Anasayfam Yap    -
Reklam     -
Kunye     -
Son Mansetler    -
Iletisim                                 
Facebook    -
28 ŞUBAT DARBECİLERİNİN CEZASI ONAYLANDI
TERÖRİST BAYIK ABD VE AB'YE YALVARDI
AYASOFYA KARARNAMSİ
CHP CAMİLERİ MÜZE YAPACAK

Karakter boyutu :13 Punto15 Punto17 Punto19 Punto

SURİYE’YE KARŞI HAÇLI SEFERLERİ –I-

12.09.2013 / 07:46


SURİYE’YE KARŞI HAÇLI SEFERLERİ –I-



Aslında Arap yarım adasında günümüzdeki savaşların başlangıcı belki de 1 Ağustos 1990’da Saddam Hüseyin liderliğindeki Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesi ile başlamıştır. İşgal öncesinde sessiz kalan hatta ve olan  teşvik ettiği söylenen ABD, 1980/1988 döneminde de Saddam’ın müttefiki olmuştu.  Ne var ki Kuveyt’in işgali Saddam’ın cezalandırması için bir bahane olmuştu. Soğuk Savaş’ın henüz devam ettiği ve SSCB’nin dağılmadığı bu dönemde nasıl olsa SSCB’nin kendisine sahip çıkacağını ummuş olan Saddam, BM kararına bağlı olarak ABD öncülüğünde 17 Ocak 1991’de 36 ülkenin saldırısına uğradı. Türkiye o tarihte Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın çok istemesine rağmen ANAP Hükümeti Başbakanı Yıldırım Akbulut ve muhalefet partilerinin itirazı ile Irak’a saldıran bu 36 ülkenin içinde yer almamıştı. Saddam liderliğindeki Irak’ın, İran’a karşı sekiz yıl savaşmış olmasından dolayı (1980-1988), İran bu saldırının içinde yer almasa da Saddam’ın kolunun kanadının kırılmasından büyük bir memnuniyet duyduğundan kuşku edilemez. Irak’a saldıran 36 ülkeden birisi de Suriye idi. Şimdi kendisine karşı oluşacak muhtemel bir koalisyon için feryat eden Suriye, o dönemde Irak’a saldıran ülkelerden birisiydi. Günümüz Suriye Hükümeti, o dönemde hangi önemli nedenlerden dolayı Irak’a saldıranlardan birisi olmuşsa, aynı nedenler bu gün başka ülkeler için söz konusu olmaz mı?



Birinci Körfez Savaşı diye bilinen Irak’a ilk saldırı elbette Irak’ın askeri gücünü büyük ölçüde yok etmişti. Savaş esnasında Irak’ın kuzeyinde Kürt ayrılıkçı grupların güneyinde ise Şii Arapların Saddam Hükümetine karşı isyan etmeleri üzerine, Saddam’a bağlı birlikler bu isyanları acımasızca bastırdı. Bunun üzerine BM aldığı bir kararla 36. Kuzey Paraleli’nin üzerinde yer alan Dohuk-Erbil ve Süleymaniye’den Irak birliklerinin çekilmesini ve bu üç ilin yönetiminin de yerel partilere / Kürtlere bırakılmasını sağladı. Bu kararın uygulanması ile “Kürdistan” fiilen oluşmaya başladı. Kürdistan’ı Saddam’ın muhtemel saldırılarından korumak için “çekiç güç” adıyla özel birlikler oluşturuldu. Türkiye, “Kürdistan’ın kuruluşuna karşı olduğunu” tekrarlayarak 1991/2003 arasında hem çekiç güçe katıldı hem de bu güce ev sahipliği yaptı.



ABD öncülüğünde oluşan yeni bir müdahale gücü 20 Mart 2003’te BM kararı olmaksızın ikinci defa Irak’a saldırdı. Irak’ta kitlesel imha silahlarının olduğu ve bu silahları da BM gözlemcilerinin denetimine açmadığı iddia edilmişti saldırgan ülkeler tarafından. Türkiye’nin bu ikinci saldırının içinde yer alıp almaması çok uzun tartışmalara konu olmuştu. Saldırının “ABD menfaatleri için olacağı, İsrail’in kazançlı çıkacağı, Müslüman bir komşu olan Irak’a Türkiye’nin saldırmasının asla doğru olmayacağı bu saldırının sonunda Kürdistan’ın kurulmasının kesinleşmiş olacağı” en çok tekrarlanan nedenler arasında yer almıştır. İslami kesimlerin neredeyse tümü bu saldırıya karşıydı. Saldırı için gerekli sayılan 1 Mart 2003 tezkeresinin TBMM’deki oylamasında AKP’li 100 milletvekili muhalefet partisi CHP ile birlikte hareket ederek tezkerenin kabulünü engellediler. Oysa bundan kısa bir süre önce İskenderun/Mardin arasındaki sınır il/ilçelerinin pek çoğunda ABD’nin yeni askeri merkezler oluşturmasını/kiralamasını öngören bir teklif AKP’li milletvekillerinin oyu ile kabul edilmişti. Bu askeri hazırlık ise Irak’a saldırmak içindi. AKP çoğunluğu buna evet diyerek ABD’lilerin askeri tesisler kurmalarını/kiralamalarını temin etmişken, doğrudan ABD askerlerinin Türkiye topraklarından Irak’a girmeleri ve ABD askerlerine Türk askerlerinin de katılmasını öngören 1 Mart tezkeresi 100 kadar AKP milletvekili tarafından reddedilmişti.



CHP yönetimi zaten bu tezkere karşıydı: “Türkiye, Irak’a asker göndermemeliydi ve ABD’nin yanında yer almamalıydı”. İlginç olan MHP’nin tutumu idi. O tarihte TBMM’de olmayan MHP, tezkerenin kabul edilmesini ve Türkiye’nin Irak’a mutlaka asker göndererek, savaş sonunda Irak’ın yeniden düzenlenmesini yapacak ülkelerden birisi olması görüşünü savunuyordu.



20 Mart 2003’te ABD öncülüğünde Irak’ saldırı başlamazdan önce, “Irak Muhalifleri” diye bilinen irili ufaklı pek çok parti ABD’nin yardımına mazhar olmuştu. Bu partiler Şii/Sünni Araplar, Kürtler, Türkmenler ve çeşitli Hıristiyan temsilcilerinden oluşmaktaydı. 1980’lerden başlayarak 2000’lere kadar Tahran’da üstlenen Şii Arap partilerinin (Irak İslam Devrimi Yüksek Konseyi gibi) hemen hepsi ABD’den yardım alıyordu. ABD öncülüğünde çeşitli başkentlerde yapılan toplantılarda hangi partinin Saddam’ın devrilmesinden sonra hükümette mecliste kaç sandalye ile temsil edileceği gibi kararlar alınmıştı. Irak Muhaliflerinin bu toplantılara katılmaları, ABD ile işbirliği yapmaları ve ondan yardım almaları o dönemde hiç eleştirilmemişti. Tahrandan giderek bu toplantılara katılan parti temsilcilerine de İran hükümetinin hiç itiraz etmediği bilinmektedir. ABD işgaliyle birlikte genel olarak Irak Kürtleri ve Şii Arapları ABD ile işbirliği yapmıştır. Irak’ta kurulan yeni hükümet bu işbirlikçi Kürt ve Şii Araplardan oluşmuştur. Sünni Arap ve Türkmen nüfusun olduğu şehirlerde ise (Bağdat-Tikrit – Ramadi-Felluce-Musul-Telafer vb) ABD işgaline karşı senelerce direnişler olmuştur. Bu direnişlere karşı ABD’lilerle birlikte Kürtlerin ve Şii Arapların silahlı birlikleri direnişçilerle savaşmıştır. Nihayet yakalanan Saddam Hüseyin’in idamını da Mehdi Ordusu adıyla örgütlenmiş, İran’da üstlenmiş Mukteda Sadr’a bağlı olanlar tarafından yapılmıştır. İdam sırasında “yaşasın Mukteda” diye bağırmaları bunun açıklamasıdır. ABD’yi “büyük şeytan” bilen İranlı liderler bütün bu olaylar esnasında kendilerine bağlı bu hiziplerin ABD ile işbirliğini engelleyecek hiçbir girişimi ve kınaması olmamıştır. Çünkü ABD işgalinin ardından Irak yönetiminin bu hiziplere intikal edeceği öngörülmüştür. Nitekim öyle olmuş ABD’nin Irak’tan çekilmesi ile birlikte Irak yönetimi bütünüyle “İran’a bağlılığından kuşku duyulamayacak” hiziplerin eline geçmiştir.



Baas Partisi’nin 1963’te Suriye’de askeri bir darbeyle hükümeti ele geçirmesinden önce Suriye’de çok partili bir yönetim vardı. Baas darbesiyle bütün siyasi partiler yasaklandı. Yöneticileri tutuklandı. Yasaklanan partilerden birisi de Suriye İhvanı (Müslüman Kardeşleri-MK)) olmuştur. Suriye dışına kaçabilen MK liderleri Baas idaresine karşı silahlı mücadele yapılıp yapılmamsı konusunda görüş ayrılığına düşüp bölündüler. Silahlı mücadele taraftarı olanlar zamanla Suriye’de hazırlık yaparak faaliyetlerine başladılar. Bu dönemde Suriye Nusayri azınlığından Hava generali Hafız Esat 1970’te askeri bir darbeyle 30 yıl sürecek bir askeri diktatörlük kurdu. Onun döneminde silahlı mücadeleye başlayan MK elemanlarının önemli bir kısmı çatışmalarda, yakalananlar ise işkencelerle öldürüldüler. İşkenceyle öldürülenlerden birisi de MK liderlerinden Mervan Hadid olmuştur. Yine MK liderlerinin öncülüğünde Şubat 1982’de Hama şehrinde başlayan kalkışma Hama’nın karadan ve havadan günlerce ateş altına alınıp yakılıp yıkılması ile on binlerce insanın katledilmesi ile sonuçlanmıştı.



Hafız Esat liderliğindeki Suriye’nin Türkiye ile ilişkileri düşmanca olmuştur. PKK ve Öcalan 1979’dan itibaren Suriye’de üstlenmiştir. Türkiye’nin “Ekim 1998’de Öcalan’ın ya çıkarılması ya da teslim edilmesi aksi halde bunun savaş nedeni sayılacağı” kararı üzerine Öcalan Suriye’den çıkarılmıştır. Ardından iki ülke arasında “teröre karşı işbirliği” yapılmasını öngören “Adana Mutabakatı” imzalanmıştır. Böylece Türkiye / Suriye ilişkileri normale dönmüşken Haziran 2000’de Hafız Esat’ın ölümü üzerine onun tarafından atanan Suriye Meclisi anayasa değişikliği yaparak oğul Beşşar Esat’ı Suriye Cumhurbaşkanı ilan etmiştir.



Türkiye Suriye ilişkileri normalleşme seyrine devam ederken 3 Kasım 2002’de seçimleri kazanan AKP Türkiye’de iktidar olmuştur. AKP iktidarı “komşularla sıfır sorun” politikası uygulayacağını ilan etmiştir. Bu dönemde Suriye ile geliştirilen iyi ilişkiler için en büyük tehlike 2005’te bir suikast ile Refik Haririnin öldürülmesi olmuştur. Çünkü 1975’ten beri fiilen Suriye’nin işgali altında olan ve Suriye’ye de muhalif olan Refik Hariri’nin suikastından sonra Suriye ve Beşşar Esat bir numaralı şüpheli olmuştur. Ömrünü Esat ailesine hizmet ederek geçirmiş olan Suriye Cumhurbaşkanı yardımcısı Abdülhalim Haddam ise bu esnada Suriye’yi terk ederek Paris’e gitmiş ve “suikasttan doğrudan Esat’ı sorumlu” tutmuştur. ABD Başkanı Bush ise Uluslar arası ceza mahkemesinin Esat’ı bu olay nedeniyle yargılaması için bir takım girişimlerde bulunmuştur.



Uluslar arası ceza mahkemesinin Esat aleyhine karar alamsı bunu takiben ABD öncülüğünde yeni bir müdahale gücünün Suriye’ye saldıracağı haberlerinin artmasına karşılık T. Erdoğan liderliğindeki AKP hükümeti ABD’nin saldırı kararını engellemeye çalışmıştır. Türkiye’de pek çok çevre, Irak’tan sonra Suriye’nin de saldırıya uğramasının bölge ülkeleri için yeni bir felaket demek olacağı görüşünü benimsemiştir. Irak’ta / Afganistan’da işgalin iyi gitmemesi, Türkiye’nin Suriye’ye saldırılmasına açıktan karşı çıkması vb nedenlerden dolayı ABD bu dönemde Suriye’ye saldırmamıştır. Hariri suikastı bahanesiyle Baas’ın/Esat’ın ABD eliyle 2005’te devrilmesi ihtimalini büyük ölçüde Türkiye engellemiştir.



Zannedildiğinin aksine Suriye ile İran arasında “stratejik işbirliği” diye adlandırılan ilişkiler İslam Devriminden sonra, 1979’dan itibaren başlamamıştır. Bu ilişkinin çok daha eski bir tarihi vardır. Baas Partisinin iki kanadı, Suriye ve Irak kanatları biri birlerinin amansız düşmanları idi. Bu yüzden İran ile Irak arasında ki sınır anlaşmazlıkların da Şah Pehlevi liderliğindeki İran’ın da en önemli müttefiklerinden birisi her zaman Baas /Hafız Esat yönetimindeki Suriye olmuştur. 1975’te Irak’ın aleyhine sınır anlaşmazlıklarını çözen Cezayir Anlaşmasını, 1979’da İslam Devriminden sonra Saddam tanımadığını ilan etmiştir. Devrimle birlikte İran’ın içine düştüğü karışıklığı Irak için Saddam bir fırsata çevirmek istemiştir. Bu yüzden Saddam’ın yeni İran yönetimine karşı çıktığı esnada hafız Esat, Saddam’a karşı  yeni yönetimin de tarafını tutmuştur. Böylece Şah dönemindeki İran Suriye yakınlığı İslam Devriminden sonra da artarak devam etmiştir. İran’daki yeni yönetimin muhalifi olan partiler için Irak bir sığınak olmuşken, Irak’taki Saddam yönetiminin muhalifi olan partiler için de İran ve Suriye birer sığınak durumuna gelmişlerdir. Yine Suriye’de ki Baas /Esat yönetiminin muhalifleri için de Irak bu dönemde büyük ölçüde korunma/üstlenme yeri olmuştur. İşte bu dönemde Şubat 1982’de Suriye/Hama şehrine MK öncülüğünde başlayan kalkışma hafız Esat’ın bütün şehri yok etmesiyle sonuçlanmış, İran bu ve benzeri olaylarda daima Suriye Baas yönetiminin yanında yer almıştır. Buna karşılık Suriye Baas idaresi de 1980’de başlayıp sekiz yıl süren İran/Irak savaşı esnasında Irak’a karşı İran’ın tarafını tutarak İran’a her türlü desteği vermiştir. Aynı Suriye 1991’de ABD öncülüğünde Irak’a saldıran 36 ülkeden birisi olmuştur.

Etiketler:
Bu 1836
Yazarın Diğer Yazıları

YAZARLAR

Ger?? Duymayan Kalmas? Kalemiyet.Com