Sınırlar, Ulusal gelir gibi farklı kullanımları vardır.



Ulus devlet’in tanımında ve uygulamasında farklılıklar da vardır. Genel olarak bir ulus’a ait olan devlet biçiminde kullanılır. Böyle bir ulus devletin temel özellikleri ise felsefi mülahazalardan önce idarenin şekillenmesinde kendini gösterir. Çünkü dünyada genel geçer uygulama ile ulus devletler, tek devlet, tek başkenti, tek resmi dili, tek ordusu, tek polisi, tek para birimi, tek hükümeti, tek meclisi olan devletlerdir. Türkiye, Nazi Almanyası ve İsrail gibi farklı uygulama örnekleri olan ulus devletler vardır. Türkiye örneğine bakıldığında Ulus/Milli devlet’in inşası oldukça eskilere dayandığı görülür.



Osmanlılarda ki Eyaletin (beylerbeyliğinin) elbette bu günkü state kelimesi ile bir ilgisi yoktur. Eyaletin yöneticileri tümüyle devlet memuru özelliği taşırdı. İdari mali hiçbir muhtariyetleri de yoktu. İmtiyazlı sayılan eyaletler, Eflak, Boğdan, Hicaz, Garp Ocakları, Kırım ise idari mali bakımdan muhtar ve mümtaz eyaletlerdi. Yönetim bakımından bunların dışında hiçbir eyaletin ayrıcalığı yoktu. Ancak Duraklama ve gerileme dönemlerinin bir özelliği olarak, denetlenemeyen bazı yerel beyler, feodaller Ayanlar ortaya çıkmıştı. Bu yerel beyler ise II. Mahmut döneminde (1807/1839) ortadan kaldırılmıştır. Yine eskiden olduğu gibi yönetimde “merkeziyetçilik” esas alınmıştır.



Günümüzde daha çok “millet sistemi” diye adlandırılan bir idari tasarruf da Osmanlı yönetiminin temel bir esası olmuştur. Her farklı din ve farklı dinlerin değişik mezhepleri ayrı bir millet sayılmış, onların dini önderleri, kiliseleri, ibadi, hukuki, vakıf ve eğitim işlerinde kendi cemaatlerinin lideri ve padişaha karşı temsilcileri olmuştur. Rum milleti, Ermeni milleti, Bulgar milleti gibi. İlginçtir millet sistemi uygulaması yalnızca Müslüman  olmayan topluluklarla sınırlı olmuştur. Çünkü Osmanlılar, halkı Müslüman olan ve olmayan diye temel iki sınıfa ayırır ve Müslümanları da tek bir millet sayarlardı.



Yönetim bakımından Osmanlılardaki en önemli değişiklik meşrutiyetle geldi. Bu dönemde bir Kanun-i Esasi ilan edildi. Buna göre; resmi dil Türkçeydi,  Mebusan Meclisindeki müzakereler Türkçe olacaktı ve mebus olmanın şartlarından birisi de Türkçe bilmekti. Anayasa Türkçeden başka bir resmi dil kabul etmemişti.



Osmanlılar halkı, reaya, tebaa, ahali kelimeleri ile nitelendirirken Fransız İhtilali sonrasında “Osmanlı Milleti” gibi bir kavram ortaya çıktı. “Din ve ırk farkı gözetmeksizin Osmanlı sınırları içinde bulunanlar” için kullanılan bu kavram, Hıristiyan toplulukların isyanları ve ayrılma isteklerinin engellenememesi üzerine yavaşça terk edildi ve yerini “Millet-i İslamiye” aldı. Millet-i İslamiye kavramı da Arapların, Arnavutların ve Kürtlerin isyanlarını, ayrılma isteklerini engelleyemedi. Osmanlı aydınları, seçkinleri Milleti islamiye yerine tedricen “Türk Milleti” kavramını tercih ettiler. Bu tercih ise daha çok İttihat ve Terakki Cemiyetinin etkili olduğu döneme tekabül etmiştir. Milli Mücadele döneminde de Türk Milleti yerine “Anasırı İslamiye” yada İslam Milleti kavramı yine yöneticiler tarafından tercih edilmiştir. Misak-ı Milli, Erzurum ve Sivas Kongresi kararlarında “Türk” adı yer almaz. Ama hem bu kararlarda zımnen “Türk” adı yer aldığı gibi ayrılıkçılığa karşı da şiddetli itirazlar vardır. 20 Ocak 1921’de ilan edilen Teşkilat-ı Esasiye kanunu ile de ülke adının “Türkiye” olarak belirtilmesi, Türk Milleti kavramına yeniden dönüş olmuştur. 1924 Anayasasında ise, “Cumhuriyeti kuran Türkiye ahalisine Türk milleti denir” gibi din ve ırk farkı gözetmeyen bir tanım yer almıştır.



Cumhuriyet döneminde farklı nedenlerle Türk, Kürt ve Zaza isyanları acımasız bir şekilde bastırılmıştır. Bu isyan bastırma yöntemleri de isyanların bir sonucudur.Tarih olayları ancak sebep sonuç ilişkileri içinde ele alınıp açıklanabilir. Bu ilişki bağlamından koparılan açıklamaların hiçbir mantık ve bilimsel değeri yoktur.



 



Türkiye’de devletin yol açtığı yanlışların düzeltilmesini istemek başkadır, tekil / ulus devlet yerine çoklu federe devlet istemek başkadır. Türkiye’de ulus / tekil devlete itiraz edenler, Türkiye’nin kaç devlete, kaç resmi dile, kaç bayrağa, kaç hükümete sahip olmasını istemektedirler? Türkçülüğe, Türk milliyetçiliğine, İslamcılık adına itiraz ediyor görünenler aslında azınlık milliyetçiliği yapmaktadırlar. Azınlık milliyetçiliğinin kendine göre gerekçeleri olabilir ama onun “İslamcılık” adıyla savunulması hem bölücülük hem riyakarlıktır. İslamcılığı, azınlık milliyetçiliği gibi anlayanların sorunlu bir anlayışa sahip oldukları kuşku götürmez.



 



Osmanlı aydınları, seçkinleri, “Milleti İslamiye” yerine tedricen “Türk Milleti” kavramını tercih ettiler. Bu tercih ise daha çok İttihat ve Terakki Cemiyetinin etkili olduğu döneme tekabül etmiştir. Milli Mücadele döneminde de Türk Milleti yerine “Anasırı İslamiye” yada “İslam Milleti” kavramı yine yöneticiler tarafından tercih edilmiştir. Misak-ı Milli, Erzurum ve Sivas Kongresi kararlarında “Türk” adı yer almaz. Ama hem bu kararlarda zımnen “Türk” adı yer aldığı gibi ayrılıkçılığa karşı da şiddetli itirazlar vardır. 20 Ocak 1921’de ilan edilen Teşkilat-ı Esasiye kanunu ile de ülke adının “Türkiye” olarak belirtilmesi, Türk Milleti kavramına yeniden dönüşün ana zemini olmuştur. 1924 Anayasasında ise, “Cumhuriyeti kuran Türkiye ahalisine Türk milleti denir” gibi din ve ırk farkı gözetmeyen bir tanım yer almıştır.



Cumhuriyet döneminde farklı nedenlerle Türk, Kürt ve Zaza isyanları acımasız bir şekilde bastırılmıştır. Bu isyan bastırma yöntemleri de isyanların bir sonucudur.Tarih olayları ancak sebep sonuç ilişkileri içinde ele alınıp açıklanabilir. Bu ilişki bağlamından koparılan açıklamaların hiçbir mantık ve bilimsel değeri yoktur.



Türkiye’de devletin yol açtığı yanlışların düzeltilmesini istemek başkadır, tekil / ulus devlet yerine çoklu federe devlet istemek başkadır. Türkiye’de ulus / tekil devlete itiraz edenler, Türkiye’nin kaç devlete, kaç resmi dile, kaç bayrağa, kaç hükümete sahip olmasını istemektedirler? Türkçülüğe, Türk milliyetçiliğine, İslamcılık adına itiraz ediyor görünenler aslında azınlık milliyetçiliği yapmaktadırlar. Azınlık milliyetçiliğinin kendine göre gerekçeleri olabilir ama onun “İslamcılık” adıyla savunulması hem bölücülük hem riyakarlıktır. İslamcılığı, azınlık milliyetçiliği gibi anlayanların sorunlu bir anlayışa sahip oldukları kuşku götürmez.



“Tekil Devlet’in Kemalizm ile ortaya çıktığı” iddiası da külliyen yanlış ve mesnetsizdir. Tekil Devlet isteğini, Kemalizm ile eşit saymak yahut Kemalizm iddiası ile Tekil Devlet’e itiraz etmekte hem koyu bir cehaletin hem de kötü niyetin tezahürüdür.



Hiçbir İslami ilke “mutlaka tekil devletiniz olsun” yada “federe devletiniz olsun” diye öngörmez. Ama her ilkenin adaleti, bir ihtiyacın karşılanmasını öngördüğü tartışma götürmez. Türkiye’nin toplumsal yapısında federe devlet ihtiyacı bir icattır bir fantezidir. Nüfusun ezici çoğunluğunun Türk olmasına karşılık, Türk olmayan farklı etnik unsurların Türkiye’nin her tarafına dağıldığı açıktır. Etnik esasa göre oluşacak bir federe yapı bu yüzden fanteziden öteye bir değer taşımaz. Farklı etnisiteye mensup toplum kesimleri Türkiye’nin her tarafına dağıldığı gibi karşılıklı evlenmeler yoluyla da ayrı bir karışma, kaynaşma olgusu hüküm sürmektedir. O halde etnisiteyi esas alacak bir federe yapı düzenlemesi bu yapının hangi ihtiyacını karşılayacaktır? Üstelik etnik esasa dayalı bir düzenleme sınır anlaşmazlıklarına da yol açacaktır. Belki nüfusun, federe düzenlemesine bağlı olarak, nüfusun ayrışması, mübadelesi gibi devasa sorunlar da kaçınılmaz olacaktır.



“Büyük devletler eyaletten korkmaz zaten Osmanlıda da eyalet vardı” gibi değerlendirmelerin de bir bilgi eksikliğine dayandığı tartışma götürmez. Günümüzde federe devletlerin ana unsuru sayılan “eyaletin” Osmanlılarda Anadolu’da hiç bir zaman uygulanmadığı bilinmektedir. Osmanlının Balkanları kaybetmesine de sömürgeci devletlerin zorlaması ile Hıristiyan topluluklara verilen idari ayrıcalıklar zemin hazırlamıştır. Bugün o toplulukların hepsi Türkiye sınırları dışındadır. Sıkça Osmanlı örneğini verenlerin işin bu tarafını da düşünmeleri icap eder.



İslamcılık Türkiye’de giderek artan bir şekilde ayrılıkçılığın etkisine maruz kalmıştır. “Ulus devletle hesaplaşma zamanı gelmiştir” gibi ucu açık ve nereye varacağı belli olmayan vurgular bir kaos habercisidir. Büyük şehir yasası ile birlikte belediyelere verilen yetkilerin PKK’lı belediyeler eliyle hangi işler için kullanıldığı ibretlik bir örnektir.



“Hiçbir kavmin bir diğerine üstün olmayışı” kuralını siyasi, idari bir düzenleme için Türkiye’nin lime lime edilmesi olarak ele alma idraksizliği cehaletle hatta kötü niyetle bile açıklanamayacak bir büyük saplantının mazereti olamaz. Ümmet anlayışı azınlık ırkçılığını meşru ve çoğunluğa karşı da hasım olmanın gerekçesi olamaz. Ulus /Tekil Devlet’e itirazlar giderek azınlık milliyetçiliğine savrulmanın da itici gücü olmaktadır. PKK’nın başını çektiği azınlık ırkçılığının vakti zamanında “İslamcı” olarak ünlenmiş bazı insanları da etkilemesi tesadüfi değildir.



Bir arada barış ve adalet içinde yaşamak vazgeçilemez bir ilke olması lazım iken, “İslamcılık” adıyla insanların ırkçılığa, ayrılıkçılığa yönlendirilmesi kutsalın istismarıdır tahrif edilmesidir.

Bu 1141
Yazarın Diğer Yazıları


YAZARLAR

Ger?? Duymayan Kalmas? Kalemiyet.Com