Anasayfam Yap    -
Reklam     -
Kunye     -
Son Mansetler    -
Iletisim                                 
Facebook    -
CHP'Lİ BELEDİYENİN MENEMEN VURGUNU
ÖĞRETMEN OLMANIN ŞARTI CHP'Lİ OLMAKTIR
CHP MANDACILARIN PARTİSİDİR
NAHÇIVAN KAPISININ ANLAMI
Karakter boyutu :13 Punto15 Punto17 Punto19 Punto

YERİ DOLDURULAMAYAN BİR ERZURUMLU

YERİ DOLDURULAMAYAN BİR ERZURUMLU
2020-08-01 10:50:19


Hüseyin Avni Ulaş: Bir hâkimiyet-i milliye âşığı

Hüseyin Avni Ulaş, Emin Çölaşan’a göre “kahramanlar vatan kurtarmakla uğraşırken, bir baş ağrısı”, Ceyhan Mumcu’ya göre “dünya parlamento tarihindeki ilk McCarty örneği”, Hikmet Çetinkaya’ya göre “gerici ve ırkçı”, Ahmet Kuyaş’a göre “siyasal sicili ağır lekeli adam”dı. Oktay Akbal’a göreyse “çağdaşlaşma atılımlarına karşı çıkmıştı”. Bakalım böyle miydi?



Tarihin Sesi’nde zaman zaman tarihimizde az bilinen veya farklı kesimlerin haklarında taban tabana zıt görüşler ileri sürdüğü bazı portreleri tanıtacağım. İlk portremiz Birinci Meclis döneminin önde gelen muhaliflerinden Hüseyin Avni Ulaş. Kemalist kesimin, yukarıda da görüleceği üzere hakkında ağır sıfatlar kullandığı Ulaş, muhafazakâr kesim tarafından da abartılı biçimde göklere çıkartılır. Liberal kesimler ise övgülerini onu “Türkiye’nin ilk demokratı” olarak nitelendirecek kadar ileri götürürler.



O ise kendisini “Ben muhalif değilim, denetçiyim” diye basit bir biçimde tanımlar. Ben ise kendisini tek cümleyle işini layıkıyla yapan bir milletvekili olarak görüyorum.



Karar sizin. Kendi kararınızı kendiniz verin.



YAŞAMI



Hüseyin Avni Ulaş 1887’de, Erzurum’a bağlı Kümbet köyünde doğdu. 12 yaşına kadar köyünde eski usulde eğitim gördü. 1899’da Erzurum’a gitti ve 1901’de Erzurum Mülkiye İdadisi’nin birinci sınıfına kaydoldu; Ziraat Mektebi şubesine girdi ve burada altı yıl eğitim gördü. 1906’da İstanbul’a giderek, Ticaret Mekteb-i Âlisi’ne kaydoldu. Buraya iki yıl devam ettikten sonra, 1908’de Mekteb-i Hukuk’a girdi ve 1911-1912 öğretim yılının sonunda mezun oldu. 1913’te İstanbul Barosu’na kaydolarak avukatlığa başladı.



1914’te genel seferberlik ilânı üzerine İhtiyat Zabit Alayı’na kaydoldu. Askerliği sırasında Kafkas cephesinde görev aldı ve 1918’de mülazım-ı evvel rütbesiyle terhis oldu. Mondros Mütarekesi’nden sonra merkezi İstanbul’da bulunan Vilayet-i Şarkiye Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin Erzurum şubesinin kurucuları arasında yer aldı.



10 Temmuz 1919’da açılan Erzurum Kongresi’nin toplanmasına önayak oldu ve kongreye delege olarak katıldı. Daha sonra son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’na Erzurum’dan milletvekili seçildi. Bu Meclis’in faaliyetlerine ara vermesi üzerine Ankara’ya geçerek 23 Nisan 1920’de Birinci Meclis’e katıldı. Meclis’te kurulan muhalif İkinci Grup’un yedi kurucusundan biri oldu ve grubun liderliğini üstlendi. Muhalefet grubunun lideri olmasına rağmen, Meclis’te iki kez gereken oyları alarak, Meclis’in birinci reis vekilliğine seçildi.



1923’te seçime katılmayıp Meclis dışında kaldı.



1924’te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kurulması üzerine diğer bazı eski İkinci Grup üyeleriyle birlikte bu partiye girerek, partinin İstanbul örgütünün kurucuları arasında yer aldı. Şeyh Sait İsyanı ve onu izleyen Takrir-i Sükûn Kanunu döneminde bu parti kapatılınca siyasi faaliyetlerine ara verdi.



1926’daki İzmir’de Cumhurbaşkanı’na karşı planlanan suikast girişiminin ardından diğer bütün muhaliflerle birlikte Ankara İstiklâl Mahkemesi’nce yargılandıysa da beraat etti. Siyasi yaşamdan tamamen çekilerek İstanbul’da avukatlık görevine döndü.



1945’te çok partili sisteme geçilirken Milli Kalkınma Partisi’ni kurdu. Kuruluşundan çok kısa bir süre sonra, diğer iki kurucuyla arasında anlaşmazlık çıkınca kurduğu partiden ayrıldı.



1946’da Demokrat Parti listesinden, bağımsız olarak, Erzurum’dan adaylığını koydu, ama seçilemedi. Bu yıllarda, çeşitli gazete ve dergilerde tek parti dönemini eleştiren yazılar yazdı, bir kurucu meclis kanalıyla başta anayasa olmak üzere, Türkiye’nin siyasal yapısında tepeden tırnağa bir değişim yapılmasını istedi.



22 Şubat 1948’de İstanbul’da öldü.



HÂKİMİYET-İ MİLLİYE KAVRAMININ ÖNEMİ



Hüseyin Avni Bey’in siyasi hayatında en çok önem verdiği kavram hâkimiyet-i milliye oldu. Erzurum Kongresi’nin düzenlenmesine önayak olarak bizzat içinde yer aldığı Milli Mücadele başlarken, egemenliğin, meşruiyeti Osmanoğlu soyundan gelmesine ve halife olmasına dayanan sultanlardan alınarak artık millete verilmesi gerektiği inancındaydı. Hüseyin Avni Bey’e göre, her şeyden önce, “İslam kılığına bürünerek saraylara girmiş, kendi yaldızlı üniformalarıyla milletin arasına girerek tahakküm edip keyif ve zevklerini yapan adamlar” milleti uçurumlara sürüklemişti. Bu artık yıkılmalıydı. İşte bu yüzden kendisini Saltanata ilk isyan eden kişilerden biri olarak tanımlıyordu ve bunu şöyle dile getiriyordu:



“Saltanata ilk önce isyan eden benim arkadaşlar. Efendiler, milli harekât başlamadan yedi ay önce o saraya hücum ve isyan edenlerdenim. Efendiler, hakk-ı hükümraniden dolayı karşıma değil o saray, herhangi bir adam çıkarsa, Yunanlı, İngiliz kadar düşmanımdır. İster paşalar olsun, ister hocalar olsun, ister hacılar olsun. Kim olursa olsun düşmanımdır.”



Bir başka konuşmasında da aynı konuda şunları söylüyordu: “Padişah bu Meclis’te ilk sözkonusu olduğu zaman, bugün de yarın da ben tarihin kötülüklerini Padişaha ve onun etrafındaki yaldızlı, üniformalı haşarata yüklemekteyim. Padişahın ve o yaldızlı üniformalı ecnebi unsuruna tabi, milletinden çıkmış, sivrilmiş, millete bela olmuşların aleyhindeyim. Benim kinim ebedidir.”



Hüseyin Avni Bey, Saltanat kaldırılmadan yaklaşık bir yıl önce, 28 Kasım 1921’de de şunları söylüyordu: “Biz burada Padişah, Saltanat görmüyoruz. (...) Kağnı arabaları ile giden millet Saltanat istemiyor.” Şunu da ekliyordu: “Saltanata alışmış imparatorlar, haşmetpenahlar hâkimiyet-i milliyeden canavarlar gibi korkarlar.”



Ona göre, millet siyasi olgunluğunu “bir heyula olan Sultan ile onun etrafındaki yaldızlı üniformalı haşaratı” devirerek göstermişti. Artık geri dönüşü olmayan bir yola girilmiş, egemenlik Padişahtan kayıtsız şartsız millete geçmişti. Ona göre, “milletin reşit olduğunu kabul etmeyenler önce kendi rüştlerini inkâr” etmeliydiler.



HÂKİMİYETİN MECLİS ELİYLE KULLANIMI



Egemenliğin, taviz vermez bir biçimde, millete ait olduğunu düşünmesi Hüseyin Avni Bey’in Milli Mücadele hareketinin başlangıcından beri bir cumhuriyetçi olduğunu göstermeye yeterlidir. Ama her cumhuriyetçi mutlaka demokrat olmadığı için, Hüseyin Avni Bey’in hâkimiyet-i milliyeden ne anladığına, milletin egemenliğini nasıl kullanması gerektiğini düşündüğüne de bakmamız gerekiyor.



Ali Şükrü Bey’in, aniden ortadan kaybolup iki gün boyunca bulunamaması üzerine 29 Mart 1923’te yaptığı ünlü konuşmasında hâkimiyet-i milliye kavramını çok yalın bir biçimde tanımlamıştır: “Aşığı bulunduğumuz hâkimiyet-i milliye demek efendiler, şunu biliniz ki, memlekette reyini, fikrini serbest istimal etmek demektir.”



Hüseyin Avni Bey’e göre halk egemenliğini, sadece ve sadece kendi seçtiği temsilcileri eliyle kullanmalıydı ve Meclis bu yetkisini başka bir kişi veya kuruma devredemezdi. Ayrıca, halktan aldığı yetkiyle, egemenliği halk adına kullanan Meclis’in üzerinde hiçbir makam yoktu ve olamazdı. O, bu konuda şöyle diyordu: “İrade-i milliye; Büyük Millet Meclisi’nin şahsiyet-i mâneviyesinde, yani ekseriyetin ârasında mündemiçtir. Bunun hilâfında irade-i milliye olamaz.” Yasamanın yanı sıra yürütme ve yargı gücüne de sahip olan Birinci Meclis gibi bir meclisin ise gücünün sınır ve sonu hiçbir şekilde olamazdı. Bunu da şöyle açıklıyordu: “Büyük Millet Meclisi her şeyi yapar. Altı yüz senelik bir Saltanatı yıkarken bu gücü kendisinde gördü ve yaptı. Bin senelik hükümranlığı tarihe gömen Büyük Millet Meclisi’nin yetkisi sınırlı mıdır? Meclisin bu güç ve yetkisini yorumlamak vatan hainliği kadar büyüktür.”



Meclis’i en yüce organ olarak gören Hüseyin Avni Bey, doğal olarak, milletvekilliğini de en kutsal görev sayıyor ve “Burada kim ki kendisini üyelerin üzerinde daha yüksek, daha vatanperverdir derse, ben onu vatan hainliği sayarım” diyordu. Hüseyin Avni Bey’e göre, Meclis’in milleti tam olarak temsil edebilmesi için, sıkıntılara yol açan yürürlükteki iki dereceli seçim sisteminden de vazgeçilip tek dereceli seçim esasına geçilmeliydi. Daha 1921’deki bir konuşmasında, bu konuda, “Millet oyunu hakkıyla kullanamıyor. İkinci seçmenler etki yapıyor, ya da ikinci seçmenlere etki yapılıyor. Buraya gelen mebusların bütün oyları haiz olması için bir dereceli seçim uygulanmalıdır” diyordu. (Bu dileği tam 25 yıl sonra, 1946’da gerçekleşebilecektir!)



ATEŞLİ BİR İNKILÂPÇI

Hüseyin Avni Bey, aynı zamanda, ateşli bir inkılâpçı idi ve sürekli olarak, inkılâp fikrinin halk içinde kök salması için çalışılması gereğini vurguluyordu. Ona göre inkılâbın kalıcı olması için, millette inkılâp fikri uyandırılmalıydı. Bu konuda şunları söylüyordu: “İnkılâplar fikir teşkilatıyla, mektebiyle geliştirilir. Yoksa 31 Mart Hadisesi gibi hadiselerle bu memlekette inkılâp yapılamaz. Bizim inkılâbımızı bu gibi fikirler çürütmektedir. İnkılâp fikrinin münevver öncüsü olan Türkiye Büyük Millet Meclisi halka hakk-ı hükümranisinin fazilet ve meziyetini öğretmelidir.” Aynı konuşmasında şu noktayı da vurguluyordu: “Biz inkılâbı fikirle yapacağız ki, payidar olabilsin. Eğer kabadayı usulünü takip edersek, korkarım ki, o zaman inkılâptan mahrum kalırız. Kanla değil fikirle inkılâp yapacağız.”



KANUN HÂKİMİYETİ VE KİŞİ HÜRRİYETLERİ

Hüseyin Avni Bey, hâkimiyet-i milliyenin mutlaka hürriyetle tamamlanması gerektiğini düşünüyordu ve “Hepinizden fazla hürriyet taraftarı olduğumu bir defa daha tekrar ediyorum” diyerek bu konuya verdiği önemi dile getiriyordu. Kanaatine göre, bir bayrak altında yaşayan insanlar yürürlükteki kanunlara muhalefet etmedikçe, ebediyen hürdüler ve kanun hükümlerinden başka hiçbir güç onları baskı altına alamazdı. Ülkede kişisel hürriyetlerin ve kanun hâkimiyetinin yeterli düzeye ulaşamadığı ve bunun ülke çıkarlarına uygun düşmediği açıktı. Bunun sorumluları ise kendilerini kanunların üzerinde gören memurlardı. Milleti hâkim kılmak için çırpındıklarını söyleyen Hüseyin Avni Bey, bir konuşmasında “Milletin hakkı, hukuku bizim namusumuzdur. Kim olursa olsun, ona saldırıda bulunanın dünya yüzünde yaşama hakkı yoktur” diyordu. Ona göre Milli Mücadelede cepheleri tutacak olan güç de “kanun ve adalet”ti.



Hüseyin Avni Bey ülkede kanun hâkimiyetinin sağlanması yolundaki görüşlerini o kadar sık tekrarlıyordu ki, siyasi rakiplerinden, Birinci Grup üyesi ve Hariciye Vekili Yusuf Kemal(Tengirşenk) Bey, onun bu uyarılarını takdirle karşılayarak, 25 Nisan 1922’de “Efendiler, bizim bütün mesaimizden istenen şey, her gün burada Hüseyin Avni Bey biraderimizin bir iki defa tekrar ettiği üzere, memlekette kanunu hâkim kılmaktır. Memlekette kanunu hâkim kılmazsak mesaimizin hepsi boşa gider” diyordu.



“İHTİLALİN DE OLAĞANÜSTÜLÜĞÜN DE HUKUKU VARDIR”

Kanun hâkimiyetine büyük önem veren Hüseyin Avni Bey, beklenebileceği gibi, olağanüstü yetkilerle donatılmış İstiklâl Mahkemeleri’ni de sık sık eleştiri konusu yaptı. Ona göre olağanüstü hâllerde bile hukukun üstünlüğü ilkesi gözden uzak tutulmamalıydı. Meclis’te yaptığı bir konuşmasında şöyle diyordu: “Olağanüstü önlem almak için İstiklâl Mahkemeleri kuruldu. Fakat bir zaman oldu ki, hükümet bütün icraatı İstiklâl Mahkemeleri’ne verir bir şekilde, bize bir kanun kabul ettirdi. Artık İstiklâl Mahkemeleri’nin el uzatmadığı, el koymadığı şey kalmadı ve bütün hükümetin icraatını eline aldı ve Meclis adına hükümler verdi. Efendiler, siz memleketi kurtarmak istiyorsanız siz mahkemeleri yaşatmak istiyorsanız, işte burada 350 mahkemeniz var. Onun kudretini artırın, onun kudreti olmazsa, dört mahkeme, beş mahkeme, devletin bütün teşkilatını yürütemez. İhtilalin de hukuku vardır. Olağanüstülüğün de hukuku var. Fakat böyle kendi oyuyla hüküm verecek maddi ve manevi suç, zarar takdiriyle hüküm verecek bir kuruluş dünyada mevcut değildir. Bu dünyanın adaletine sığacak şeylerden değildir.”



Bir başka konuşmasında da, İstiklâl Mahkemelerine başından beri karşı olduğunu, TBMM’nin manevi şahsiyetinde bile bulunmayan, kişisel görüşe dayanarak adam asma yetkisinin, bu mahkemelere verilmesinin kendisini hayrete düşürdüğünü söylemiştir. Hüseyin Avni Bey, İstiklâl Mahkemeleri hakkındaki eleştirilerini şöyle sürdürmüştür: “Memleketimiz üç İstiklâl Mahkemesiyle mi idare ediliyor? Efendiler her kazada bidayet mahkemeleriniz vardır. Cinayet mahkemeleriniz vardır. Gelişigüzel üç kişiye ‘kendi görüşünüze göre siz hüküm verin’ deyip yetki vermek, milletin hukukunu tepelemek demektir. İhtilâlin de bir hukuku vardır. Hüner isyan ettirmemektir. Kanun hâkim olmalı. Şahısların hâkimiyeti payidar olamaz.”



YILLAR SONRA



1925’ten itibaren Tek Parti dönemi boyunca siyasi alanın dışında kalan Hüseyin Avni Ulaş, 20 yıl zorunlu suskunluktan sonra 1945’te Milli Kalkınma Partisi’nin kurucuları arasında yer aldı. 27 Ekim 1945’te bu partinin açılış töreninde yaptığı konuşma, onun Birinci Meclis döneminde sık sık vurguladığı görüşlerinden hiçbir şey kaybetmediğini açıkça gösterir. Türkiye’de 1925-1945 arasında hüküm süren Tek Parti yönetimini eleştirdiği bu konuşmasında şöyle demektedir: “Bu milletin meclisinde yirmi seneden beri hürriyet ifade eden bir tek kelime söylenmedi. Bizde demokrasinin en büyük noksanı budur. Cumhuriyet ancak hürriyetle olur. Hürriyete istinat etmeyen bir cumhuriyet iğfalkârdır. Türk milletinin reşit olmadığını iddia eden varsa, o kendi rüştünü inkâr etsin. Türk milleti rüştünü istiklâl mücadelesinde göstermiş ve ispat etmiştir... Evet, ben yirmi beş senedir muhalifim. Ama kime? Haksızlığa, kanunsuzluğa ve istibdada muhalifim.”



Tek Parti döneminin önemli şahsiyetlerinden eski Bahriye Vekili İhsan Erya­vuz da hatıralarında şöyle der: “Bizim en büyük hatamız, Hüseyin Avni’nin kapatmaya çalıştığı kapıyı açık tutmakta ısrar edişimiz oldu. Bu yüzdendir ki, inkılâbın mev’ûd [vaat edilmiş] meyvesini çürüttük.”



ademirel@marmara.edu.tr

Prof.Dr Ahmet Demirel


Bu haber toplam 397 defa okundu


YAZARLAR

Ger?? Duymayan Kalmas? Kalemiyet.Com