Anasayfam Yap    -
Reklam     -
Kunye     -
Son Mansetler    -
Iletisim                                 
Facebook    -
28 ŞUBAT DARBECİLERİNİN CEZASI ONAYLANDI
TERÖRİST BAYIK ABD VE AB'YE YALVARDI
AYASOFYA KARARNAMSİ
CHP CAMİLERİ MÜZE YAPACAK

Karakter boyutu :13 Punto15 Punto17 Punto19 Punto

Cumhuriyetin İlanı

28.10.2015 / 23:21


Cumhuriyetin İlanı



Türklerde yönetimin değişmesi çoğunlukla bir hanedanlığın yerine bir başka hanedanlığın gelmesiyle olurdu. Osmanlıdan önceki yönetim değişimleri de böyle olmuştu.



Osmanlılarda nasıl bir yönetim olacağı hakkında tartışmalar Padişah Abdülaziz döneminde Yeni Osmanlılar’ın öncülük etmesiyle başlamıştı. Yeni Osmanlılar, Osmanlı hanedanının devam etmesini ama meşrutiyet yönetimine geçilmesini savunuyorlardı. Halkın temsilcilerinden oluşacak bir meclis ile halk yönetimi ele alacak bir anayasa ile de yönetim organlarının yetki alanları sınırlandırılmış olunacaktı. Yeni Osmanlıların içinde Meşrutiyet  çok kullanılan ve tercih edilen bir kavramdı. Onların içinde ilk defa Cumhuriyet kavramını kullanan ise Ali Suavi olmuştur. Yeni Osmanlıların çabası ve etkisiyle 1. Meşrutiyet ve Kanuni Esasi ilan edilmiştir.



İkinci meşrutiyet döneminde Türkiye ilk defa çok partili seçimle ve özgür basınla tanıştı. Kanuni Esasinin bazı maddeleri değiştirildi. Padişahın, Hükümetin ve meclisin yetkilerinde bazı yeni düzenlemeler yapıldı. Bu dönemde de yapılan bu düzenlemelerin dışında, yönetim değişikliği hakkında hiçbir tartışma olmadı.



Birinci Dünya Savaşı’nın yenilen tarafı olan İttifak Devletlerinin tamamında savaşın sonunda imparatorlukların/krallıkların yerini yeni yönetimler çoğunlukla da cumhuriyet yönetimleri almıştı. İtilaf Devletlerinden olduğu halde Rusya’da iç karışıklığın sonunda Çarlık yönetimi yıkıldı yerine tek partili ve İşçi Sınıfı Diktatörlüğünü esas alan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) kuruldu



1918 sonundan başlayarak Osmanlı aydınları yöneticileri arasında yönetim değişmesi hiç tartışılmadı. İşgallerle birlikte başlayan “Milli Mücadele” döneminde hemen her seviyeden yönetici, “Padişaha olan bağlılığını, İstanbul’un işgaliyle padişahında esir alındığını, onu bu esaretten kurtaracaklarını   “ anlatıyordu. Mustafa Kemal Paşa’da benzeri vurguları hemen her konuşmasında yapmıştır.



Meclisin Ankara’ya taşınmasından sonra biri İstanbul’daki Osmanlı Hükümeti diğeri de Ankara’da ki Meclis hükümeti olmak üzere, Türkiye’de iki ayrı hükümet oldu. Bu hükümetler biri birlerini yok saymıyorlardı. Aksine Mart 1921’de İtilaf Devletleri tarafından Londra Konferansı’na her iki hükümette çağrıldığında o konferansta bir uyumlu çaba göstermişlerdi. Ankara Hükümeti ve Mustafa kemal Paşa “Bir ülkeyi iki ayrı hükümet temsil etmez” diye bir itirazda bulunmadı.



Mustafa Kemal Paşa 9 Eylül 1922’de İzmir düşmandan alınıncaya kadar Padişah Vahdettin’i hiç eleştirmemişti. Aksine sürekli olarak onu öven ve ona bağlılığını bildiren açıklamalar yapmıştı. Erzurum, Sivas Kongrelerindeki konuşmaları ile Meclisin Ankara’ya taşınmasının ardından 24 Nisan 1920’de yapılan gizli oturumdaki konuşması bunlara örnek olarak verilebilir. İlk defa İzmir’in kurtarılmasından sonra Padişahın adını anarak onu açıkça eleştirmişti. Padişaha bağlılık bildirilerek, onun tarafından verilen yetkiyle yürütülen bir savaşın ardından artık Padişahı tasfiye edecek güce ulaştığı kanaati hakim olmuştu.



İitilaf Devletlerinin Mudanya Mütarekesini yalnızca Ankara Hükümeti ile yapmaları artık Osmanlı Hükümetini yok saydıklarının ilk işareti olmuştu. Hemen ardından İtilaf Devletleri Ekim 1922’de Lozan Barış Görüşmeleri için hem Osmanlı hem de Ankara Hükümetlerini birlikte davet ettiler. “Barış görüşmelerde bir ülke iki hükümet tarafından temsil edilemez, sadece Ankara Hükümeti Konferansta olmalıdır aksi halde Ankara Hükümeti görüşmelere katılmayacaktır” diye Ankara Hükümeti kendi tutumunu itilaf Devletlerine bildirilince, İtilaf devletleri de şaşılacak bir siyasi esneklikle İstanbul Hükümetini değil yalnızca Ankara Hükümetini muhatap alacaklarını bildirdi. Buna paralel bir gelişmede Ankara görüldü.



Bu arada 1 Kasım 1922’de TBMM’de çok gerilimli bir tartışmayla saltanat kaldırıldı. Onun kaldırılması ile birlikte Osmanlı Hükümeti de fiilen yok durumuna geldi. Osmanlı Hükümeti adıyla Lozan barış Görüşmelerine katılmak, başta Kıbrıs olmak üzere pek çok yerde Osmanlı mirasını itilaf Devletlerinden isteme hakkını Türkiye’ye verecekti. Ankara hükümeti bütün bunlardan vazgeçti. Lozan Görüşmelerine Türkiye adına yalnızca Ankara Hükümeti temsilcileri katıldı.



Padişah İstanbul’u terk etti. Onun yerine Osmanoğlu ailesinden Abdülmecid Efendi TBMM tarafından halife seçildi. Bir yanda iktidarın her yetkisine sahip gibi olan Mustafa Kemal Paşa diğer yandan da Halife Abdülmecid Efendinin varlığı   izahı zor bir durum ortaya çıkarmıştı. Zamanla Mustafa kemal Paşa’nın Osmanlı iktidarını tasfiye çabasının bir sonucu olarak böyle davrandığı görüldü. Ancak bu gelişmelerin dışında bir daha yönetim değişikliği hakkında bir konuşma bir tartışma olmadı. Lozan Görüşmelerinde Türkiye’nin haklarının iyi savunulmadığı yönünde Mecliste ikinci grup diye adlandırılan muhalif milletvekillerinin eleştirileri artıp tartışmalar uzayınca Mustafa Kemal Paşa’nın isteği ile 1 Nisan 1923’te Meclisin seçimlerinin yenilenmesi kararı alındı. Seçimlerde aday olacak kişileri yalnızca Mustafa Kemal Paşa tayin etti. Muhalif olan hiçbir isim aday yapılmadı.



Yeniden başlayan Lozan görüşmeleri 24 Temmuz 1923’te anlaşma ile sonuçlandı. 1 Ağustos 1923’te seçimler yapıldı. Muhalif hiçbir isim böylece yeni meclise girememişti. Yeni Meclis’te hiçbir tartışma olmadan Lozan Anlaşmasını olduğu gibi kabul edildi. Böylece İtilaf Devletlerinin siyasi desteği ile Osmanlılar tasfiye edildiği gibi yine onların isteği doğrultusunda şekillenen Lozan Anlaşması da TBMM tarafından sorunsuz bir şekilde onaylanmıştı.



Yetkileri ne kadar tartışmalı olursa olsun bir Halifenin varlığı İtilaf Devletlerinin sömürge siyasetleri için uygun değildi. Üstelik Mustafa Kemal Paşa’nın kişisel iktidarı içinde potansiyel bir sorundu. Mustafa Kemal Paşa’nın yanında Osmanlı soyundan bir halifenin varlığı onun kişisel iktidarı için potansiyel bir kaygı nedeni idi. M. Kemal Paşa kişisel iktidarının devamı için, padişahlığın bir yıl önce kaldırıldığı bir ülkede kendini padişah yada kral ilan edemezdi. Dolayısı ile yeni bir kavrama ihtiyaç vardı.



İkinci meşrutiyet döneminde çok partili seçimler olmasına karşılık 1923 seçimleri öncesinde artık hiçbir parti yoktu ama adayları tek başına Mustafa Kemal Paşa tayin etti ve 9 Eylül 1923’te onun başkanlığında Halk Fırkası kuruldu. Meclisteki bütün milletvekilleri de bu partinin üyesi sayıldı. 28 Ekim 1923’te Halk Fırkası Meclis grubu toplantısında söz alan Genel Başkan M. Kemal Paşa “Arkadaşlar yarın cumhuriyet ilan edeceğiz” dedi. Parti grubu onun bu görüşünü kabul etti. Hiçbir seviyeden yöneticinin bilmediği, hiçbir basın yayın organında hiçbir tartışmanın yapılmadığı bir yönetim değişikliğini ilan etmiş oldu. Halk Fırkası Meclis grubu da, “bunu kendi aramızda bir müzakere edelim” demediği gibi alkışla karşıladı.



29 Ekim 1923’te TBMM toplandığında Teşkilat-ı Esasiye Kanununda iki maddelik bir değişiklikle, “devletin yönetim şeklinin cumhuriyet olduğu, cumhurbaşkanının dört yıllığına meclis tarafından ve milletvekilleri arasından seçileceği” hükümleri kabul edildi. Aynı gün yapılan oylamada tek aday olan Mustafa Kemal Paşa Cumhurbaşkanı seçilmiş oldu.



Cumhuriyetin ilan edildiği gün, Kazım Karabekir ve Rauf Orbay gibi dönemin ünlü siyasetçileri ve askerleri de Ankara dışındaydılar. Onların bu konuda görüşleri sorulmadığı gibi Ankara’ya dönmeleri de beklenmedi.



Padişahlığın tanımı değişik şekillerde yapılabilir. Ancak bu tanımlar içinde belki de ortak olan husus “padişahın yönetim yetkilerinin  sınırsız olması ve ülkenin geleceği hakkında tek başına karar alması” olabilir. Şaşılacak bir hususta Türkiye’de padişahlığın kaldırılması, yönetim değişikliğinin yapılması adı padişahlık olmayan ve padişahlığa itirazı temel bir siyaset haline getiren bir yöntemle, padişahlık usulüyle yapılmış olmasıdır.



Çünkü M. Kemal paşa döneminde Türkiye’de asla çok partili bir seçim olmadı. Kimin nereden aday olacağından başlayarak hemen her konuda karar verici oydu. M. Kemal Paşa’nın yaptıklarını eleştiren bir basın hiç olmadı. Onun döneminde, 0na rağmen kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve onun isteği ile bir muvazaa partisi olarak kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkasının ömrü ancak altı ay sürdü.



M. Kemal Paşa’nın “yüzünün batıya dönük olduğu ve batılı bir yönetim kurduğu” söylenir. Elbette bu batı neresidir sorusunun cevabı önemlidir. Ancak dönemin şartları içinde batı deyince ilk akla gelen ülkeler İngiltere ve Fransa olmalıdır. Oysa bu gibi ülkelerde muhalefet hükümet zoruyla hiçbir zaman engellenmemiştir. Özgür basın hükümet şiddetiyle hiçbir zaman yok edilmemiştir. Türkiye’nin ikinci meşrutiyet döneminde tecrübe ettiği çok partili seçim ve özgür basın uygulaması Cumhuriyet idaresiyle birlikte yok olmuştur. meşrutiyet döneminde Kanuni Esasi’deki değişikliklerle padişahın yetkileri sınırlandırılmış sembolik bir düzeye indirilmişken, cumhuriyet döneminde Cumhurbaşkanı M. Kemal Paşa’nın yetkileri mutlakıyet dönemini de aşan şekle dönüşmüştür. Dönemin hiçbir demokratik Avrupa ülkesinde böyle bir cumhurbaşkanı örneği yoktur. Bu yüzden M. Kemal Paşa’nın “yüzü batıya dönük bir idare kurduğu” iddiası hiçbir karşılığı olmayan fantastik bir iddiadır. Kullandığı yetkilerinin sınırsızlığı hemen her konuda tek başına karar verici olması, muhalefet edenlerin darağaçlarında veya cezaevlerinde ölmeleri gibi nedenlerden dolayı M. Kemal Paşa’yı ilk cumhurbaşkanı olmasından daha çok “son padişah” diye nitelendirmek dönemin şartları içinde daha anlamlı olabilir.



Cumhuriyet kelimesi Arapça kökenlidir ve cem (çok, çoğul) kökünden türemiştir. Cem’den cumhur (halk) oluşmuştur. Cumhuriyet ise halka ait, halkla ilgili diye bilinir. Bir yönetim şekli, halk egemenliğini, halkın karar verici olmasını esas alan bir yönetim şeklidir. Buna karşılık Türkiye’de çok partili seçimlerin başladığı 1950’lere kadar hiçbir zaman hiçbir konuda halk karar verici olmamıştır. Halk, cahil, kendi hakkını, menfaatını bilmeyen bir topluluk bir reaya (sürü) olarak görülmüştür. Halkın yönetime karşı hak ve özgürlüklerinin korunması bakımından Osmanlı dönemi ile tek parti dönemi (1923/1950) arasında bir fark olmamıştır. Aksine hükümet şiddetiyle toplumsal hayatın değiştirilmeye çalışılması çabalarından halk bu dönemde daha çok baskıya şiddete maruz kalmıştır.

Bu 1159
Yazarın Diğer Yazıları

YAZARLAR

Ger?? Duymayan Kalmas? Kalemiyet.Com