Anasayfam Yap    -
Reklam     -
Kunye     -
Son Mansetler    -
Iletisim                                 
Facebook    -
TANSU ÇİLLER
ASIRLARI AŞAN HAYAL GERÇEK OLDU
HABER EN SON KUZEY KORE'YE ULAŞIR
ZAMAN'DA YAZDIĞINA PİŞMAN OLMUŞ

Karakter boyutu :13 Punto15 Punto17 Punto19 Punto

KURTARICI PARADİGMA, KURTARICI DÜŞÜNCE

11.10.2014 / 22:20


Bir toplumu toplum yapan, onu dizayn eden, ona yön veren kurucu düşünce; aynı zamanda o toplumun kendi kurtuluşunu,  onda aradığı kurtarıcı paradigmadır da.  Kurucu düşüncesi İslâm olan paradigmaya göre, dünya ve insanlık iki guruba ayrılmaktadır: Küfür ve İslam. Diğer bir deyimle,  “Hakikat” ve “Zan” olmak üzere dünya ikiye ayrılmaktadır. Kategorize ederek, İslam Dünyası ve Küfür Dünyası olarak ikiye ayırdığımız bu iki dünyayı, birbirleri ile kıyaslayarak, içinde bulunduğumuz durumu sorgulamaya çalışalım. Varacağımız sonuç şu olacaktır: kendilerini İslâm’la tanımlayan dünya, aslında gerçek İslam’la bütün bağlarını koparmış bulunmaktadır.  Bu iki dünyayı karşılaştırdığımızda, bunu açıkça görebiliriz. Şimdi “Ainesi (aynası) iştir kişinin, lafa bakılmaz” özdeyişinde de ifadesini bulan gerçekliğin ışığında,  bu iki dünyayı karşılaştırarak şu sorulara cevap arayalım.



İslam Dünyası(!) ile Küfür Dünyası’nın özet bir karşılaştırılması:



Hangi dünyanın hayat standardı daha yüksek, yaşam koşulları daha iyi?



Hangi dünyanın sağlık, eğitim, hukuk ve sosyal güvence düzeyi daha iyi?



Hangi dünyada, kötülük ve zulüm daha fazla?



Hangi dünyada,  daha fazla hak ihlali yapılmakta, insanlık onuru daha çok çiğnenmekte, insan daha çok aşağılanmaktadır?



Hangi dünya, bilgi ve teknik üstünlüğe sahip?



Hangi dünya, daha güçlü, daha egemen?



Hangi dünya daha yaşanabilir?



Bu ve bunlara benzer soruların yanıtını verirken, kötülüğün ve zulmün kim tarafından yapıldığından daha çok ne adına yapıldığına bakılmalıdır; böyle olunca da yeryüzünde işlenen kötülük, bu iki dünyanın hangisinde daha fazladır; Küfür adına yapılan kötülük mü, yoksa İslâm adına yapılan kötülük mü?  İnsanın köleleştirilmesi,  kula kul olması, emeğinin sömürülmesi, can ve mal güvenliğinin olmaması, yolsuzluk, hırsızlık, kayırmacılık, haksız kazanç, baskı ve içkence, hangi dünyada daha yaygın? Bütün bir yeryüzünü kasıp kavuran zulüm ateşinin alevi hangi dünyada daha yüksek? Ve bence bütün bunlardan daha önemlisi de şudur;  insanın köleleştirilmesinde, kula kulluğun sürdürülebilmesinde; Firavunların, Karunların, Bel’amların, Melelerin, Sultanların, Hanların, Diktatörlerin saltanatlarını sürdürebilmesinde, “demokrasi afyonu” mu, yoksa “din(!) afyonu mu” daha büyük rol oynamaktadır? Hangisi toplumu daha çok uyutmakta, uyuşturmakta ve köleleşmesine neden olmaktadır? Hangisi toplumu sürüleştirmektedir?



Bu ve benzeri sorulara doğru yanıt bulunmadan, İslam dünyasının da Küfür dünyasının da kurtuluşu mümkün olmayacaktır.



Ehli Sünnet ve Ehli Şia patentli mezhep ve tarikatların; din adına, Kur’an adına, sünnet adına uydurdukları “şirk dininin” köleleştirdiği, onursuzlaştırdığı, kendi aklı ile düşünmeyen kitlelerin söz sahibi olacakları, yetki ve güç sahibi olacakları bir dünyada; insanın yaradılış amacına uygun, fıtratına uygun bir hayat yaşaması mümkün olabilir mi? Adalet ve barış içinde, huzur ve güven içinde kardeşçe, dostça yaşaması söz konusu olabilir mi?.



Bugün, Ortadoğu ve Afrika’da, birçok ülkede, Müslümanların(!), kendileri gibi düşünmeyen kimselere yaşama hakkı tanımayan, eline geçirdiği iktidar gücüyle, Allah adına ve Allah rızası için başkasını kıtır kıtır kesen kimseler oluşlarından ve işledikleri katliamlar, baskı ve zulümlerden ibret alınmalıdır. Ayni zihniyetin eline fırsat geçtiğinde, benzer şeyler yapacağından kuşku duyulmamalıdır.  Afganistan’da,  Ehl-i Sünnet anlayışına mensup olan Taliban, kısa bir süreliğine yönetimi ele geçirdiğinde; tek suçları Ehl-i sünnetin farklı bir mezhebine mensup olan insanları, tarlada ekinleriyle, ahırda hayvanlarıyla; yaşlı genç, kadın erkek ayırımı yapmadan, her kesi ve her şeyi yakıp yıkıp katletmedi mi? Bugün Ortadoğu’da Sünni oldukları için Şiilerce, Şii oldukları için Sunilerce canlı bomba ve silahlı saldırılarla camilerde, evlerde ve sokaklarda insanlar vahşice öldürülmüyorlar mı?. Hayvan keser gibi birbirlerini kesmiyorlar mı?  İşledikleri vahşeti cihat olarak niteleyenler, bu yaptıklarını İslâm dini(!) adına yapmıyorlar mı? Kerbela’dan bugüne değin yapılan katliamların tamamı din üzerinden yapılmadı mı?



Peki bunun nedeni nedir? Bunun sorumlusu, din değil, onun mensuplarıdır denebilir. Ne var ki gerçek şudur: İster felsefi, ister sosyolojik veya hangi bilimle tanımlanırsa tanımlansın gerçek sorumlu dinin kendisidir. Zira insanın düşünme ve davranma algıları bağlı olduğu dine göre şekillenmektedir. Dinden kastımız yanlış anlaşılmasın: Kuşku yok ki söz konusu ettiğimiz dinin vahiy dini ile bir ilgisi yoktur. Bu din; adına İslâm dense de, aslında vahiy adına ve vahiy üzerinden oluşturulmuş ve Kur’an’ın şirk olarak tanımladığı “şirk dindir.”



Kimi grupları işaret ederek, din mensuplarının tamamı aynı değildir diye itiraz edilebilir! Ancak, bu itirazı haklı bulmak mümkün değildir. Zira bu grupların ellerinde imkân olmadığından, içinde yaşadıkları toplumlarda azınlık durumunda olmalarından ve yeterince güç sahibi olmadıklarından barışçıl ve insancıl görünüyor olmaları, aldatıcı bir durumdur. Ya değilse bunlardan herhangi bir mezhebin, tarikatın veya cemaatin tek başına gücü eline geçirmesi durumunda; kendi mezheplerinden, tarikatlarından veya cemaatlerinden olmayanları kıtır kıtır keseceklerinin, tarihte de günümüzde de yüzlerce örneği vardır. Hoş görülü ve anlayışlı gözükenlerin bu durumları konjonktüreldir. Bu çok aldatıcı bir durumdur. Zira sahip olunan din algısı öyle bir yapıya sahiptir ki; gücü ele geçirdiğinde yok etmeye yönelecektir. Bu algının, güce sahip olduğunda bunu yaşatmak yerine yok etmede kullanacağının tanığı tarihtir.



Söz konusu ettiğimiz din; geleneksel düşüncenin, mezhep ve tarikatların İslâm adında, Kur’an adına uydurdukları ve adına İslam dedikleri, ancak İslâm’la hiçbir ilgisi olmayan; gerçeğinde hurafe ve şirk dini olan; adından başka İslâm’la hiçbir bağı ve bağlantısı olmayan dindir. Ali Şeriati’nin de tanımladığı gibi, vahiy dinine karşı, vahiy dini adına insanların kendi yanlarından uydurdukları dinlerdir. Bu dinlerin baskı ve zulümlerinden kurtuluşun tek çaresi ise, “Kur’an’ı tek başına” dinin kaynağı yapmaktır.  Burada dikkat edilecek şey, “kaynağın tekliğidir” ve bunun da ”yalnızca Kur’an” olmasıdır. Kur’an’ın yanı sıra veya onunla birlikte ikinci bir kaynak daha öngörmek, cahiliyenin hükmü altında, zulmü altında yaşamaktan başka bir sonuç doğurmayacaktır. İnanç ta, yaşam da yalnızca Kur’an’a göre şekillenmedikçe, yeryüzünden fitnenin kaldırılması, barışın, kardeşliğin ve adaletin sağlanması asla mümkün olmayacaktır.



İnsanlığı kurtuluşun yollarına çıkaracak tek kaynak Kur’an’dır. Kur’an’ın kendisinden beklenen kurtuluşu gerçekleştirmesi içinde tek koşul; hiçbir şeyin onun yanı sıra belirleyici konumda olmamasıdır. Adına ne denirse densin, Kur’an’dan başka bir değerin ölçü alınması; Kur’an’a göre, en yalın ifadesiyle şirktir ve şirk en büyük zulümdür. Adına İslâm denilen dünyanın da, Küfür denilen dünyanın da kurtuluşu; Kur’an’ın, inancı ve yaşamı belirlemede tek ölçü olarak alınmasına bağlıdır.



Nebi efendimiz için dinin tek kanyağı Kur’an’dı. Onun gittiği yoldan gidenlerin de, onu örnek alanların da yapması gereken şey, tıpkı onun gibi dinin kaynağı olarak yalnızca Kur’an’a yönelmelidir. Kur’an’ın yanı sıra ölçü alınacak her kaynak, Kur’an’ın belirleyiciliğini kısıtlamak demektir. İnsanların Allah’ın yerine “hevalarını” ilah edinmeleri demektir. Zira hevaların ilah edinilmesi, Kur’an’ın yanı sıra başka kaynakların ölçü alınması ile mümkün olabilmektedir. Başta şirk olmak üzere, insanın akletmekten alıkonularak köleleştirilmesi, dinde Belamların, Karunların, Melelerin v.s. ortaya çıkması; dinin insanlar için adeta afyona dönüşerek onarı uyutması; dinin geçim kaynağına dönüşmesi, sömürü aracı haline gelmesinin nedeni, Kur’an’ın yanı sıra, uyduruk hadislerin, siyerin, kelamın, kıyasın, icmanın, mezhep ve tarikatların eliyle dine yapılan ilavelerdir.



Aklıselim sahibi ve sahih bir din anlayışına sahip olan herkes, cesaretle, tam bir teslimiyetle, olup biteni yeniden değerlendirmelidir. Her Müslüman, inancını sorgulamakta dâhil tam bir özeleştiri yapmalıdır. Bu içtenlik, cesaret ve kararlılık ortaya konmadıkça, kendilerini İslam’la tanımlayanların kafalarındaki dinin Kur’an’daki dine dönüşmesi mümkün olmayacaktır.



Kur’an’ın deyimiyle, dini de kulluğu da Allah’a has kılmanın tek yolu, Kur’an’ı; yalnız ve yalnız Kur’an’ı dinin tek kaynağı olarak görmektir.  Evet, dinin tek kaynağı Kur’an’dır. Kur’an’ın dışında kalan her ne varsa, onlar ancak bilgi değeri olan şeyler olarak görülmelidir. Bunlar, Müslümanların kültürel değerleridir. Ve elbette yararlanılmaları konusunda büyük bir öneme sahiptirler.  Dinin tek kaynağı Kur’an’dır derken kastımız şudur: Kur’an’da yer almayan hiçbir şey din değildir.  Allah’ın gönderdiği din, Kur’an’dan ibarettir. Ve Allah kendisine ortak kabul etmediği gibi, dinine de hiçbir şeyi ortak etmemiştir.



Esas olan şey, her canlının kendi doğasına özgü bir hayatı yaşamadır. İnsanın da doğasına uygun bir hayatı yaşamasını temin edecek tek şey, onun Kur’an’ın, yalnızca Kur’an’ın belirlediği yoldan gitmesidir.

Bu 2732
Yazarın Diğer Yazıları


YAZARLAR

Ger?? Duymayan Kalmas? Kalemiyet.Com